“A Short Film About Killing” ve Şiddet Üzerine Düşündürdükleri

Krzysztof Kieslowski’nin “A Short Film About Killing” adlı eseri, sinema sanatı açısından bambaşka bir yazıya konu olabilir ancak ben filmin geçtiği dönem ve şiddete yönelmiş olması bakımından bu eseri ele almak istedim. Şiddete dendiğinde Hannah Arendt’in “Şiddet Üzerine” isimli eserinin akla gelmemesi mümkün değil. Aslında bu iki eser birlikte okumak Kieslowski ve Arendt’in eserlerini ürettikleri yıllar düşünüldüğünde de mantıklı. Zira iki eser de Soğuk Savaş esnasında üretilmiştir. Her ne kadar Arendt’in eseri 1970’te Kieslowski’ninki 1980 sonlarında olsa da. Kieslowski, Polonyalı bir yönetmen. 2. Dünya Savaşı esnasında doğmuş. Polonya Soğuk Savaş sırasında Varşova Paktını imzalamış Doğu Bloku ülkelerinden.

Kieslowski’nin “A Short Film About Killing” adlı eseri, on emirden yola çıkarak televizyon için çekmiş olduğu dekolog serisindeki filmlerden uzatarak çektiği iki filmden birisi. Film üç ana karakter üzerinden ilerliyor. Bu üç karakter Jacek Lazar (20’li yaşlarında genç bir çocuk), Piotr Balicki (genç bir avukat), Waldemar Rekowski’dir (taksici). Filmde kabaca Jacek Lazar adlı gencin Waldemar Rekowski’yi öldürmesi, Piort Balicki’nin onun davasını üstlenip kaybetmesi ve Jacek’in idam edilmesini izliyoruz. Film halen neden izlenmeye müsait bir film? Çünkü cevaplar vermek için değil soru sorulması, bazı şeylerin sorgulanması sağlıyor. Her ne kadar izlemek insanın sinirlerini germekteyse de izlemekte fayda olduğunu düşünüyorum. Andrey Tarkowsky sinema ve edebiyatı karşılaştırırken, edebiyatın okurun estetik algısının uyarlanmasına ihtiyaç duyduğunu ancak sinemanın seyircinin deneyimleri ile oynamaya müsait olmadığını bu sebeple yönetmenin kendi deneyimleri ile ilgili dürüst olması gerektiğini ve bunun zor olması sebebi ile bu sanatın çok az kişice yapılabildiğini ifade etmiştir.[1] Bu noktada cevapları vermeyerek bize ahlak, otorite, iktidar, şiddet, idama ilişkin sorular bırakan Kieslowski’nin kendi deneyimleri ve sorunsalına ilişkin dürüst davrandığını düşünüyorum.

Arendt’e ilişkin “İnci Avcısı” şeklinde bir yakıştırma bulunmakta. Buna hak vermemek elde değil. Kendisi tüm karmaşanın ortasına dalıp, katmanları kaldırıp kelimeleri tek tek ayıklayarak, aynı olduğuna düşündüğümüz farklılıkları ve zıtlıkları anlamlandırma ve gösterme konusunda son derece başarılı. Bunları göstermekle kalmayıp somutlayabilmesi de ayrı bir yetkinliği.

Arendt’in, “Şiddet Üzerine” adlı eseri üç bölüm halinde yazılmış bir eser. Kısa olmasına rağmen oldukça yoğun bir yazın olduğunun altını çizmek lazım. Kısa olmasının tek kazandırdığı avantaj, dönerek tekrar okuma yapmaktan caymayı engellemesi. Kitabında farklı farklı siyasi düşünürlere gönderme yaparak şiddet, iktidar, otorite, güç gibi kavramlara dair düşüncelerini ve yüzyüze olunan tehlikerli dile getiriyor.

Keislowski’nin filmini geçtiği zaman ve yer düşünüldüğünde aslında bir çözülüşten bahsetmek çok da abes olmaz. Soğuk Savaş’ın sona ermeye yaklaştığı ve Doğu Blok’unun çözülmeye başladığı zamanlar. Arendt’e göre iktidarsız rejimler çok uzun süre iktidarda kalabilirler. Ya iktidarlarının sınanıp ne kadar zayıf olduklarını gösterecekleri bir durumla karşı karşıya kalmadıkları için ya da savaş ya da bozgun olmadığı için çünkü Arendt için çözülme sıklıkla çatışma durumunun sonunda ortaya çıkar. Soğuk Savaş’a bir çatışma durumu olarak adlandırmak(sıcak bir çatışma olmasa da) çok yersiz olmayacaktır.

Yine aynı eserinde Arendt Yeni Solun Marxist retoriğinin Marx’tan çok farklı olarak şiddeti yüceltmesini de irdeler. Solun bu şiddete kaymasını Mao’nun “İktidar namlunun ucundadır.” sözleri ile de bize gösterir. Doğu Avrupa ülkelerinin tek partili bürokrasilerine de değinen Arendt, o dönem için popüler olan katılımcı demokrasi unsurunun bu ülkeler için yalnız bir slogan olduğunu ifade eder. Şiddet ve iktidar Arendt için birbirinin karşısında yer alır. İktidarsızlık şiddete sebep olur ve iktidarın olmadığı yerde şiddet ile bu durum ikame edilmeye çalışılır. Ona göre problem bürokrasiler tiranlığı dediği iktidarsız iktidarlardır. Bu durum şiddete sebep olmaktadır. İktidar çünkü insanın uyumlu olarak eyleyebilmesidir. Şiddet ise güç, iktidar, otoriteden farklı olarak araçlara ihtiyaç duyar. İktidar araçsal değildir, meşrulaştırmaya ihtiyaç duyarken şiddet haklılaştırılmaya ihtiyaç duyar. Şiddet meşrulaşamaz çünkü. Her ne kadar şiddet ve iktidar birbirine karşı olsalar da bir arada ortaya çıkarlar. Şiddet “Evet, sonuca götürür.” diyor Arendt ama bu iktidar kurmaya yaramaz. İktidarın şiddet ile eşitlenmesinin sebebinin, hükümet kavramının insanın insan üzerindeki şiddet araçlarına dayalı iktidar kurulması yanılsamasından doğduğunu ifade eder.[2]

Kieslowski’nin filminin Soğuk Savaş sonrası Doğu Avrupa ülkesi olan Polonya’da geçmesi ve bu dönem için şiddeti sorunsallaştırması bu sebeple tamamen tesadüfi olmayabilir. Kaldı ki film aslında bu bürokrasi tiranlığına da oklarını çevirmiyor değil. İdam sahnesinde otorite figürlerinin toplaşması ve idamın adeta bir kurban töreni şeklinde çekilmiş olması da bunu göstermektedir. Arendt’e göre otorite en kaypak kavramlardan biridir. Otorite, iknaya ihtiyaç duymadan dediğin yapılmasını ister bu sebeple saygıya ihtiyaç duyar. Bu noktada otoriteye karşı yapılacak en iyi şey kahkaha atmaktadır diye de ekler. Kieslowski’nin filmde otoriterliği Piotr Balicki üzerinden sorguladığını düşünüyorum. Bu sebeple mahkeme sahnesi koymamış olma olasılığı yüksek, o zaman karakter avukat olduğu için iknayı kullanması gerekecekti. Aslında otorite olarak görünen makam ve kişilerin yetersizliği ve ne yaptığını tam olarak onların da bilemiyor olabileceği gerçeğini mi bize düşündürtmeye çalıştı diye düşünmeden edemedim. Film boyunca Piotr Balicki, kendinden mütereddit bir halde bir o yana bir bu yana salındı. İş işten geçtikten sonra gösterdiği kararlılık ise bence daha da acınasıydı.

Ama aslında filmin benim için en can alıcı yeri idamdan önce Jacek Lazar’ın, Piotr Balicki’ye söylediği “Herkes bana karşı.” repliğiydi. Keza Arendt iktidarın en uçtaki hali Bir’e karşı Herkes, şiddetin en uçtaki hali Herkes’e karşı Bir’dir demektedir. Bu noktada iktidarın mı, şiddetin mi aşırı uçlarında gezindiğimizi idam söz konusuyken bir düşünmek gerekir. İdam belki de devletlerin iktidarsızlıklarının bir dışavurumudur. İdam belki toplumsal sözleşmeciliğe bulaşmadan buradan da tartışılabilir.

Kaynakça

  1. Hannah Arendt-Şiddet Üzerine-İletişim Yayınları
  2. Kieslowski-Short Film About Killing

[1] http://www.edebiyathaber.net/tarkovskinin-edebiyat-ve-sinema-kiyaslamasi/

[2] Bu noktada Cemal Bali Akal’ın tecavüzü ataerkinin de kabul etmeyeceğinin onun idealize ettiği erkeğin “İyi aile babası” modeli olduğunu ifade edişi aklıma gelmedi değil. Şiddet iktidarın olmadığı bir noktada söz konusu oluyorsa tecavüz bir iktidarsız olma halinin dışa vurumu olacağından tabi ki iktidarının sorgulanmasını istemeyen herhangi bir model şiddeti olumsallamayacaktır.

Advertisements

Tagged: , , , , ,

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: