KIRILMA NOKTASINDA ARENDT’İ ANIMSAMAK

Uzun süredir devam ettirilen kimlikler üzerinden yürütülen ötekileştirme ve kutuplaştırma politikalarının son zamanlarda yaşanılan şekilde bir kırılmayı ortaya çıkarması işten bile değildi. Kendini bir öteki üzerinden tanımlamak, bir öteki karşısında kendini tanımlamak için ihtiyaç duyulan kimliklerin –hangi kimlik olursa olsun-, belirli ezberlerle beslenmesinin ve yalnızca bu ezberlerin yankılanan sesi olmanın bir şekilde sözsüz olmanın bizi totaliter bir cehenneme hapsettiği gün gibi açık. Ait olma isteği ve şiddet karşısında tutunabilme isteği ile düşünmek ve analiz etmekten uzak kalır, kendimiz için öğrenip, düşünüp, konum alamazsak genel geçer söylemler dâhilinde sürükleneceğiz. Bu durumda sanıyorum ki sonunda kendimizi de şiddetin en esaslısını gösteren bir kitlenin içinde bulma tehlikesi ile karşı karşıyayız. Bu sebeple kendimiz için düşünüp analiz etmek, kendi otantik sesimizi bulup kendi sözü olan bir birey yani gerçek anlamıyla bir yurttaş olarak konum almamız gerekli. Gerçek yurttaş derken atıf yaptığım Hannah Arendt’in yurttaş kavramıdır. Arendt’e göre yurttaş yalnızca kendisine söyleneni yapan, kurallara uyan itaatkâr bir birey değil, kendisi için düşünen yargılayan kendisi için eyleyen ve bu eylemlerin sonuçlarının sorumluluğunu alabilen bir bireydir. Bireyselliğin kaybedilmesi bizi kamu olmaktan uzaklaştırarak, kitleleştirir, kitlenin parçası yapar ve bu da totalitarizmin önünü açar.

Fatmagül Berktay’ın Politikanın Çağrısı isimli kitabında yer alan “Sahiplenici Bireyden, Düşünen Yurttaşa[1] başlıklı metninde eğitimin araçsallaştırılıp metalaşmasının, eğitimin bilginin kendisi için, bilmek adına yapılmamasının Platon zamanından itibaren bir sorun olarak tespit edildiğini altını çizer. Yalnız meslek sahibi olma adına yapılan ezbere dayalı bir eğitimin kişiyi sorgulama alışkanlığından koparması şaşırtıcı olmadığı gibi, sorgulama alışkanlığının yitirilmiş olması kendi otantik sesini bulmayı da zorlaştırıp, aslında bir kitlenin parçasıyken, kendince otantik bir konum almış olma yanılsamasına da kapılmamızı kolaylaştırmaktadır. Metinde sahiplenici birey olmayan, gerçek anlamıyla birey tanımlanırken, bağımsız düşünebilmekten, kendini yargılayabilmekten ve kendi geleneklerine eleştirel bir yaklaşım sergileyebilmekten bahsedilmiştir. Bu noktada söylenenler ışığında son zamanlarda gözlemlediklerim doğrultusunda kaçımızın halen birey olabilme özelliğimizi koruyabildiği benim için çok büyük bir soru işareti teşkil etmekte. Doğru bir eylemsellik için doğru bir şekilde anlamaya ve anlamlandırmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anlamak; analiz edebilmeyi, olay ve olguları kendi süzgecimizden geçirebilmeyi barındırır. Kendiliğin burada biriciklik, tekilliğini koruma anlamında kullanıldığını söylemem aşırıya kaçan bir yorum olmaz. Yine Arendt’e[2] dönersek Arendt kişilerin kendilerini en çok saldırı aldıkları kimlikleri ya da kimliklerinin hangi yanı aşağılanıyor ise o kısmı ile savunması gerekliliğinden dem vursa dahi bunun kemikleşmiş bir kimlik anlayışına dönüşmemesi için kendine de eleştirel bir bakışa sahip olmanın mağdur söylemine savrulmamak için gerekli olduğunu da belirtmiştir. Çünkü mağduriyet üzerinden yapılan ve bu söyleme sıkışan pratiklerin zalimliğe dönüşme tehlikesi çok yüksektir. Arendt, Eichmann ile ilgili görüşlerini belirtirken Eichmann’ı olduğu kişi yapan şeyin ne onun “cani bir canavar” olmasında ne de “hastalıklı bir Yahudi düşmanı” olmasında kaynaklandığını, Eichmann’ı Eichmann yapan şeyin düşünme yoksunluğu olduğunu belirtir. Sırdan kötülüğün sebebi bu düşünce yoksunluğudur. Düşünce yoksunluğu bizim doğruyu yanlıştan ayıramamamıza sebebiyet vererek, anlamamızın anlamlandırmamızın önünde büyük bir engel teşkil eder. Arendt’e göre insan olmanın en önemli özellikleri düşünmek ve anlamaktır. Düşünmek ve anlamak bizi ezberlerden koruyarak totaliter bir rejime bayraktarlık etmemize engel olacaktır. Kendi adına düşünüp anlama yetisini yitiren birey biricikliğini de yitirmiş olacaktır. Biricikliğini yitirmiş birey, çoğulluğu esaslı düşmanı olarak gören totaliter rejimler için biçilmiş kaftandır. O sebeple ait olmanın verdiği güvenli huzur adına “biz” olmaya çalışırken, biricikliğimizi yitirmemek için karşımızdakini suçladığımız kadar kendimizi de eleştirebilmemiz, kendi adımıza düşünüp anlamlandırıp, kendi ezberlerimizi, aidiyetlerimizi ve kimliklerimizi de sorgulayabilmemiz elzemdir. Otantik düşünmek, otantik dinlemeyi de beraberinde taşır bu şekilde doğru anlayarak doğru eylemde bulunabiliriz. Ancak bu şekilde gerçek anlamıyla bir yurttaş olabilir, ancak bu şekilde çoğulluğunu yitirmiş, katılaşmış bir yaşantıya mahkûm olmaktan kurtulabiliriz.

[1] Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, Sahiplenici Bireyden Düşünen Yurttaşa, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012, s. 105.

[2] Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Küdüs’te, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012, s. 77.

 

Advertisements

Tagged: , ,

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: