Monthly Archives: September 2015

Katharina Blum’un -ve İnsanlığın- Çiğnenen Onuru

katharina blum

Heinrich Böll’ün ünlü romanı “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru” medyanın manipülasyonunu ve bunun sonucu bir insanın, insanlığının fütursuzca ayaklar altına alınabileceğini yüzümüze vururken kadın problemini es mi geçiyor ya da tam tersi aslında feminist bir bakış açısını da içinde barındırıyor mu? Romana ilişkin araştırıp bulduğum yazılarda romanın başkarakterinin feminist bir duruşu olduğu belirtilmiş. Hatta Blum’un asıl suçunun kadın olması ve bir kadın olarak kendisinden bekleneni yapmadığı için ataerkiyi içselleştirmiş erkekler tarafından bir tehdit olarak görülüp yok edilmeye çalışıldığı belirtilmiş. Böyle bir okuma yapılmasına karşı çıkmak zor olsa dahi – çünkü ne yazık ki ataerkiyi içselleştiren kırılgan erkekliğin/lerin bu şekilde bir duruş karşısında yok etmeye planlı bir makine gibi davrandıklarını çok yakinen gözlemlediğimiz bir toplumda yaşıyoruz- iktidar, iktidar pratiğini karşı duruş göstereni yalnızca yok ederek mi tesis olunur? Romana ve çizilen Katharina Blum karakterine, kadın figürüne ilişkin başkaca bir okuma yapılabilir mi? Kadın konusuna ilişkin romanı okurken başkaca rahatsızlıklarım oldu ama buna yazının ilerleyen bölümünde değineceğim.

Öncelikle aslında kitap Batı Almanya’nın terör ile yüz yüze geldiği bir dönemde yazılmıştır. Medya ve medyanın da bu dönemde takındığı tavır eleştirilmek istenmiştir. Kitabın Almanya’da yazıldığı dönem olan 1975’de, 1980’lerde Türkiye’de haberciliğin yaşadığı kırılmaya benzer bir kırılma yaşanmış olması mümkün müdür? Bundan yola çıkarak bir analiz yapılabilir mi? Romanda Katharina Blum bir dansta tanıştığı Ludwig Götten isimli kişi ile tek gecelik bir ilişki yaşar. Ancak Ludwig Götten’in aranan ve terörist/anarşist olarak adlandırılmış bir şahıs olması, Katharina Blum’un gözaltına alınmasına ve herhangi somut bir gösterge olmaksızın Katharina Blum’un da terörist olduğuna ilişkin bir önyargıya ve bu önyargıyı doğrulama çabası çerçevesinde ilerleyen bir polis sorgusuna dönüşür. Bu noktada Zeitung isimli gazete ve bu gazetede çalışan bir muhabir, yine polisten çok da farklı olmayan bir biçimde Katharina Blum’un terörist olduğu ön kabulü ile onunla ve onu tanıyanlarla görüşerek söyleşir ve söyleşilerde Katharina Blum’un kendisine söylediklerini ve onu tanıyanların onun hakkında genel olarak söylediklerini, Katharina Blum’u topluma göstermek istediği imaja, polisin ve gazetenin önyargılarına hizmet edecek biçimde – yani onu düşük yaradılışlı, suç işlemeye meyilli, neredeyse insanlık dışı dolayısıyla terörist – aslına uygunsuz olarak değiştirerek, bir karalama kampanyası başlatır ve devam ettirir. Katharina Blum toplumda olmadığı bir insan olarak ona çizilen imaj dâhilinde tanınır. İnsanlık onuru çiğnenir. Sonuç olarak Katharina Blum’u daha önceden bilen, tanıyan birkaç kişi hariç ona dair şüphe içerisindedir. Roman aslında medya etiğini ya da medyanın yitirmiş olduğu etik değerleri vurgulamak istemektedir. Ancak bunun haricinde romana iktidar ve iktidarın işleyişi açısından da bakılabilir. Bu noktada Nurdan Gürbilek’in 1980 Türkiye’sinin kültürel iklimini incelediği “Vitrinde Yaşamak” isimli kitabından yararlanmak faydalı olabilir. Keza Nurdan Gürbilek kitabında 1980 yılında Türkiye’de o ana kadar söze dökülmemiş çoğu şeyin, söze dökülerek nesneleştiğini ve sözle örüldüğünden bahseder. Gürbilek, söze dökülme ve şeylerin adlandırılarak nesneleşme haline dikkat çekerken bunun medyadaki yansımasını da eğilir. 1980’ler Türkiye’sinde medyada haber ve hikâyeden önce imajın ve adlandırmanın öncellendiği belirlemesini yapar. Bu durumu Foucault’un Cinselliğin Tarihi isimli çalışmasına atıf yaparak, iktidarın engelleme, ret, inkâr, yasaklama ve saf dışı bırakmadan çok kurma, kışkırtma, düzenleme ve çoğaltma teknikleriyle işlediğini; bastırmayı ya da yok etmeyi değil, ayrıştırmayı, çeşitlendirmeyi ve görünür kılmayı içerdiğini altını çizerek açıklamaya çalışır. Foucault’nun çalışmasında bahsettiği 1867 Fransa’sında yarı meczup bir tarım işçisinin hikâyesinde olduğu gibi kişi tüm hakikatini itirafa zorlanır, böylece adlandırılır, ayrıştırılır. Bu şekilde söz artık yalnızca söz olmaktan çıkar, söz iktidarın ileri bir aşamasını temsil eder. Romanda Katharina Blum’un sorgusunda bütün günlük alışkanlıkları, harcamaları, yatırımları, yaşayışı, geçmişi masaya yatırılır ve her şeyi anlatması, açıklaması istenir, buna zorlanır. Katharina Blum cevap vermeyi reddettiği bir kısım sorular olmasına rağmen genel olarak sorular kendisince cevaplanır. Katharina Blum romanda da adlandırılır ve ayrıştırılır. Medya aracılığıyla da hem Katharina Blum hem toplumun geri kalanı farklı farklı biçimlerle de olsa kışkırtılır. Özgürleştirici olması gerektiği düşünülen söz artık bilmek ve denetlemek isteyen otoriteden bağımsız olarak denetimini kendi başına yerine getirir. Bu bizi dilde sahicilikten söz etmeyi olanaksız kılan bir noktaya getirir. Gürbilek haliyle şunu da sorgular: Her şeyin imajlar toplamına dönüştüğü kültür endüstrisinde, farkı evetleyerek içeren bir toplumda, kavramların dile getirdikleri ya da getirebilecekleri yaşantıları yok eden söz düzeninin her yere işlediği bir ortamda, kurulan imajın ve adlandırmanın gerçek olmadığını iddia eden biri olabilecek midir?[1]

Bir kadın olarak kitabı okurken rahatsız olduğum nokta ise, Katharina Blum’un aslında masum olduğu ve bir nevi cadı avına kurban edildiği gösterilmek istenirken, Katharina Blum karakterinin kurgulanış biçimi oldu. Böll orta sınıf, çalışan, kendi ayakları üzerinde duran – ki Katharina Blum’un herhangi bir erkeğe ihtiyacı olmadan ayakta durması ataerki açısından başlı başına bir sorunsal olarak algılanabileceğinden aslında feminist bir duruş sayılır- bir karakter yaratmak istemiş ve bunda başarılı olmuştur. Ancak Katharina Blum’un aslında “masum” olduğunu yine toplumun erdem olarak saydığı özellikleri barındıran bir figür üzerinden ve yine ataerkinin bir kadında erdem olarak belirlediği özellikleri barındırmadan yaptığını söylemek oldukça zor. Öncelikle romandaki Katharina Blum karakteri- dansa gitmesi ve dansta Ludwig Götten ile tek gecelik ilişki yaşaması haricinde- neredeyse püriten sayılabilecek bir figürdür. Kitabın birçok yerinde cinsellikten uzak “namuslu” bir hayat sürdüğü dile getirilir ki bu başlı başına benim açımdan rahatsızlık verici bir durum. Katharina Blum çalışkan, dürüst ve güvenilirdir. Bunların kötü meziyetler olduğunu söylemek mümkün olmasa da romana ilişkin olarak Böll’ün bir toplum eleştirisi yaptığına ilişkin ibarelere rastladım. Ancak bir toplum eleştirisinden çok roman, sistemin işleyişi ve medyayı eleştirmektedir. Ya da Böll’ün toplumu radikal bir biçimde – ki yazarın niyeti kesinlikle bu olmayabilir- eleştirdiğini düşünmemekteyim. Katharina Blum karakteri zaten toplumun, bireyden beklediği erdemlere fazlasıyla sahip bir insandır. Romanı okurken istemeden kendime “Eğer Katharina Blum böylesi övünülecek ve takdir edilecek özelliklere sahip olmamış olsaydı o zaman bu yaşadıkları hakkaniyetli bir durum olarak mı görülecekti?” diye sormadan edemedim. Var sayalım ki Katharina vasat bir işçi, gönül eğlendirmeye yatkın, hafifmeşrep olarak adlandırılacak bir kadın olarak kurgulanmış olsaydı o zaman roman yine aynı etkiyi bırakabilir miydi? Katharina Blum namusuna düşkün, ahlaklı olarak adlandıracağımız bir kadın olarak çizilmemiş olsaydı acaba polisin ya da muhabirin ona karşı takındığı cinsel ve her anlamda tacizkâr tutumu “rıza”sı var şeklinde yorumlayıp görmezden gelinebilecek miydi? Hani şu “yolun yolcusu” düşüncesi ile boş vermişliğe bir teslimiyet mi söz konusu olacaktı. Bir kadının haksızlığa uğramış olduğunun kabulü için o kadının, toplum nezdinde neredeyse bir azize olarak çizilmesinin rahatsızlığıydı sanırım romanı okurken hissettiğim rahatsızlık. Her ne kadar kendi ayakları üzerinde duran bir kadın portresi çizilmiş olsa da yine de toplumun kadın konusundaki iki yüzlüğünün tam olarak altının çizildiğini düşünmemekteyim. Bu noktada genel olarak ataerki, düzen ve topluma ilişkin eleştiri denildiğinde akla Marques de Sade gelmemesi beklenemez. Bunun sebebi hiç feminist bir bakış açısına sahip olmamasına rağmen Sade’ın toplumu ve toplumun ikiyüzlü ahlakını her seferinde hedefine alıp, buna sistematik olarak saldırmasıdır. Sade’ın toplumun kuruluşuna denk geldiği kabul edilen yasaların yasası olan ensest ile dahi problemi vardır. Sade, François Ost’un deyimiyle her rejimde iktidarın keyfiliğini, her resmi işlevde otoritenin* bütünüyle gizlemeye başaramadığı şiddeti ve ikiyüzlülüğü ifşa eden insandır. Ost’a göre Marques de Sade yasaya sonsuz dava açan insandır. Bunu üç radikal yöntemle yapar: 1- Ensest 2- Sodomi 3- Düzenin koruyucusu olarak gördüğü annelerin öldürülmesi. Sade’ın amacı kişileri kızıştırmak değil, düzene karşı kışkırtmaktır. (Burada da neden iktidar için neden her zaman bu kadar tehlikeli olduğunu görmek mümkün, kışkırtmak iktidarın silahlarından biridir. İktidara karşı iktidarın silahları ile saldırmak.)[2] Bu sebepten ötürü belki romanının evet bir tür ahlaksız ve iki yüzlüğü ifşa ettiğini düşünsem dahi – hatta kadına dair toplumda var olan iki yüzlülüğü de- tam anlamıyla ataerkinin, toplumun barındırdığı ikiyüzlülüğü ifşa ettiğini düşünmemekteyim. Romanda Katharina Blum için gazetenin ve polisin çizdiği iffetsiz, güvenilmez, orospu kadın imajının tam zıttının yazar tarafından çizilmiş olmasını ve masumiyetin bu ikililik üzerinden işlenmesinin, toplumdaki kadın erkek rollerini, bu roller arasındaki hiyerarşiyi, toplumun bu konudaki ikiyüzlülüğü ifşa ediyor olarak algılayamadım. Böll’ün romanı yazarken böyle bir amacı olduğunu da sanmıyorum.

Yazıyı sonlandırırken romanda Katharina Blum’un olaylar esnasında ölmesi ve bu duruma Katharina Blum’un yeterince üzülmüyor olmasının yine muhabir tarafından Katharina Blum’un ne kadar insanlık dışı bir mahlûkat olduğuna gösterge olarak ileri sürülmesi de akla Albert Camus’nun Yabancı’sını getirdi.

[1] Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak, Adlandırmak, Metis Yayınları, 7. Baskı, Mayıs 2014, s. 40-52

*iktidar ilişkileri ağı da eklenebilir belki .

[2] Cemal Bali Akal, Ahlak ya da Giyotin, Birikim Dergisi, Sayı 295, Kasım 2013.

KIRILMA NOKTASINDA ARENDT’İ ANIMSAMAK

Uzun süredir devam ettirilen kimlikler üzerinden yürütülen ötekileştirme ve kutuplaştırma politikalarının son zamanlarda yaşanılan şekilde bir kırılmayı ortaya çıkarması işten bile değildi. Kendini bir öteki üzerinden tanımlamak, bir öteki karşısında kendini tanımlamak için ihtiyaç duyulan kimliklerin –hangi kimlik olursa olsun-, belirli ezberlerle beslenmesinin ve yalnızca bu ezberlerin yankılanan sesi olmanın bir şekilde sözsüz olmanın bizi totaliter bir cehenneme hapsettiği gün gibi açık. Ait olma isteği ve şiddet karşısında tutunabilme isteği ile düşünmek ve analiz etmekten uzak kalır, kendimiz için öğrenip, düşünüp, konum alamazsak genel geçer söylemler dâhilinde sürükleneceğiz. Bu durumda sanıyorum ki sonunda kendimizi de şiddetin en esaslısını gösteren bir kitlenin içinde bulma tehlikesi ile karşı karşıyayız. Bu sebeple kendimiz için düşünüp analiz etmek, kendi otantik sesimizi bulup kendi sözü olan bir birey yani gerçek anlamıyla bir yurttaş olarak konum almamız gerekli. Gerçek yurttaş derken atıf yaptığım Hannah Arendt’in yurttaş kavramıdır. Arendt’e göre yurttaş yalnızca kendisine söyleneni yapan, kurallara uyan itaatkâr bir birey değil, kendisi için düşünen yargılayan kendisi için eyleyen ve bu eylemlerin sonuçlarının sorumluluğunu alabilen bir bireydir. Bireyselliğin kaybedilmesi bizi kamu olmaktan uzaklaştırarak, kitleleştirir, kitlenin parçası yapar ve bu da totalitarizmin önünü açar.

Fatmagül Berktay’ın Politikanın Çağrısı isimli kitabında yer alan “Sahiplenici Bireyden, Düşünen Yurttaşa[1] başlıklı metninde eğitimin araçsallaştırılıp metalaşmasının, eğitimin bilginin kendisi için, bilmek adına yapılmamasının Platon zamanından itibaren bir sorun olarak tespit edildiğini altını çizer. Yalnız meslek sahibi olma adına yapılan ezbere dayalı bir eğitimin kişiyi sorgulama alışkanlığından koparması şaşırtıcı olmadığı gibi, sorgulama alışkanlığının yitirilmiş olması kendi otantik sesini bulmayı da zorlaştırıp, aslında bir kitlenin parçasıyken, kendince otantik bir konum almış olma yanılsamasına da kapılmamızı kolaylaştırmaktadır. Metinde sahiplenici birey olmayan, gerçek anlamıyla birey tanımlanırken, bağımsız düşünebilmekten, kendini yargılayabilmekten ve kendi geleneklerine eleştirel bir yaklaşım sergileyebilmekten bahsedilmiştir. Bu noktada söylenenler ışığında son zamanlarda gözlemlediklerim doğrultusunda kaçımızın halen birey olabilme özelliğimizi koruyabildiği benim için çok büyük bir soru işareti teşkil etmekte. Doğru bir eylemsellik için doğru bir şekilde anlamaya ve anlamlandırmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anlamak; analiz edebilmeyi, olay ve olguları kendi süzgecimizden geçirebilmeyi barındırır. Kendiliğin burada biriciklik, tekilliğini koruma anlamında kullanıldığını söylemem aşırıya kaçan bir yorum olmaz. Yine Arendt’e[2] dönersek Arendt kişilerin kendilerini en çok saldırı aldıkları kimlikleri ya da kimliklerinin hangi yanı aşağılanıyor ise o kısmı ile savunması gerekliliğinden dem vursa dahi bunun kemikleşmiş bir kimlik anlayışına dönüşmemesi için kendine de eleştirel bir bakışa sahip olmanın mağdur söylemine savrulmamak için gerekli olduğunu da belirtmiştir. Çünkü mağduriyet üzerinden yapılan ve bu söyleme sıkışan pratiklerin zalimliğe dönüşme tehlikesi çok yüksektir. Arendt, Eichmann ile ilgili görüşlerini belirtirken Eichmann’ı olduğu kişi yapan şeyin ne onun “cani bir canavar” olmasında ne de “hastalıklı bir Yahudi düşmanı” olmasında kaynaklandığını, Eichmann’ı Eichmann yapan şeyin düşünme yoksunluğu olduğunu belirtir. Sırdan kötülüğün sebebi bu düşünce yoksunluğudur. Düşünce yoksunluğu bizim doğruyu yanlıştan ayıramamamıza sebebiyet vererek, anlamamızın anlamlandırmamızın önünde büyük bir engel teşkil eder. Arendt’e göre insan olmanın en önemli özellikleri düşünmek ve anlamaktır. Düşünmek ve anlamak bizi ezberlerden koruyarak totaliter bir rejime bayraktarlık etmemize engel olacaktır. Kendi adına düşünüp anlama yetisini yitiren birey biricikliğini de yitirmiş olacaktır. Biricikliğini yitirmiş birey, çoğulluğu esaslı düşmanı olarak gören totaliter rejimler için biçilmiş kaftandır. O sebeple ait olmanın verdiği güvenli huzur adına “biz” olmaya çalışırken, biricikliğimizi yitirmemek için karşımızdakini suçladığımız kadar kendimizi de eleştirebilmemiz, kendi adımıza düşünüp anlamlandırıp, kendi ezberlerimizi, aidiyetlerimizi ve kimliklerimizi de sorgulayabilmemiz elzemdir. Otantik düşünmek, otantik dinlemeyi de beraberinde taşır bu şekilde doğru anlayarak doğru eylemde bulunabiliriz. Ancak bu şekilde gerçek anlamıyla bir yurttaş olabilir, ancak bu şekilde çoğulluğunu yitirmiş, katılaşmış bir yaşantıya mahkûm olmaktan kurtulabiliriz.

[1] Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, Sahiplenici Bireyden Düşünen Yurttaşa, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012, s. 105.

[2] Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Küdüs’te, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012, s. 77.

 

KIYIYA VURAN İNSANLIK – SINIRLARA TOSLAYAN İNSANLIK/ “Kimlik Bedenin Hapishanesidir”

kıyıya vuran insanlık

“” Annem şöyle demişti: “Görüyor musunuz, isterlerse bal gibi düzgün konuşabiliyorlarmış.” İşte böyle hissediyorduk. (Hatta o anda ben bile, bunu inkâr etmeyeceğim, ne de olsa anne ve babalarımızın çocuklarıyız.) Siyahları kabullenmeye hazırdık. Onları kendi cemaatimize kabule hazırdık, tek şartla, normal davranmaları halinde. “” [1]

Geçtiğimiz günlerde Bodrum’da kıyıya vurmuş çocuk bedeni, uzun süredir özellikle ülkemiz genelinde bir kısım kimselerce kimlik- vatandaşlık ekseninde devam ettirilen Suriyeli göçmenlere ilişkin tartışmaları bir nebze de olsa kesintiye uğrattı. Sadece ülkemizde değil Avrupa’da da bu konu ciddi bir ağırlık kazandı ve Avrupa vatandaşları ülke yönetimlerine konuya ilişkin baskı yapmaya başladı. Bu gelişmeler ışığında, Reyda Ergün ve Cemal Bali Akal tarafından derlenen “Kimlik Bedenin Hapishanesidir- Spinoza Üzerine Yazılar ve Söyleşiler” kitabının, yine Reyda Ergün ve Cemal Bali Akal tarafından yazılmış “Kimlik Bedenin Hapishanesidir” makalesini özetleyeceğim. Bunun sebebi, söz konusu makalenin, modernite, ulus-devlet ve bu zihniyet içerisindeki soyutlama ve düalist nüvenin insan haklarını düşünürken, insan haklarını insansızlaştıran bir süreç olduğunu, özellikle göç ve mülteciler söz konusu olduğunda nasıl duvara çarptığını ve bu sebeple modern zihniyetin aşılması gerekliliğini gözler önüne sermesidir. Makalenin paragraflarını numaralandırdım. Makale, birbirini takip eden 22 paragraftan oluşmaktadır. Makalenin konuya ilişkin farklı bir bakış açısı sunduğunu düşündüğüm paragraflarını aşağıda numarası verilerek özetledim:

1- Hukuk modernite içerisinde devlet ile ayrı düşünülemez, devlet hukuku ile güçlenir. Egemenlik, bütünüyle hukuki bir kavram olup, devletin herhangi bir hesap vermesi gerekliliğinin olmadığını gösterir. Bu sebeple devlet hukukuyla durdurulamaz. Eğer hukuk devlet karşısına çıkarılmak isteniyorsa, o zaman modern ötesi bir mantık gereklidir. Bunun söz konusu olması ulus ötesi hukuk odağının ulusal sınırlardaki anlaşmazlıklara müdahale ettiği bir anda söz konusu olabilir. Ulus-devletin egemenlikle birlikte eski anlamını yitirmesi, hukukun evrensel düzlemde düşünülmesi ve devletsiz düşünülebildiği bir andır.

2- Hakları düşünmek modern düşünmektir. Modernite içerisinde haklar devlet dâhilinde korunur. Modernite çerçevesinde haklar, başının devletin çektiği bir sürü soyut kurumla ayrıca kavram ile sözde uyum içerisindedir. Bu nedenle modernite insan haklarının insansızlaştıran bir süreç olarak karşımıza çıkar. Hak ile hak kaynağı olarak kabul edilen varsayımlara yapılan göndermeler ile modern gerçeklik çelişir. Modernite dâhilindeki ulus devlet sorunsallaştırıldığı kadar hak kavramı da sorunsallaştırılıyor.

3- Eğer hakları devlete karşı düşünmek istiyorsak onları aynı zamanda modern hukuka karşı da düşünmemiz gerekmektedir. Bunun içinde düşünsel/bedensel özerklik alanlarının hukuk tarafından düzenlenmediği, yalnızca birbirlerine karşı özerkliklerini koruduğu bir hak/hukuk düzlemi düşüncesini gereksinim duyarız. Örneğin ifade özgürlüğünü müdahale edilemeyecek tekil özerk düşünsel/bedensel bir özgürlük sayarak. Hakları, insanlarla yeniden keşfetmek gerekir. Hakların önünü tıkayan modern zihniyete karşı tekillikler öne çıkarılmalıdır. Bu da insanların sınırsız bedensel/düşünsel ifade aracına dönüşmesine denk gelir.

4- Spinoza demokrasisinden bahsedilmektedir. Mevcut halin buna yaklaşamadığı ifade edilir. Spinoza için insanların kendi farklılıklarını koruyarak tekil bedensel/düşünsel ifade araçları olarak, sınırsızca ve karşılıklı, evrensel ve eksiksiz iletişime geçmeleri gerçek demokrasidir.

5- Bugün artık Zorunlu Göç bizi yeni bir gerçekliği ve hakkı düşünmeye zorlamaktadır. Francisco de Vittoria modernite öncesinde iletişim hakkından bahseder. İletişim Hakkı: 1) Seyahat ve Yerleşme Hakkı, 2) İnanç Yayma Hakkı 3) Ticaret Hakkı’ndan oluşur. Bu üç haktan herhangi birinin yokluğu iletişim hakkının da olmadığı anlamına gelmektedir. Yani yalnızca malların dolaşımda olması, seyahat ve yerleşme hakkı olmadan iletişim hakkı olarak adlandırılamaz. Vittoria’nın kuramı ne bütünü parçalara ayıran ulus-devlet modeline ne de sömürgeciliğe uymamaktadır. Ulusal sınırlar bedenin dolaşımını, düşüncenin dolaşımını, malların dolaşımını sınırlar.

6- Düşünce ve bedenin dolaşımı birbirlerinden radikal olarak ayrılmazlar. Bedeni engelliyorsanız düşüncenin tam anlamı ile özgür olduğunu, düşünceyi engelliyorsanız bedenin tam anlamı ile özgür olduğunun söylemeniz mümkün değildir. Modernitenin en önemli problemlerinden biri budur; sınırlar ilk elden bedensel/düşünsel özerkliği sınırlar. Bu sebeple demokrasi olarak ileri sürülen iletişimsel demokrasinin uzağında kalır ancak sözde bir demokrasi olarak karşımıza çıkar. Saçmalığın, azınlığın, çoğunluğun hâkimiyeti yerine iletişimsel bir kendi kendine düzenlemeyi oturtabilmek için, İletişim Hakkının layıkıyla kullanılabilmesi, egemenlik kavramının yeniden düşünülmesi gerekmektedir.

7- Modern yapılanma egemenliği, demokrasi önünde bir engel olarak dönüştürme tehlikesini beraberinde taşır. Sömürgecilikle dünyaya yayılan merkezler, tek yönlü göndermelerinin karşılığını Göç yiyerek alır. Bu sebeple İletişim Hakkını düşünmeliyiz. Bedenlerin/düşüncelerin sınırsız dolaşıma açılması halini… Demokrasinin ön koşulu bedenlerin/düşüncelerin sınırsız dolaşıma açılmasıdır. Göçmen hakkı denilen şey bedenlerin ve düşüncelerin (ifade özgürlüğünün) sınırsızca kullanılmasından başka bir şey olmayacaktır. 

8- Göç, modern dünyanın kapalılığına kendini bir zorunluluk olarak kabul ettirir. Onları zorlayarak vatandaş olamayan -kimliksiz- kişileri dikkate almaya zorlar. Bu tehdit karşısında modern yapılanma içine kapanmaya yönelir ama aynı zamanda yeni insan yapılarına farklı şekilde yaklaşmaya, geleneksel devlet/birey ilişkisine uygun olmayan özerk alanları düşünme zorunluluğu ortaya çıkar. Düşünülen (ve belki düşünülmesi gereken) etnik, dinsel, cinsel ve tüm diğer kimlikler hariç çıplak insandır. Göçmeler ya da yersiz yurtsuz hakları, iletişim hakkını, sınırsız bedensel/düşünsel özerkliği, “kimliksizliği” düşündürtecek en iyi örneklerdir.

9- Kimlik toplu olana ilişkindir ve denetim kimlik üzerinden sağlanır. (Foucault anımsatılarak “Kimlik bedenin hapishanesidir.” sözüne atıf yapılmıştır.) Foucault için denetim, beden teknikleri ile sağlanır bu durumda bunu aşmanın yolu bedeni sınırsız dolaşıma sokmak değil midir? Ayrıca kimlik toplu olanla ilişkili olduğu için bunu aşmak için tekillikleri göz önüne almak gerekliliğinden bahsetmemiz söz konusu değil midir?

10- Eğer eleştirel bir bakışla haklar tekrar düşünülecekse, reelpolitiği tuzağına düşülmemelidir. Soyutlamayı ve modern kavramları aşmak ve kavramları başka şekilde düşünmek bir gereksinimdir. Modern siyasi-hukuki kavramların kurgusallığını aşan yeni söylemler geliştirilmesi gerekmektedir. Modernitenin armağanı soyutlama ve soyut haklar yerine tekillik çerçevesinde bedensel/düşünsel özerkliğin dâhil olduğu haklar düşünülmelidir. Soyutlamalardan kurtulmak için beden/zihin karşıtlığında kurtulmak gereklidir. Bunun sebebi ise evrensel olduğu iddia edilen hakların acınası bir şekilde sessiz çoğunluğu görmezden gelişi, ulus-devletin mutlak ve tek olmadığını tasavvur edebilmesi. (Ek: Batı’nın temelinde hiyerarşik düalizmler yatan egemen ideolojik geleneği içinde beden kavramının kendisi, ruh ya da zihin-akıl kavramına karşıt bir biçimde oluşturulmuştur. Özellikle Eski Yunan felsefesinden kaynaklanan düşünce geleneği, evreni uzlaşmaz karşıtlıklar halinde kavrar: Aydınlık-karanlık, iyilik-kötülük… Burada önemli olan karşıtlıkların birbirleriyle bir denge ve eşitlik ilişkisi içerisinde değil, hiyerarşik bir ilişki içinde olmaları… [2] Düalizm, hiyerarşiyi beraberinde getirir; düalizm birbirini tamamlayarak bir bütün oluşturan zıtlıkların adı değildir.)

16- Göç, modernitenin kurum ve kavramları ile başa çıkmakta zorlandığı bir olgudur. Haklar        modern    ulus-devlet ile olan yurttaşlık (vatandaşlık) bağı ile tanımlandığında, yalnızca bedensel/düşünsel özerklik dâhilinde insanı -göç edenleri, mülteci sıfatına haiz görülenleri- tanımlamakta yetersiz kalmaktadır. Mülteci statüsü de bu durumun yani klasik modern zihniyetin ulus devletin sınırlarının ve hakların bu bağlamda tanımlanmasının yarattığı çözümsüzlüğü ve yetersizliği ortaya koymaktadır. Yurttaş ve mülteci statülerine sahip olmayan dolayısıyla bu haklardan mugayir kişilerin korunması hali hazırda var olan kurumlarla pek de mümkün değildir. Bu sebeple (Modern zihniyet- Ulus Devlet zihniyeti sebebi ile) Mülteci Hukuku ölü doğmuş bir hukuktur. İşte tam bu nokta mücadele noktasıdır. Hakların moderni zihniyet sebebiyle anlamsızlaştığı yer…

17- Kimlikler, tekilliklerin bedensel/düşünsel özerkliklerini, çeşitliliklerini görmezden gelip, onları genellemelere soyutlamalara hapsederler. Hakların artık yeni bir çerçeve içerisinde modern zihniyet dâhilinde ulus-devletin dayattığı kimlikleri aşar bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir. Kimlik denilen soyutlamaya ve kimliklerin varsayımsal dayanağına gönderme yapmaksızın, insanın hakları ancak bedensel/zihinsel özerklik ve tekilliğini korunarak korunabilir. Bunun aksi bir durumda korunan insan olmaz, modernitenin dayatması ve soyutlamaları çerçevesinde ortaya çıkan kimlikler olur. Hakları yeniden düşünmek istiyorsak soyutlamaya başvurmadan düşünce kapılarının açılması gerekmektedir. Bu sebeple zihin-beden ikililiği, düalizmine karşı bir duruş geliştirmek gereklidir.

19- Yurttaş ya da mülteci sayılmadıkları için bazı insanların düşünsel/bedensel açıdan var olma hakları olmadığı ileri sürülebilir mi? (Bu paragraftan yalnızca bu soru alıntılanmıştır.)

20- Mutlak olmayan ancak mutlak sayılan soyutlamalar için kaç tane tekillik yok sayılabilir? İstisnanın genellemeleri bozmaması zihniyeti daha ne kadar belirleyici olacak? İstisna yerine tekilliği gören bir sosyallik ne zaman mümkün olacak? Nasıl bir zihniyet dönüşümü bunu mümkün kılacak? Yüceltmeden ve yermeden insanı olduğu gibi kabul edip anlamak ne zaman mümkün olacak?

21- İnsana ilişkin önermenin istisnası varsa o önerme genel geçer kabul edilerek kural olarak kabul edilemez. Çünkü bu insanın tekilliğini, bedensel/düşünsel özerkliğinin yok sayılmasına denk düşer. Modernite insana dair istisnaların varlığını bilse dahi kurala varmaktan çekinmemiştir. Erkek olmadığı için kadını, beyaz olmadığı için renkliyi, heterokseksüel olmadığı için eşcinseli, vatandaş olmadığı için göçmeni dışlamıştır.

*Reyda Ergün ve Cemal Bali Akal tarafından derlenen “Kimlik Bedenin Hapishanesidir- Spinoza Üzerine Yazılar ve Söyleşiler” kitabını edinmek ve söz konusu makale ve diğer makale ve söyleşilerin tümünü okumak isteyenler için : http://www.idefix.com/kitap/kimlik-bedenin-hapishanesidir-spinoza-uzerine-yazilar-ve-soylesiler-reyda-ergun/tanim.asp?sid=PUQ2L4U2OB2BWDZ90IGH

[1] Jeffrey Eugenides, Middlesex, Domingo, Mayıs 2015, s. 279

[2] Fatmagül Berktay, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis, 2012, s. 131

by Lal Hitay