Monthly Archives: March 2016

ÇEVRİMDIŞI İSTANBUL-Animal Triste

Çevrimdışı İstanbul Mart-Nisan 2016’da yayımlanan yazım.(s. 66-71)

“Omne animal triste post coitum”[1]

 

Monika Maron’un Animal Triste isimli romanın arka kapağında geçen bu deyiş bize romanın adını, belki daha fazlasını da fısıldamakta… Roman, Doğu Alman anlatıcı tarafından yaşandığı iddia edilen geç bir gençlik aşkının, Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra karşılaştığı Batı Alman adını tam olarak anımsayamadığı anımsayamadığı ama Franz olarak adlandırmayı uygun gördüğü sevgilisinin, duvarı öncesi ve sonrası Almanya’nın, duvarın fiziksel olarak yarattığı ayrıklaşmanın, ideolojik farklılığın kişiliklere sirayet etmesinin, hatırlamanın, unutmanın, unutmak istemenin, hatırlamak istememenin, gerçeklik ve hayalin, bilinçli olma ve olmama halinin etobur bitkiler arasındaki bir araya gelerek kopmasının, Brachiosaurus[2] etrafında başarılı bir bilinç akışı tekniği ile örülerek aktarılmasından ibaret. Brachisaourus’un heybetli, yıllanmış iskeleti romanın axis mundi’si olarak konumlanmıştır.

Anlatıcı aslında anımsamalara dayanan anlatısına çok güvenmemiz gerektiğini bize, romanın daha ilk cümlesinde yaşından bahsederken ki ikircikli tutumuyla hissettirmekte. Bu sebeple bütün anlatı boyunca anlatının, ne kadarının anlatıcının yaşanmış gerçekliğine, ne kadarını hayallerine dâhil olduğunu kesin olarak anlamamız mümkün olmuyor.

Algı, hatırlama, unutma ve belleğin ağırlıkta olduğu bir romanı okurken ister istemez fenomenolojiyi bir hareket noktası olarak almak ve fenomenolojinin esaslı durakları olarak Henri Bergson ve Maurice Merleau-Ponty uğramamak da düşünülemez. Bilinçakışı tekniği ile yazılmış bir romanda insanın algısı, bedeni ve tenine ait tecrübeleri aktarılması sebebi ile yazının devamında Merleau-Ponty izleğinin daha ağırlıklı olacağını şu noktada belirtmem faydalı olabilir.

“”Hatırlamanın, unutmamakla hiçbir ilgili yoktur. Tanrı ve dünya Brachisaourus’u unuttu. Yüz elli milyon yıl boyunca yeryüzünün, hatta muhtemelin kosmosun belleğinden silindi, ta ki Profesör Janensch, Tendaguru’da onun birkaç kemiğini buluncaya kadar. Bundan sonra onu hatırlamaya başladık, yani onu yeniden icat ettik, küçük beynini, beslenmesini, alışkanlıklarını, onunla aynı çağda yaşayanları, türüne özgü uzun ömrünü ve ölümünü. Şimdi o yeniden var ve her çocuk onu tanıyor. “”[3]

Öyle anlar olur ki yaşanılan kimi şeyleri hatırlamak istemeyiz. Bazen de hatırlamak istediklerimizi hatırlamakta zorlanırız. Hatırlamak ve unutmak birbirinin tam tersi eylemler midir? Hatırlamak devam edebilmek, unutmak ise bir kesinti hali midir? Unutmak bir yoksunluk mudur?

Henri Bergson, “Madde ve Bellek” isimli eserinde, bedenimizin bir eylem aleti olduğunu ve beynimizin anıları ya da imgeleri depolamadığını söyler. Şöyle ki beyni, bir depolama alanı olarak düşündüğümüz aksi bir durumda, her şeyi unutmuş olan kişilerde bu unutuluşun beyindeki lezyonlarla birebir örtüşmesi gerekir. Oysa bu rahatsızlıktan muzdarip kişilerin beyinlerine bakıldığında, unutuşun beyindeki lezyonlarla birebir örtüşmediği gözlemlenmiştir. Buradan hareketle aslında anıların yok olmadığının, anıların mevcut durumla temas etmesini sağlayan hatırlamanın dirimselliğinin azalmasının söz konusu olduğunu belirtir. Bedenin tanıma eylemi, geçmişte olan hareketleri yeniden otomatik olarak tekrarlayarak ya da aktif olarak imge-anılarla söz konusudur. Bu noktada beyin algının nedeni ve sonucu değil bunları sürdürendir; bellekte beynin basit bir işlevi değildir.  Anlatıcının hatırlamanın unutma ile ilişkisi olmadığı cümlesin bu doğrultuda irdelersek, eğer ki unutmayı anıların ve imgelerin yok olması, hatırlamayı da beyinde depolanmış anı ve imgelerin kullanım hali olarak anlamlandırırsak Bergson düşüncesi ekseninde bu dediklerimiz doğrulanmayacaktır. Bergson’da unutmak, hatırlamak bu şekilde kendilerine yer bulmaz.

İnsanın algısı, bedeni ait tecrübelere rast gelinince, Merleau-Ponty’nin akla gelmesi olağandır.  Merleau-Ponty fenomenolojinin insanın bedenli bir varlık olmasının unutulduğunu söyleyerek, ona bedenin olduğunu hatırlatmak, göstermek ister. Felsefesinde, Heidegger’in Dasein kavramı ve Heidegger etkisi olsa da ondan farklı fenomenolojiyi beden üzerinden düşünür. Dasein “dünyada olma” kavramını “algılamak” olarak ele alır, beden kavramını algının açıklanmasının merkezine yerleştirir. İnsan şeylerin niteliğini öncelikle kendi için ifade ettikleri çerçevesinde kavrar. Beden üzerinden yaptığı tanımla, zaten insan bir bedeni olduğu ve bu dünyada olduğu için bu dünyaya açılabilir yine aynı beden sayesinde kendini kapayabildiğinden bir öznelliği olacaktır. Beden, kedini dünyaya fırlatan ona yönelendir. Kartezyen ontolojinin bilinci içine sıkışan ve bu sebeple başkalarının varlığına imkân tanımayan insanı, bedenli olduğu için dünyaya açılabildiği gibi başkalarına da açılabilecek, bedenlerarasılık söz konusu olabilecektir. Muğlaklık, belirsizlik, çakışmama ve mesafe gibi kavramlar da Merleau-Ponty düşüncesinde kendilerine yer bulmaktadır.

Merleau-Ponty kendi yaptığı bir deney ile bedenin hem nasıl dokunan hem de dokunulan olduğunu gösterir. Bir nesneye dokunan sol elime sağ elimle dokunduğumda, sağ elin diğer dokunulanlar gibi şeyler arasında bir dokunulur olacaktır. Bu şekilde beden kendini bir dokunulur olarak keşfeder. Dokunan elim dokunulur olduğu anda ve dokunduğum elime de dokunamadığım için bir çakışmazlık, bir fark söz konusu olacaktır. Dokunur olarak, dokunulur olmak öznenin ikiye birbirinin tersi ve yüzü olarak bölünmesidir. Bedenin hem gören hem görülür olması, hem dokunan hem dokunulan olması arasındaki bu ikiye bölünmüşlük ve gerginliği, düşünüm ile dünyanın bir arada olmasının gerginliği üzerinden felsefesini devam ettirir Merleau-Ponty.

Düşüncesinde nesne hem bir bulunuş hem bir bulunmayış içinde kendini gösterir, beden de aynı şekilde hem bir buradalığa sahip hem de keşfedilmez bir belirsizlikle – bütün algılarımı sınırında olması sebebi ile belirsiz- örtülüdür. Beden kişisel öncesi ufuklarının- doğumumu ve ölümümü algılayamam- gerçek öznesi olmadığı gibi duyumlarının da gerçek öznesi değildir. Ancak bu onun özgür olmadığı anlamına gelmez. Tam de bu sebeple ve bedeni olması sebebi ile insan bu dünyaya katılarak fark yaratabildiği için özgürdür.

Animal Triste’de anlatıcı, Franz diye adlandırdığı sevgilisi ile ilk olarak Brachisaourus’un altında denk gelir, tanışır;  

“” İnsan birden derisini acıtan suyun kaynar sıcaklıkta mı yoksa buz gibi soğuk mu olduğundan nasıl bir anda emin olamazsa, ben de o an başıma gelenin ne olduğunu birkaç saniye boyunca anlayamamıştım; bu yabancı yumuşak ses, iskeletle kurduğum diyalog yüzünden benimle alay mı ediyordu, yoksa bu ses benim sırrımı, Brachisaourus’un bir ton ağırlığındaki kalbinin atışını yüz elli milyon yılın ötesinden duyduğumu ve çürümüş etlerini canlandırabildiğimi bilen birisine mi aitti. “”[4]

Merleau-Ponty izleğinden onun kavramları ile devam ederek, onda algısal inanç dünyaya bakışlarımızı çevirmemizdir. Gördüğü karşısında insan hem inanır hem de kuşkulanır. Dünyanın da benim de var oluşum soru sormayla ilintilidir. Bu durumda düşüncenin kesin olarak gerçekliğinden bahsetmenin mümkün olup olmaması da bir sorun olarak karşımızda belirir.  Marleaue-Ponty’de muğlaklık her zaman devam edecektir ve ben ancak bu muğlaklık içinde dünyayı anlamlandırabilirim. Belki bir şekilde anlatıcının yapmaya çalıştığı gibi.

 “”Yine de, ne zaman Franz’la ve gözleriyle ilk karşılaşmamızı düşünsem, bu her şeye ve hiçbir şeye yönelmemiş olan, tamamen gri bakışları üzerimde hissediyorum hala. “”[5]

Anlatıcının Franz’ın bakışlarının anısını bu yoğunlukta hissedebiliyor olması bir anıya körü körüne tutunma hali veya Franz’ın orada onunla olmayışının ağırlığına dayanamamasını avutmaya çalışma çabası mı diye kendi kendime sorduğumda,  anlatıcının aslında hiçbir zaman Franz’ın olmayışı gibi bir yoksunluğu tam anlamıyla tecrübe etmediğini, onun belleğini harekete geçiren şeylerin de Franz ve Brachisaourus olduğunu düşündüm.

Bergson algı ile anıyı birbirinden yoğunluk farkı olan şeyler olarak değil, birbirinden farklı kavramlar olarak bize aksettirir. Algı yoğunlaşmış bir anı ise zayıflamış bir algının anı olması gerekir ki bu söz konusu değildir. Ancak anının etkide bulunarak güncelleşerek anı olmaktan çıkıp algı olmasını Bergson doğrular.

Anlatıcı, Franz’ı gördüğü anı ve onun gri gözlerini anımsar. Bir başkasını, aklımıza gelen maneviyatı, eyleme geçen vücudundan, sesinden, aksanından, onun hakkındaki betimleme ve tasvirlerden, söylemlerden tanımlamaya çalışsam da onu bir dakika görerek bildiğim kadar iyi bir şekilde anımsayamam Merleau-Ponty’ye göre. Merleau-Ponty için başkası bize dadana bir ruhtur tıpkı insanın dünyaya dadanan bir beden olması gibi.

            “”Kendimizi bir defacık olsun başkalarının bizi gördüğü ve bizim de onları gördüğümüz gibi görebilmek için kendimizle resimlerimiz arasındaki yabancılığı birkaç saniyeliğine aşabileceğimizi umuyoruz. Bunu başaramıyoruz. “”[6]

Anlatıcının bu isteğini zaman zaman pek çok farklı kişi de istemiştir diye düşünüyorum. En azından âşık olduğumuz, hoşlandığımız kişilerin bizi nasıl gördüğünü merak etmişizdir. Ama daha da ilginç olan anlatıcının resimlerin bunu vadettiğini ama asla bu duruma sebebiyet vermediğini ifade etmesidir. Bir bakıma da doğrudur bu iddia. Resim, belki anıları etkinleştirmeye yarar ama bir başkasının algısını bize tam olarak vermekten acizdir.

            Merleau-Ponty’ye göre insan kendi bedenini algılamaktan vazgeçemez. Oysaki ki nesneleri algılamaktan vazgeçebiliyoruz. İnsan nesnelerin etrafında gezebilir, farklı perspektiflerden ona bakabilirim. Ancak insan kendi bedenine bunu yapamaz ancak tek bir perspektiften kendine bakabilir. Bedenim benim için algılarımın sınırlarında olduğu için belirsiz olduğu kadar, algılamaktan vazgeçemediğim, belki de sınırlı bir bakış açısı ile tek bir yerden ona bakmak durumunda kaldığım için de bir belirsizlik halidir. Bedenimize tek bir yerden olan bakış açısının eksik hissettirmesinin ve bunun tamamlanma isteği midir anlatıcının başkasının kendisinin nasıl gördüğünü merak etmesine sebep olan? Yoksa bakış açılarının öznelliğinin ve asla bir başkasının tam olarak nasıl dünyayı algıladığını bilemeyecek olmamamızın çaresizliğinin bir dışavurumu mudur bu istek? Görende bir görünendir Merleau-Ponty’de ama asıl sorun görmeyi görmektir ve bu ne yazık ki onun düşüncesine göre mümkün değildir.

            “”Bir gençlik aşkı, basitçe insanın gençliğinde yaşadığı bir aşktan ibaret değildir. O kıyaslanamaz olandır, çünkü ona rastlayan, henüz aşkını ölçebileceği bir şey yaşamamıştır. Gençlik aşkı sadece kendisi uğruna vardır. Henüz bir hayal kırıklığını aşması, daha önceki bir mutluluktan daha iyi olmazı, bir şeyin yanlışlığını göstermesi, bir şeyi düzeltmesi, bir şeyi ikame etmesi gerekmez. “”[7]

            Anlatıcı için Franz geç gelmiş bir gençlik aşkıdır. Sanırım bunu yaşadığı yoğunluğu kıyaslayacak başkaca bir deneyiminin olmaması sebebi ile söyler. Peki, gerçek aşk diye bir şey var mıdır? Üzerine konuşulmaktan hiç bıkılmayan hemen hemen herkesin bir şekilde fikir yürüttüğü, yıllanmış bir soru bu. Merleau-Ponty göre gerçek aşk ve yanlış aşk diye bir ayrım vardır. Nasıl ki insanın dışında, dış dünyada yanılsaması mümkünse kendi içinde de yanılsamaları olabilir.  Merleau-Ponty dış dünyaya ilişkin yanılmamıza ilişkin ünlü Malebranche göz yanılgısından bahseder. Ay doğarken tepeye vardığı zamana göre insana daha büyük görünür. Aslında ay hep aynı büyüklüktedir ve karton bir borudan bakıldığında bu yanılsama ortadan kalkar. Aynı şekilde Descartes’ten da farklı olarak Merleau-Ponty’de kişi hislerinde de yanılabilir der. Yanlış aşk diye bahsedilen âşık olduğum kişiye her ne kadar âşık olduğum süre içinde bağlı olsam da bu yanılsamanın ortaya çıkmasından sonra aşk dediğim şeyin o kişinin bana bir başkasını anımsatan özellikleri ya da belirli başlı bazı özellikleri olduğunu anlarım. Gerçek aşk benim bütün kaynaklarımı harekete geçirir, yanlış aşkta ise böyle bir durum yoktur. Gerçek aşk ben ve âşık olduğum kişi değiştiğinde sona erer, yanlış aşk ise ben kendime geri döndüğümde.

            Anlatıcının aşkı bu söylemler dâhilinde gerçek aşk mıdır? Belki bunu da yalnız ve yalnızca bilebilecek ve ayırt edebilecek olan anlatıcıdır. Ayrıca böyle güzel bir anlatının yanlış bir aşka dayanarak yapıldığını söylemeye de gönlüm el vermiyor.

            “”Nihayetinde ben de kimi zaman, Berlin’deki duvarın sadece Franz’la ben o sabah Brachisaourus’un altında buluşabilelim diye yıkıldığına inanıyorum. “” [8]

            Bir dinozor iskeletinin benim için önemi ve bir başkası için önemi bir olabilir mi? Berlin Duvarı’nın yıkışının bir Doğu Alman vatandaşı, Batı Alman vatandaşı ve benim belleğimde, algımda ve bilincimde önemi aynı olabilir mi?

            Merleau-Ponty bedenimizin, bu dünyaya tam anlamıyla çakılı olduğumuz için şeylerin hakikatine varabileceğimizi bizim bir vücut ve ruh değil, vücut ile ruh olduğumuzu ifade eder.  Nesneler bizim dünyamızda düşünüp taşınacağımız tarafsız nesneler değildir onun düşüncesinde. Nesneler bizde bir tutumu anımsatır, tutumu gösterir, olumlu ya da olumsuz tepkiler uyandırır. Bir insanın etrafını donattığı nesnelerden, dolaştığı yerlerden, sevdiği renklerden o insanın kişiliği, dünyaya karşı tutumu okunabilir. Nesneler ile aramızda bir tahakküm ilişkisi bulunmaz bir içli dışlılık hali söz konusudur. Anlatıdaki Brachisaourus ve Berlin Duvarı izlekleri bize anlatıcının duruşu ve kişiliği hakkında ayrıca anlatı hakkında da bilgi verir. Brachisaourus ve Berlin Duvarı’nın bize ifade ettikleri ile anlatıcıya ifade ettikleri örtüşmesi pek de mümkün değildir.

“” Sadece Franz’ın parmağının tersiyle yanağımı okşadığı anı çok iyi hatırlıyorum. Ihlamur ağacının yapraklarının arasında Franz’ın yüzüne güneş lekeleri düşüyor ve gözlerinin turnabalığı mavisini bozuyor. “”[9]

Merleau-Ponty’ye göre algılayan ben değilim, algıladığım şeyler bende algılanıyor. Bu sebeple algılama hep bir kişiselleştirme tohumu taşıyor. Franz’ın anlatıcıya dokunma anısı çok canlı ise de bu bir şekilde hüzün de taşımakta. Anlatıcının sahneyi güneşin engeller arasından sevilenin yüzüne düşüşü ve sevilen kişisinin göz renginin bozulması izleğinde biz bu üzüntüyü hissediyoruz.

Moniko Maron’un etkiliyici kitabı, algı ve belleğe ilişkin anımsattıkları çerçevesinde incelemesinin kapanışını belki kendi sözlerimle yapmalıyım, ancak bellekten bahsedilip Borges’e selam durmamak olmazdı diye düşünüyorum. Kendisi ile yapılan bir söyleşi esnasında babasının belleğe ilişkin ona aktardığı ve acı olduğunu belirttiği düşünceyi tekrarlamış. Melankoli kokan bir ifade şekli bence, belki bunun sebebi Borges’in görüntüsünün, yazdıklarından bağımsız bir şekilde bana çoğu kez melankolik geliyor olmasından kaynaklanıyor olabilir:

“” ‘Çünkü bence bellek’ diye devam etti … ‘bence şu anda bir şey hatırladığımda, örneğin bu sabahı düşündüğüm zaman, bu sabah gördüklerimin bir imgesini düşünüyorum. Ama eğer bu gece, bu sabahı düşünürsem, aslında ilk imge değil, belleğimde kalmış bir imge gelir aklıma. Yani ne zaman bir şeyi hatırlasam, aslında onu değil, o son hatırladığım anı, onunla ilgili son hatıralarımı düşünüyorum. Yani aslında hiç hatıram yok. Gençliğime, çocukluğuma ait hiç hatıram yok. “”[10]

Kaynakça:

  • Maron, Monika. Animal Triste. İstanbul: Alef Yayınevi, 2010.
  • Bergson, Henri. Madde ve Bellek. Ankara: Dost Kitapevi Yayınları, 2015.
  • Direk, Zeynep ve diğerleri. Dünyanın Teni Merleau-Ponty Felsefesi Üzerine İncelemeler. İstanbul: Metis Yayınları, 2003.
  • Merleau-Ponty, Maurice. Algılana Dünya – Sohbetler. İstanbul: Metis Yayınları, 2014.
  • Burgin, Richard. Borges ile Söyleşi. İstanbul: Mitos Yayınları, 1994.

*Çevrimdışı İstanbul, Mart-Nisan 2016, 1. Sayısından yayımlanmıştır. S.66-71.

[1] Her hayvan cinsel birleşme sonrası hüzünlüdür.

[2] Anlatıcı, doğa bilimleri müzesinde çalışıyor ve Brachiosaurus o zamanlarda benzer müzelerde bulunan en büyük dinozor iskeleti olarak aktarılmıştır.

[3] Maron, Monika; Animal Triste, Alef Yayınevi, İstanbul, Nisan 2010, s. 12.

[4] Maron, Monika; Animal Triste, Alef Yayınevi, İstanbul, Nisan 2010, s. 16.

[5] Maron, Monika; Animal Triste, Alef Yayınevi, İstanbul, Nisan 2010, s. 16.

[6] Maron, Monika; Animal Triste, Alef Yayınevi, İstanbul, Nisan 2010, s. 35.

[7] Maron, Monika; Animal Triste, Alef Yayınevi, İstanbul, Nisan 2010, s. 58.

[8] Maron, Monika; Animal Triste, Alef Yayınevi, İstanbul, Nisan 2010, s. 63.

[9] Maron, Monika; Animal Triste, Alef Yayınevi, İstanbul, Nisan 2010, s. 138.

[10] Burgin, Richard; Jorge Luis Borges İle Söyleşiler, Mitos Yayınları, Nisan 1994, İstanbul, s. 25.

Advertisements

“A Short Film About Killing” ve Şiddet Üzerine Düşündürdükleri

Krzysztof Kieslowski’nin “A Short Film About Killing” adlı eseri, sinema sanatı açısından bambaşka bir yazıya konu olabilir ancak ben filmin geçtiği dönem ve şiddete yönelmiş olması bakımından bu eseri ele almak istedim. Şiddete dendiğinde Hannah Arendt’in “Şiddet Üzerine” isimli eserinin akla gelmemesi mümkün değil. Aslında bu iki eser birlikte okumak Kieslowski ve Arendt’in eserlerini ürettikleri yıllar düşünüldüğünde de mantıklı. Zira iki eser de Soğuk Savaş esnasında üretilmiştir. Her ne kadar Arendt’in eseri 1970’te Kieslowski’ninki 1980 sonlarında olsa da. Kieslowski, Polonyalı bir yönetmen. 2. Dünya Savaşı esnasında doğmuş. Polonya Soğuk Savaş sırasında Varşova Paktını imzalamış Doğu Bloku ülkelerinden.

Kieslowski’nin “A Short Film About Killing” adlı eseri, on emirden yola çıkarak televizyon için çekmiş olduğu dekolog serisindeki filmlerden uzatarak çektiği iki filmden birisi. Film üç ana karakter üzerinden ilerliyor. Bu üç karakter Jacek Lazar (20’li yaşlarında genç bir çocuk), Piotr Balicki (genç bir avukat), Waldemar Rekowski’dir (taksici). Filmde kabaca Jacek Lazar adlı gencin Waldemar Rekowski’yi öldürmesi, Piort Balicki’nin onun davasını üstlenip kaybetmesi ve Jacek’in idam edilmesini izliyoruz. Film halen neden izlenmeye müsait bir film? Çünkü cevaplar vermek için değil soru sorulması, bazı şeylerin sorgulanması sağlıyor. Her ne kadar izlemek insanın sinirlerini germekteyse de izlemekte fayda olduğunu düşünüyorum. Andrey Tarkowsky sinema ve edebiyatı karşılaştırırken, edebiyatın okurun estetik algısının uyarlanmasına ihtiyaç duyduğunu ancak sinemanın seyircinin deneyimleri ile oynamaya müsait olmadığını bu sebeple yönetmenin kendi deneyimleri ile ilgili dürüst olması gerektiğini ve bunun zor olması sebebi ile bu sanatın çok az kişice yapılabildiğini ifade etmiştir.[1] Bu noktada cevapları vermeyerek bize ahlak, otorite, iktidar, şiddet, idama ilişkin sorular bırakan Kieslowski’nin kendi deneyimleri ve sorunsalına ilişkin dürüst davrandığını düşünüyorum.

Arendt’e ilişkin “İnci Avcısı” şeklinde bir yakıştırma bulunmakta. Buna hak vermemek elde değil. Kendisi tüm karmaşanın ortasına dalıp, katmanları kaldırıp kelimeleri tek tek ayıklayarak, aynı olduğuna düşündüğümüz farklılıkları ve zıtlıkları anlamlandırma ve gösterme konusunda son derece başarılı. Bunları göstermekle kalmayıp somutlayabilmesi de ayrı bir yetkinliği.

Arendt’in, “Şiddet Üzerine” adlı eseri üç bölüm halinde yazılmış bir eser. Kısa olmasına rağmen oldukça yoğun bir yazın olduğunun altını çizmek lazım. Kısa olmasının tek kazandırdığı avantaj, dönerek tekrar okuma yapmaktan caymayı engellemesi. Kitabında farklı farklı siyasi düşünürlere gönderme yaparak şiddet, iktidar, otorite, güç gibi kavramlara dair düşüncelerini ve yüzyüze olunan tehlikerli dile getiriyor.

Keislowski’nin filmini geçtiği zaman ve yer düşünüldüğünde aslında bir çözülüşten bahsetmek çok da abes olmaz. Soğuk Savaş’ın sona ermeye yaklaştığı ve Doğu Blok’unun çözülmeye başladığı zamanlar. Arendt’e göre iktidarsız rejimler çok uzun süre iktidarda kalabilirler. Ya iktidarlarının sınanıp ne kadar zayıf olduklarını gösterecekleri bir durumla karşı karşıya kalmadıkları için ya da savaş ya da bozgun olmadığı için çünkü Arendt için çözülme sıklıkla çatışma durumunun sonunda ortaya çıkar. Soğuk Savaş’a bir çatışma durumu olarak adlandırmak(sıcak bir çatışma olmasa da) çok yersiz olmayacaktır.

Yine aynı eserinde Arendt Yeni Solun Marxist retoriğinin Marx’tan çok farklı olarak şiddeti yüceltmesini de irdeler. Solun bu şiddete kaymasını Mao’nun “İktidar namlunun ucundadır.” sözleri ile de bize gösterir. Doğu Avrupa ülkelerinin tek partili bürokrasilerine de değinen Arendt, o dönem için popüler olan katılımcı demokrasi unsurunun bu ülkeler için yalnız bir slogan olduğunu ifade eder. Şiddet ve iktidar Arendt için birbirinin karşısında yer alır. İktidarsızlık şiddete sebep olur ve iktidarın olmadığı yerde şiddet ile bu durum ikame edilmeye çalışılır. Ona göre problem bürokrasiler tiranlığı dediği iktidarsız iktidarlardır. Bu durum şiddete sebep olmaktadır. İktidar çünkü insanın uyumlu olarak eyleyebilmesidir. Şiddet ise güç, iktidar, otoriteden farklı olarak araçlara ihtiyaç duyar. İktidar araçsal değildir, meşrulaştırmaya ihtiyaç duyarken şiddet haklılaştırılmaya ihtiyaç duyar. Şiddet meşrulaşamaz çünkü. Her ne kadar şiddet ve iktidar birbirine karşı olsalar da bir arada ortaya çıkarlar. Şiddet “Evet, sonuca götürür.” diyor Arendt ama bu iktidar kurmaya yaramaz. İktidarın şiddet ile eşitlenmesinin sebebinin, hükümet kavramının insanın insan üzerindeki şiddet araçlarına dayalı iktidar kurulması yanılsamasından doğduğunu ifade eder.[2]

Kieslowski’nin filminin Soğuk Savaş sonrası Doğu Avrupa ülkesi olan Polonya’da geçmesi ve bu dönem için şiddeti sorunsallaştırması bu sebeple tamamen tesadüfi olmayabilir. Kaldı ki film aslında bu bürokrasi tiranlığına da oklarını çevirmiyor değil. İdam sahnesinde otorite figürlerinin toplaşması ve idamın adeta bir kurban töreni şeklinde çekilmiş olması da bunu göstermektedir. Arendt’e göre otorite en kaypak kavramlardan biridir. Otorite, iknaya ihtiyaç duymadan dediğin yapılmasını ister bu sebeple saygıya ihtiyaç duyar. Bu noktada otoriteye karşı yapılacak en iyi şey kahkaha atmaktadır diye de ekler. Kieslowski’nin filmde otoriterliği Piotr Balicki üzerinden sorguladığını düşünüyorum. Bu sebeple mahkeme sahnesi koymamış olma olasılığı yüksek, o zaman karakter avukat olduğu için iknayı kullanması gerekecekti. Aslında otorite olarak görünen makam ve kişilerin yetersizliği ve ne yaptığını tam olarak onların da bilemiyor olabileceği gerçeğini mi bize düşündürtmeye çalıştı diye düşünmeden edemedim. Film boyunca Piotr Balicki, kendinden mütereddit bir halde bir o yana bir bu yana salındı. İş işten geçtikten sonra gösterdiği kararlılık ise bence daha da acınasıydı.

Ama aslında filmin benim için en can alıcı yeri idamdan önce Jacek Lazar’ın, Piotr Balicki’ye söylediği “Herkes bana karşı.” repliğiydi. Keza Arendt iktidarın en uçtaki hali Bir’e karşı Herkes, şiddetin en uçtaki hali Herkes’e karşı Bir’dir demektedir. Bu noktada iktidarın mı, şiddetin mi aşırı uçlarında gezindiğimizi idam söz konusuyken bir düşünmek gerekir. İdam belki de devletlerin iktidarsızlıklarının bir dışavurumudur. İdam belki toplumsal sözleşmeciliğe bulaşmadan buradan da tartışılabilir.

Kaynakça

  1. Hannah Arendt-Şiddet Üzerine-İletişim Yayınları
  2. Kieslowski-Short Film About Killing

[1] http://www.edebiyathaber.net/tarkovskinin-edebiyat-ve-sinema-kiyaslamasi/

[2] Bu noktada Cemal Bali Akal’ın tecavüzü ataerkinin de kabul etmeyeceğinin onun idealize ettiği erkeğin “İyi aile babası” modeli olduğunu ifade edişi aklıma gelmedi değil. Şiddet iktidarın olmadığı bir noktada söz konusu oluyorsa tecavüz bir iktidarsız olma halinin dışa vurumu olacağından tabi ki iktidarının sorgulanmasını istemeyen herhangi bir model şiddeti olumsallamayacaktır.