TÜNEL – ROMANTİK Mİ ROMANTİZM ÖTESİ Mİ? – İnceleme

sabato-tünel

Ernesto Sabato’nun Tünel romanı Juan Pablo Castel isimli ressam kahramanın âşık olduğu veya âşık olduğunu iddia ettiği Maria Iribarne’yi öldürmesinin hikâyesi. Bu durumu burada ifade ediyor olmamız kitabın okunmaması için bir sebep oluşturmamakta keza kitap zaten Castel’in Maria’yı öldürdüğünü ilan etmesi ile başlıyor.

            Romanı, Rene Girard’ın Romantik Yalan ve Romansal Hakikat kitabı ekseninde özellikle Dostoyevski Kıyameti bölümü ile ele alacağım. Girard, kitabının bu bölümünde romantik yapıt ve romantik ötesi-çağdaş romantik yapıtın kırılmasını ele almaktadır. Tünel romanının romantik mi romantik ötesi, çağdaş romantik bir yapıt olup olmadığını Dostoyevski Kıyameti bölümünde Girard’ın tanımladığı yeraltı mektubu, romantik kahraman-romantik ötesi çağdaş romantik kahraman ve metafizik arzu kavramları ekseninde ele alacağım. Girard’ın kitabının Dosteyevski Kıyameti bölümünde düşünür yeraltı kavramını ortaya atarak bu kavramın varoluşçuluk, sembolizm veya başka kavramlarca açıklanmaya çalıştığını ifade eder. Tünel ve Yeraltı kelimelerinin anlamlarını düşündüğümüzde bu iki kelimenin bıraktığı his birebir aynı olmasa dahi benzerdir.

            “Hegel’den itibaren modern dünya bu aynı yadsımayı açıkça ve cüretle hayatın yüce doğrulması olarak sunmaktadır. Olumsuzun yüceltilişi, içsel dolayımın son evrelerini niteleyen o kör berraklıktan kaynaklanıyordur. Çağdaş gerçekliğimiz tün dokusunu sinmiş olan bu olumsuzluk, çifte dolayım düzeyine insanların birbirleriyle ilişkilerinin bir yansımasından başka bir şey değildir. Üzerimize boca edilen bir “hiçleştirme” de ruhun gerçek tözünü değil ölümcül bir evrimin sağlıksız bir yan ürününü görmek gerekir. … Çok sayıda modern filozofun özgürlükle ve hayatla bir tuttuğu Hayır, aslında köleliğin ve ölümün habercisidir.” [1]

            Girard, bütün bir kitapta belli başlı yazarlar ve eserleri üzerinden saptırılmış aşkınlık halinin kurgulanışını, benzerlikler ve farklılıkları göstererek arzunun farklı halleri ve dolayımlama ekseninde ele alır, en sonunda arzunun hakikatinin ölüm olduğunu ama ölümün romansal hakikat olmadığını ifade eder.[2] Bu eksende romantik okuyucunun ve eleştirmenin de bu durumu gözden kaçırdığını, çağdaş kurguyu besleyenin metafizik arzunun başka bir boyutu olduğunu ancak romantikler yadsındığı için Don Kişot’u kurtarmaya çalışan fakat aynı hastalığın ağır bir biçiminden mustarip olan arkadaşlarına benzediğimizi ifade eder.[3]

            Girard, kitabının Dosteyevski Kıyameti bölümünde yeraltı ve yeraltı kahramanından bahseder.  Dostoyevski’den yola çıkarak Girard’ın ortaya attığı yeraltının şiarı “Ben yalnızım, onlar herkes.”dir. Kahraman, tek olmanın gururunu ve acısını ifade etmek ister, mutlak tikelliği kucaklamak üzere olduğunu sanır ama herkese uygulanabilecek ilkeye varır.[4] Tünel romanın başkarakteri Castel’in roman boyunca bütün ötekilerle ilişkisinde “ben yalnızım, onlar herkes” şiarı kendini hissettirir. Maria ile olan ilişkisi olsun, bir sanatçı olarak sanat camiası, sanatının izleyicileri ve eleştirmenlerle ilişkisi olsun bu durum son derece baskın bir şekilde anlatı boyunca kendini hissettirir.

            “Gerçekten de birden fazla nedenim var. Hepsinden önceliklisi her türlü grup, örgüt, dernek, cemaat fikrinden yani meslekleri, ortak zevkleri ya da bir takım saplantıları nedeniyle bir araya gelen bütün o garip yaratıklardan nefret ediyorum. Bu yığınların birçok gülünç özelliği vardır: İnsanlar birbirini tekrarlar, aynı üslubu kullanırlar, diğerlerinden üstün olduklarını inanırlar.”[5]

            Özellikle Sabato’nun Castel karakterinin ressam olarak sanat çevresi, sanatının seyircileri ve eleştirmenler ile ilişkisi, Girard’ın yeraltı mektubu olarak ifade ettiği durum ile örtüşmektedir. Girard’a göre proleterleşmiş yazar kendine hizmet etmek durumundadır, yazar okurlarına karşı-şiir, karşı-roman ya da karşı-tiyatro şeklinde karşı-çağrı yapmaktadır. Okura önem vermediğini okura kanıtlamak isteyen yazar, Ötekine önem vermediğini, onu/onları küçümseyerek, önem vermemenin nadir ve anlatılmaz tadını Ötekine tattırarak göstermeye çalışmaktır.[6] Castel’in kendi sanatı, kendi sanatının seyircisi, sanat çevresi hatta kendisi hakkında olumlu eleştiriler yazan eleştirmenler ile bu şekilde bir ilişkisi vardır. Onları küçümser. Onların kendisini anlamadığını ifade eder. Hatta eleştirmenlerin gereksiz olduğunu, kendisi gibi çizemeyecek bir insanın kendi çizdiği resimlere ilişkin eleştiri yapmasının anlamsız ve saçma olduğunu söyler. Sabato’nun, Girard’ın bahsettiği yeraltı mektubu durumu ile Castel’in bir ressam olarak sanatı ve sanat üzerinden Öteki ile ilişkisinin kurgulanışı birebir örtüşmektedir. Castel’de adeta karşı-çağrı yapan ressam bir karakterdir.

            Romantik Yalan ve Romansal Hakikat kitabı romantik yalanı de romansal hakikatı da arzu ve bunu kurgulanışı üzerinden bir okuma olanağı sağlar. Girard, bunu kitap boyunca açıklar ve katmanlandırırır. Dosteyevski Kıyameti bölümünde ise romantik kahraman ve romantik ötesi-çağdaş romantik kahraman olarak ikili bir ayrıma gider ve romantik kahramanın en şiddetli arzunun kendisinde olduğunu öne sürerek kopya çekilmiş arzularının sahiciliğini koruduğunu ifade eder. Çağdaş romantizmde ise bunun tersi söz konusu olup, kahramanın arzusu çok zayıf olup, Ötekilerin arzusu çok kuvvetlidir. Erken romantikler tanrısallığını Ötekilerden daha şiddetle arzulayarak kanıtlamak isterken çağdaş romantik bunun tam tersini yaparak tanrısallığını kanıtlamaya çalışır.[7] Tünel romanının kurgusu ve Castel karakteri romantik öğeler barındırır ancak bazı noktalarda bu romantikliği aşan, romantizm sonrası çağdaş romantik bir anlatı önümüze çıkar. Castel, romantik bir karakterdir çünkü durmaksızın en şiddetli arzunun kendinde olduğunu bıkmadan usanmadan anlatma derdindedir. Bunu Castel’in Maria’ya olan duygularının anlatıldığı her satırda görürüz. Castel sanki yeryüzünün en büyük aşkını yaşıyor olduğuna kendisini inandırmıştır. Yine romantizm ötesi çağdaş romantik öğeler d eanlatıda yer alır. Castel’in kendine aşırı yüklenmesi, kendini acımasızca eleştirmesin de mesela böyle bir durum söz konusudur. Aslında Castel kendisini büyülemiş gibidir. Sabato, romanı birinci tekil kişi Castel’ın ağzından aktardığından ve okuyucu olarak bu büyülenmiş kişinin sesini duymamızdan ötürü Castel bir anlatıcı olarak bize güven vermemekte, bizi şüpheye düşürmektedir. Girard’ın de dediği gibi : “Yüce küçümseyici, ironik hatta mistik yalnızlık mitosları, tarihsel varoluşun toplumsal ve kolektif biçimlerine teslim olduğuna ilişkin karşıt ama aynı ölçüde aldatıcı mitoslarla tekrar tekrar yer değiştirir. Şunu da tahmin edebiliriz: büyülenmiş kişi, hastalığının galeyan anına geldiğinde başlangıçtaki pozunu kesinlikle sürdüremeyecek ve her an rol değiştirecektir. Bu yüzden kısa itiraflarında yankı bulmayan hiçbir romantik tutum yoktur.”[8] Öte yandan Tünel romanını her ne kadar Castel’in Maria’yı nasıl öldürme noktasına gelip neden öldürdüğünün anlatısı da olsa, kahramanın kendini aklama çabası bulunmamaktadır. Bu noktada Girard’ın tespitleri üzerinden bu tutum romantik ötesi-çağdaş romantiktir. Kitabın kurgusunda kendi aklama çabasının olmadığını söyleme sebebim ise Castel’in büyülenmiş olma halinin okuyucuya geçmesi sebebi ile anlatının tekinsizliğidir. Yine roman her türlü uzlaşmanın berisinde kalır bu şekli ile romantizmi aşmaktadır.

            Romantizmi aşan, romantizm ötesi eserlerde dediğimiz gibi kahramanın arzusu yok denecek kadar az Ötekinin arzusu yoğundur. Ancak Tünel romanında böyle bir durum yoktur. Castel arzulayan özne, Maria ise söz konusu edilen aşkın nesnesi, zaman zaman ise dolayımcısıdır. Castel, Maria ile iletişimi olan her erkeği kıskanarak, engel varsayarak, kopyaladığı ancak şiddetini kanıtlamaya baş koyduğu arzusunu diri tutmaya çalışır. Maria’da bu arzu üçgeninde zaman zaman aşkın nesnesi olması haricinde, kendisi de bir engel, bir dolayım olarak karşımıza çıkartılır. Castel, Maria’ya aslında yakınlaştığında da uzak olduğu için (Maria evlidir ve Castel bunu bilerek kendisi ile birlikteliğe başlar) ilişki hali hep bir hastalık şeklindedir. Hastalığın doğal sonucu ölümdür Girard’a göre. Arzulayan özne olarak Castel, mutlak vazgeçiş karşısında dehşete kapılır. Aslında Castel her ne kadar Ötekileri aşağılayarak onları hor görerek kendini konumlandırmaya çalışsa da bu durum onu Ötekilere bir o kadar bağlamaktadır. Castel, varlığının Öteki olmaksızın hiçliğini aşmak için kendine mazoşist bir yol seçmiş, engelleri görerek bilerek ve isteyerek bunların üzerine atılarak arzusunu tatmin etmeye çalışmaktadır.

            Özgür olduğu yanılsamasındaki kişi, Öteki’nin yanıltıcı tanrısallığında hayatının ve ruhunun zayıflığını gidermeye çalışır. Hayatından ve ruhundan utanç duymaktadır ve tanrı olmadığı için ümitsizdir. Bu sebeple her zaman varlığını en soylu ve en yüce yönünü küçük düşüren ve yok eden şeye yönelir.[9] Castel, bunu Maria’ya duyduğu saplantılı duygular çerçevesinde yapar. Aslında Maria yerine başka bir kadın da olsa hikâye değişmeyecektir. Çünkü Castel kendi hayatı ve ruhuna ilişkin değersizlik duygusunun ümitsizliği sebebi ile kendini yok eden şeye yönelecektir. Kitabın kurgusu açısından bakıldığında Castel’in Maria’ı öldürmüş olmasının ya da intihar etmiş olması arasında net bir farkın olduğunu söylemek zor, çünkü aslında yok ettiği Maria’nın aracılığı ile Castel’in kendisidir. Ancak yine de bir intihar değil bir cinayet söz konusudur. Yine bu sebepten Tünel romanı romantik anlatı ve romantik ötesi anlatı arasında bir yerdedir. Castel intihar etmiş olsa idi başka türlü bir söylem geliştirmemiz gerekecekti.

            Girard’ın kölesi mazoşisttir. Mazoşizmden itibaren metafizik arzu, yaşamı ve ruhu tümüyle yıkıma doğru yöneltir. Mazoşist saplantı halinde engel arar, ulaşılabilir nesneler ve iyi niyetli dolayımcıları devre dışı bırakır. Mazoşist kendine duyduğu iğrenmeyi, iyiliğini isteyen kişilere de duyar. Mazoşist küçümseme ile karşılanır ama bundan fazlasını da istemiyordur. Mazoşist her an kör bir duvara doğru atılır burada paramparça olur. Aslında ondaki büyük bir arzu değil bu arzunun yokluğu, hissizlik, uyuşukluk halidir. Benliğin evetlenişi, benliğin yadsınmasına varır.[10] Bu noktada Castel aslında tam da Girard’ın mazoşistidir. Onun aşk adı altında bir duygu hezeyanı olarak yaşadığı şey tam bir duygu yoksunluğu ve hissizlik halinin aşılmaya çalışılması, bunun için saplantı halinde farklı engeller ve dolayımcılar aranmasıdır. Maria karakteri bu sebeple Sabato tarafından anlatımda çok belirsiz bırakılmıştır. Maria bize Castel aracılığı ile aktarılır ancak biz Maria’ya ilişkin Castel’in söylediklerine de inanmayız çünkü Castel daha önce de belirttiğimiz gibi güvenilir bir anlatıcı değildir. Maria ile ilişkisinde durmaksızın engeller çıkaran ve bu kendi çıkardığı (hayal ettiği) engelleri de onaylayan yine kendisidir. Sonuç olarak Castel’in Maria’yı öldürmesi kendi değersizlik ve hiçlik duygusunu Ötekini bir Tanrı olarak görerek de aşamayışı kendi tanrı olmadığı hissiyatının zayıflığını Ötekinde giderememesinin bir sonucudur. Bir şekilde kendi benliğinin evetlenişinin bir yadsımaya dönüşmesi.

            Kitabı Girard’ın Dostoyevski’ye ayırdığı bölüm ile ele alarak Sabato’nun Tünel romanın romantik mi romantik ötesi mi olup olmadığını ele almaya çalıştım. Sabato, Dosteyevski’nin başı çektiği varoluşçu edebiyat olarak adlandırılan kanonda çok rahatlıkla yer alabilir. Romanın öndeyişinde varoluşçu olarak nitelendirilen Albert Camus gibi yazarlarca Tünel’in çok beğenilerek çevrilmesi için öneri olarak sunulduğu ifade edilmiştir. Girard, Albert Camus’nun eserlerinin başlangıçtaki romantizmini Düşüş romanı ile aştığı zamanda ölmesinin talihsizlik olduğu çünkü önüne yeni bir yol açıldığını söylemiştir. Tünel romanı bir üçlemenin ilk kitabıdır ve bence Sabato’nun bu eseri romantizm ve romantizm ötesi bir eşikte belirmekte, bulunduğu noktadan Girard’ın Camus’nun eserlerine ilişkin söyledikleri bağlamında Camus’u selamlamaktadır.

[1] Rene Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, Metis Yayınları, 2013, s. 229. ( Romantik Yalan ve Romansal Hakikat).

[2] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 232.

[3] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 218.

[4] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 210.

[5] Ernesto Sabato, Tünel, Ayrıntı Yayınları, 2016, 2. Basım, s. 24.

[6] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 212.

[7] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 217.

[8] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 214.

[9] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 226.

[10] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 226-229.

Advertisements

PostDergi-Bugün Anne Gibi Değilim

         Belma Fırat’ın Bugün Anne Gibi Değilim kitabı üzerine yazdığım, Haraway, Rene Girard, Nietzsche, Zeynep Direk, Georges Bataille üzerinden toplumsal cinsiyet ve feminizm üzerine düşünmeye çalıştığım yazım Post Dergi’de yayımlandı. 

BAGD cover

Belma Fırat’ın üçüncü öykü kitabı Bugün Anne Gibi Değilim, bize toplumsal cinsiyet, kadın olma durumu üzerine konuşmak için alan açan kitaplardan. Fırat, kendine has dili ile toplumsal cinsiyet, cinsellik ve kadın olma durumuna ilişkin kalıplaşmış yargıları evirip çevirerek bizleri bu bağlamlar üzerinde düşünmeye davet ediyor. Fırat’ın öykülerindeki karakterlere gücünü, sıradışı karakterlerin sıradan bir şekilde işlenmesi veriyor. Yazar bir nevi bu tezatlığın yarattığı gerginlik ekseninde toplumsal cinsiyet, cinsellik ve kadın olma durumuna ilişkin içselleştirilmiş kavramların anlamları ile oynayarak öykülerinin vuruculuğunu elde ediyor. Keza yazarın kullandığı dil için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Fırat, ataerkinin dile sızan, erkek egemenliğini perçinleyerek kadının ikincilliğini oluşturan belli başlı kelimelerini öykülerine içleyerek çiğneyip, kendi öykü karakterlerine de arada yaptırmayı sevdiği gibi kusuyor.

Yazının devamında Belma Fırat’ın kitabında tekrarlanan ve/veya bana baskın gözüken temaları Donna Haraway “Siborg Manifestosu”, Rene Girard “Romantik Yalan ve Romansal Hakikat”, Nietzsche’nin Hınç kavramı ve Zeynep Direk’in “Cinsel Farkın İnşası” adlı eserinde Bataille’ı ele alışı ekseninde düşünmeye çalışacağım.

Yazının devamı Post. Dergi’de .

Giovanni’nin Odası-James Baldwin

cover              Son zamanlarda okuduğum ve okumaktan da son derece keyif aldığım bir kitabın dikkatimi çeken noktalarını kaleme almak istedim.

        James Baldwin’in “Giovanni’nin Odası” sevdiğim ve saygı duyduğum iki arkadaşımın bana ortak hediyesi olan bir roman. İyi ki de böyle bir romanı hediye etmişler. Hem yazarı tanımama hem de keyifli bir okuma yapmama vesile oldular. Bu yazı da aslında romanı okumamın ardından kitaba ilişkin arkadaşlarıma yazdığım e-postanın Türkçesi.  Romanı İngilizce olarak okuduğum için alıntılara yer vermeyeceğim ancak kitabın Türkçe tercümesi YKY tarafından yayımlanmış bulunmakta.

             James Baldwin hem siyahi hem de homoseksüel bir yazar. Yazdıkları, yazdığı dönemde her ne kadar başarılı yapıtlar da olsa eleştirmenler tarafından görmezden gelinmiş çok daha sonraları ses getirmiş.

             James Baldwin’in “Giovanni’nin Odası” varoluşçu tarzda kaleme alınmış bir roman. Romanın ana karakteri, protagonisti David edebiyatta anti-kahraman olarak adlandırdığımız bir karakter. Yazarın eserinde karakterleri derinlikli olarak ele aldığını belirtmek gerekiyor. Bu derinliğe de mekân ve olayları kurgulayışı ayrıca diyalogları çok iyi kullanarak ulaştığını belirtmek lazım. İyi diyalog yazarak karaktere derinlik kazandırmanın incelikli bir yetenek gerektirdiğini de belirtmekte fayda var. Roman, Paris şehrinde geçmekte ki yazar burada yine çok sevdiğim bir tarzı benimseyerek şehri de romanın bir karakteri olarak kullanmış.

                Roman, David’in Giovanni ve Hella ile olan ilişkileri ekseninde örülmüş bir kurgu. Romanın ana teması kimlik ancak kimlik sorunu ağırlıklı olarak cinsel yönelim bağlamında ele alınmışsa da aynı zamanda milli kimlik ile kimlik meselesi derinleştirilmiş. Romanı asıl sürükleyen karakterler David ve Giovanni homoseksüel eğilimleri olması haricinde Paris’de yaşayan bir Amerikalı ve bir İtalyan. Sınıfsal aidiyetlere ilişkin de yazar belirli olay kurgusundaki detaylar ekseninde okura bazı hususları gösterse de bu boyuta daha az derinlikli değinilmiş ki bence bu da isabetli bir seçim olmuş. Bir yazarın asıl olarak vurgulamak istediklerini vurgulayabilmesi için yazını içinde hangi unsurları tutup hangi unsurları elemesi gerektiğini bilmesi ve karar vermesi onun eserinin edebi yalınlığı ve vuruculuğu için önemli bir gereklilik. Kimi yazarlar bütün kusurluluğu ve kalabalıklığı ile vurucu olmayı hatta edebi olarak çıtayı aşmaya becerse de bu istisna bir durum.

                Edebiyat söz konusu olduğundan yorum yaparken psikanalizden kaçınmaya çalışıyorum çünkü bu tip yorumlar incelikli ve kavramsal olarak kullanılmadığı zamanlarda haddini aşan bir boyuta geçebiliyor özellikle yazınından yola çıkarak yazar psikanalize tabi tutulduğunda. Yine aynı şekilde bu tip yorumlar heteronormatif bir vurguyu da beraberinde getiriyor. Yine de Baldwin’in söz konusu romanı özelinde az da olsa psikanalatik bir iki kelam etmek istiyorum. Özellikle oda ve odaların kurguda kullanımı ve olayların bu mekânlardaki kurgulanışı dikkate alındığında odanın rahim ile benzer şekilde kullanıldığını ifade etmek mümkün. Özellikle Giovanni’nin odasında geçirdikleri zamanda David ve Giovanni’nin toplumun baskıları ve yargıları olmaksızın güvenli bir şekilde birlikte vakit geçirdikleri alenen görülmekte. Ve yine David kendi ile gerçekliği ile yüzleşmeye en çok bu odada yaklaşıyor. Yine David özelinde kitabın giriş kısmında çocukluğuna dair anlatılan ve gösterilen öğelere bakıldığında eksik, dengesiz ve aksayan bir baba figürü görsek de anne figürünün olmaması dikkati çekiyor bu sebeple de odayı bir rahim olarak yorumlamanın hatalı olmayacağı kanısındayım. Yine oda ve rahim ikililiği ve değinilenler ekseninde Otto Rank’in “Doğum Travması” –Freud her ne kadar karşı çıkmış olsa da- aslında yaşanılan her travmanın temelinde doğum travması olduğunu ifade ediyor. Romanda David’in anne figürünün yokluğu ve David’in hikâyesi bana Otto Rank’in teorisini anımsattı.

                “Gitmek” de kitabın temalarının arasında. “Gitmek” temasının yazar tarafından kullanılması durumunu Tezer Özlü’nün aynı temayı kullanma haline benzettim. “Gitmek” teması her iki yazar tarafından olunan yer ve mekânların kısıtlaması, daraltması ve olunan yerde mutsuz olmak sebepli olarak bir çıkış olarak kullanılmakta. Bu tema Baldwin’in “Giovanni’nin Odası” ekseninde David’in durmaksızın bir inkâr halinde olması, kendinden de kaçması ve kendine yakalanmamaya çalışması halini vurgulamak için gayet yerinde bir tercih.

                Yine kabul edilsin ya da edilmesin toplumun onayı bir gerçeklik ve her birey için de belirli bir ölçüye kadar gereklilik. Bazı insanlar için belki diğerlerine göre daha fazla. David karakteri için de istisnai bir durum söz konusu değil. Halen de neye evrildiğini tam kestiremediğimiz burjuva toplumunun yavan muhafazakâr ve kısıtlayıcı belirlenimlerini ahlak ve erdem olarak dayattığı toplumsallığın hâkimiyeti söz konusu. Bu konuya ilişkin kitabın en başlarında yazarın yaptığı tespit romanı okuma isteğini arttırıyor. Yazar aynı zamanda “kendini kandırmanın” ve “inkârın” başlı başına bütün kurguya yayılacağını da aynı tespit ile okura belirtiyor.

                Kitabın kırılma noktası –bunu takiben bütün kurgu, David ve Giovanni çözülüyor- David ve Giovanni’nin hararetli konuşmalarını takiben David’in kendi ile yüzleşmeye yaklaşıp bunu farketmesi ve Giovanni’nin buna sebep olduğu düşüncesi ile onu bu yüzden hem çok sevdiğini ve hem nefret ettiğinin ifade edilmesi.

                Kitabın sevmediğim bölümü ise sonuç kısmı. Eleştirim yazarın kitabı sonlandırmak için tercih ettiği olay ve duruma ilişkin değil ancak David’in inkâr içinde olduğunu ve kendine yalan söylediğini kendisinin ifade etmesi. Zaten bütün bir kitap bu şekilde devam ettiği ve yazar bunu dengeli bir şekilde hem çok güzel anlatıp hem çok güzel bir şekilde gösterdiği için David’in kendisinin bunu ifade etmesi bende hayal kırıklığı yarattı ayrıca kitabın edebi anlamda vuruculuğunu da azalttı. Belki de alenen söylenmemesi gereken tek unsur bu inkâr ve kendinden kaçma durumuydu. Murat Belge’nin İletişim Yayınları’ndan yayımlanan “Yazıcı Bartleby” kitabı için yazdığı Sonsöz’de de benim bahsettiğim bu fazladan, gerekesiz açıklamaların kitabın vuruculuğu ve edebi etkisini azalttığı belirlemesini Melville’in “Yazıcı Bartleby”nin sonlandırmasına ilişkin belirtilmiş. Bu nokta da Belge ile aynı fikirdeyim. Söz konusu itirafı “Giovanni’nin Odası”nın son kısmında David ‘in ağzından duymamayı tercih ederdim.

                Yine de keyifli bir okumaydı. Baldwin’in kitabı tavsiye edilir.

Italo Calvino/Jaguar-Güneşin Altında/Siyasi İktidar Nedir?-Hukukpolitik

jaguar-gc3bcnec59fin-altc4b1nda.jpg

Cemal Bali Akal’a

Italo Calvino’nun “Jaguar-Güneşin Altında” kitabı, Calvino’nun ölmeden önce beş duyu üzerine yazmaya düşündüğü ancak yalnızca üçünü (koklamak, tatmak, duymak) tamamlayabildiği öykülerden oluşmakta. Bu öyküler üzerine yazmak isteme sebebim öncelikle öykülerin edebiyat-hukuk-siyasetin içiçeliğini göstermek adına çok yerinde olması. Hemen altını çizmekte fayda var ki bu üç öyküden oluşan kitap, toplumsal gerçekçi veya ideolojiler doğrultusunda yazılmış ya da herhangi didaktik görev üstlenmiş bir eser de değil. Bunlardan çok uzak bir noktada siyaset-hukuk-edebiyat üçlüsünün biraradalığı söz konusu kitapta. “Siyasi İktidar Nedir?” sorusu; kutsal/kutsal olmayan, otorite/güç, yasa/uygulama gibi çerçevelerde ele alınabilir.1 Bu yazıda, Calvino’nun sözü geçen kitabındaki öykülerini, “Siyasi İktidar Nedir?” sorusuna kutsal/kutsal olmayan ayrımı bağlamına değinerek ele almaya çalışacağım.

Yazının devamı hukukpolitik sitesindedir.

Pati Öyküleri-Edebiyatist Öykü Seçkisi-“Tıkırtı”

Geliri sokak hayvanlarına bağışlanacak seçkiye “Tıkırtı” isimli öykümle dahilim.

pati öyküleri

http://edebiyatist.com/geliri-sokak-hayvanlarina-bagislanacak-olan-pati-oykuleri-seckisi-cikti/

 

 

 

Artcivic-Bunlar Fabl Değil Çocuklar

Bu topraklarda gözümüzün önünde yiten, katledilen

tüm insanlara, insanlığa ve değerlere,

 

“Antonio José Bolivar Proano, takma dişlerini çıkarıp mendiline sarmaladı ve bu trajediyi tetikleyen gringoya, Belediye Başkanı’na, altın arayıcılarına, canından çok sevdiği Amazon Ormanı’nın bekâretine göz diken herkese lanet okudu; sonra palasıyla kestiği kalın bir adlı baston gibi kullanarak El Idilio’ya, barakasına ve birbirinden güzel sözcüklerle aşktan bahsederek insanların ne kadar barbar olduğunu onu unutturan romanlarına doğru yola koyuldu.”

                                                                                          Luis Sepulveda, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar

Yazının devamı Artcivic‘dedir.

Postdergi-Bütün Kadınlar ve Kadınlık Halleri için “Süreyya”

“Süreyya, kadınlık hallerini tekdüzeliğe, tek bir hale indirgeyip onları sıkıştırdıkça sıkıştıran ataerkinin dayatmalarına karşılık kadınlığın üretken ve çok sesli hallerini vurgular. Başkaldırarak kendi olma macerasına atılan, acıyan, kanayan ama yine de kendi olmak için verdiği mücadele sonucu kendi olabildiği için kendi ile el sıkışan bir kadındır o.”

Yazının devamı postdergi’de.