Monthly Archives: May 2016

All Violence and No Thinking Make Jack a Dull Man

2016-05-29 21.03.45

Advertisements

THOMAS BERNHARD’IN ESKİ USTALAR’I, TINTORETTO’NUN BEYAZ SAKALLI ADAM’I ve DEVLET İNSANI-Artcivic

…Yazının devamında Latimer’in kurduğu bağlantılardan bahsederek, bunun haricinde Reger’ın “Devlet İnsanı” olarak parodileştirdiği insanlık durumunu, Althusser’in İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları eseri ile değerlendirmeye çalışıp, bunu takiben kurguda Bernhard’ın vurguladığı kitsch kavramına değineceğim. Son olarak çok kısa bir şekilde Spinoza ve Nietzsche’nin bilgeliğe yaklaşımlarını bahsedip, samimiyet/münzevilik/ritüel gerginliği ekseninde Eski Ustalar kitabının protagonisti Reger’ın konumunu sorgulayacağım…

Devamı Artcivic’de.

Çevrimdışı İstanbul 2. Sayı-Öykü “Neden”

Çevrinmdışı İstanbul Mayıs-Haziran 2016 sayısında yayımlanan öyküm. (s. 94-96)

ÖMER ile MEHMET:

Üniversitenin ilk yılı, bahar ayında yapılan sınıf gezisinin dönüşünde, istasyona ilerlerken herkesin arkasından ikisi yan yana ilerlerken mi başlamıştı her şey? Elini tutmak ilk o zaman mı istemişti? Güneşin, tüm görkemiyle portakala çalarak batışının verdiği sıcaklık mıydı hissettiği? Ya da kütüphanede final sınavlarına toplu olarak çalıştıkları günlerde mi başlamıştı? Çay-sigara molaları, ikisi baş başa kaldığında uzadıkça uzardı. Havaya bıraktıkları hararetli konuşmaların tezahürü bir buhar kütlesi mi, yoksa içtikleri sigaranın dumanı mıydı? Ömer’in kalın siyah kaşları ile çerçevelenen parlak ela gözleri. Mehmet, onun yüzünü ezbere biliyor ama “tarif et” deseler, edemez. Ömer’e baktığında bir bütünlüğe hâkim olamadı hiçbir zaman. Bulutumsu bir yoğunluğu oluyor havanın Ömer’leyken, tebessüm ettiren. Sıcaklık yayılıyor tüm vücuduna bakma dokuma isteğini taşırken bunları aşan, yakınında olmanın da yeterli gelmesi denir buna belki, kim bilir? Nerede fark etmişti ilk onu? Elleri kolları kitap dolu derse yetişmeye çalışırken ardında gelip, omzuna dokunup, bütün dişlerini göstererek ona gülümseyerek ona selam verdiğinde mi? Eve dönmek hiç istemiyor Mehmet ama dönecek. Halaları ziyarete gelecek çünkü, bütün aile birlikte toplanacak. Nefis kol börekleri eşliğinde her şey ve hiçbir şeyden konuşulacak.

ÖZGEÇMİŞ:

Mehmet, altı kardeşin en küçüğü. Ana babası dini bütün insanlar. En büyük ağabeyleri Hamit. Ailelerin en büyük çocuklarından beklenecek olgunlukta. Elektronik eşya sattığı küçük bir dükkânı var mahallede. Ana babasının uygun gördüğü, mahallenin mazbut kızlarında Sevgi ile evli. Üç çocuğu var Hamit’in. En büyük ablası Ayşe. On sekizinden gün almadan babası onu döve döve uygun gördüğü damat ile evlendirdi. En güzel kol böreklerini o açar. Herkes yalamadan yutar, iltifatlar yağdırır ama Ayşe ne bir memnuniyet ne de bir tebessüm eder. Hiç gülmez Ayşe. Bir kızı, bir oğlu var, üçüncü çocuğu da yolda. Havva ortanca ablası Mehmet’in. Kaderi ailenin bütün kadınları ile benzer. On sekizinden gün almadan halasının oğluyla evlendirdiler Havva’yı. O, Ayşe’den daha şanslı dayak yemedi babasında evlenmesi için. Ayşe bunu hep biraz içerledi. Havva’yı istemeye gelecekleri gün, Havva her gün yaptığı gibi evi temizliyordu. “Onlar için değil, kendi istediğim için yapıyorum.” dedi hafif isyankâr ama babalarının tehditkâr hali zayıf isyanını hemen sindiriverdi. Mehmet en çok Havva ablasını sever. “Mutlu musun?” diye sorar onu durgun gördüğünde. “Mutlu olsam ne olur, olmasam ne olur, kimin umurunda?” diyerek omuz silker. Mehmet “Benim umurumda” der o zaman. Havva “Umursama ablam, sen kendi mutluluğuna bak” der sevecenlikle geçiştirir Mehmet’i, durgunluğuna ve artık o esnada toz alıyorsa toz almaya, cam siliyorsa cam silmeye döner. Ziya ortanca ağabey. Saldırgan mizaçlı. Alelade asabilerden. Hani bazı insanlar yerde boş bir teneke kutu görünce kaldırıp çöpe atar, bazıları aylaklığın keyfi ile teneke kutuya tatlı bir tekmeyle havalandırır, bazıları ise yumruklarını sıkıp hayata tüm öfkesini teneke kutuya dişleri arasından söve söve tekme atarak çıkarmaya çalışır. Ziya bu son gruptadır. O da evlendirildi ama boşandı, baba ocağına döndü. En başından beri Sevgi’ye âşık.  Bir kızı var. Kızı annesiyle yaşıyor. Selime en küçük ablası, ablalarının nispeten en şanslısı. Onun kısmetine gönlü vardı. Düğün fotosunda gülen bir tek o. Mehmet en küçüğü ailenin, tekne kazıntısı, parlak öğrenci. Ablaları da başarılıydı ama Mehmet parlasın istedi ana babası. Ailenin üniversite görmüş tek ferdi. Babasının ufakken çikolata getirdiği tek çocuğu.  Göz bebeği ailenin, biraz da kıskanılanı. Ziya şaka ile karışık ensesine hafifçe vurarak “Şımarık” diye tıslar arada. Mehmet kızar ama ses etmez. Ziya da ileri götürmez, oturdukları yerin bodrum katına iner, tahta oyar.

ÖMER’İN EVİ:

İpek’in mi Esra’nın mı doğum günüydü? Doğum günü pastası mumları ile birlikte yere düşmüştü. Hiç üzülmemişler, gülüşerek pastayı yerden el birliği ile temizlemişlerdi. Dönüşte dört arkadaş Ömerlere gittiler. Diğer ikisi uyuyunca, televizyonun karşısındaki divanda Ömer ve Mehmet yalnız kaldı. O gece ne kadar sessizdi… Televizyondaki anlamsız görüntülerin ışıması ikisini, odanın ve gecenin bütün karanlığına inat rengârenk boyuyordu. Divanda ne kadar süre konuşmadan yan yana sessizce televizyona baktılar hatırlamıyor Mehmet. İlk Ömer mi onu öptü, o mu Ömer’i anımsamıyor. Korkudan mı, zevkten mi ürpermişti? Diğerleri uyanmasın diye ses çıkarmasınlar diye çok dikkat etmişler, bir o kadar da ses çıkarmak istemişlerdi. Mehmet, Ömer’in bileklerini sıkı sıkı kavradığını hatırlıyor. Ömer’in bileklerinde kırmızı izler kalmıştı. Sarılarak uyuyamamışlardı. Sarılmadıkları için uyuyamamışlardı. Bir cumartesi günüydü doğum günü ertesi. Hep beraber menemen pişirdiler. Ekmeği almaya Mehmet gitti. Ömer’e ekmeği uzatırken, Ömer elini hafifçe okşarken gülümseyerek göz kırptı. O gece hiç konuşulmadı ama o gece her seferinde tekrar yaşandı. Mehmet korka korka girip çıktı Ömerlere. Yakalanma endişesi yüzünü gölgelendirdi. Ömer “Boş versene, iyiyiz işte.” derdi. Mehmet, yarım ağız gülerdi. El ele de gezmek istemeyecekler miydi? Kolunu boynuna beline dolayarak dolaşmak? Ailesine ne diyecekti? İşte bunlar hep Mehmet’i içten içe kemirdiğinden hiç ağız dolusu gülerek Ömer’e “İyiyiz böyle, evet.” diyemedi.

BODRUM KATI:

Ziya’nın tahta oyduğu bodrum katındaki oda, dört adım genişliğinde, iki metre yüksekliğinde. Odanın sokağı cephe alan duvarında, tavana bitişik enine geniş dikdörtgen bir penceresi var. Gün ışığını bu pencereden girer. Kaldırımdan geçenlerin adımlarının gölgeleri ışığı böler arada. Pencerenin altında küçük demirden bir masa, odanın girişinde eski usul eczane baskülü durur. Baskül bir işe yaramaz, ama kimse de onu atmaz. Ziya, tahta oyar düzenli ama kimseye neticelendirilmiş bir tahta parçası göstermişliği yok. Odanın her yeri bileğe kadar talaş kaplı.

Ana babasının halalarına gittiği o gün, istediği fırsatı yakaladı Ziya. Eve girerken Mehmet’i kolundan tutup, çekiştirerek bodruma indirdi. Odanın köşesine ittirdi.

“Geç lan şöyle, alacam hesabını?” diye hırladı. Bodrumun demir kapısını hızla itti. Kapı gıcırdayarak ağır ağır kapandı.

“Hayrola Ziya Abi, bir durum var? “ diye sordu Mehmet huzursuzlanarak.

Ziya’nın kan çanağı gibi olan gözleri ile uyumlu bir halde al al olmuş yüzü, kaldırımdan geçenlerin adımları ile bir aydınlandı bir karardı.

Karşılıklı bir şey söylemeden bir süre dikildiler. Mehmet’in beklemediği anda Ziya ani bir hareketle gerilip Mehmet’in yüzüne ağır bir tokat patlattı.

“Ömer kim lan it?” dedi Ziya dişlerinin arasından.

Ziya’nın parmaklarının Mehmet’in yüzüne temas ettiği her nokta alev alev yanıyordu.

“Kim diyorum lan, sana soruyorum. Bağırtma beni, rezil ettin bizi el âleme yeteri kadar.” diye tısladı Ziya Mehmet’e doğru atılarak.

“Arkadaşım” dedi zorlukla Mehmet. Bakışları ile kapıyı yokladı.

“Ne biçim arkadaş lan o öyle? İbne mi oldun lan başımıza it!!”

Ziya bir tokat daha atmaya yeltendi ama Mehmet hazırlıklıydı, tokadı savuşturdu.

“Abi, arkadaşım diyorum. Nereden çıkarıyorsun bunları?” dedi Mehmet nasıl kaçabileceğini hesaplamaya çalışırken.

“Bütün okulun konuşuyormuş lan. Geberticem seni. Tek tanıdığımız üniversiteli sen mi sanıyorsun? Götveren mi oldun başımıza! Namusumuza laf getircen bizim, ibne mi olmuş kardeşleri dedirtçen?”

Bu sefer bir tekme savurdu Ziya, Mehmet sıkıştığı köşeden çıkamadı, tekme tam kaval kemiğini üzerine sert bir şekilde oturdu. Acıdan gözleri karardı, kulakları uğuldadı.

“Namus ha namus ha, yengesine hallenen ben miyim?” diye haykırdı Mehmet, öfkeyle doğrulup bütün gücüyle Ziya’yı ittirip kapıya yöneldi.

“Ulan ibne, ulan ibne, geberticem seni iftira atıyor bir de” dedi Ziya, Mehmet’in üstüne atıldı.

Mehmet kendini zor bela kurtardı. Kapının koluna asıldı. Kapı açılmadı. Ziya tekrar Mehmet’in üstüne atıldı. Mehmet tüm gücüyle Ziya’yı ittirdi. Ziya, masaya doğru savruldu. Mehmet kapının kolunu yukarı aşağı hızlıca hareket ettirdi. Kapı açılmadı.  Ziya, masadan tahta oyma bıçağını aldı. Bıçak pencereden gelen ışıkla Mehmet’in gözlerini alırcasına ışıldadı.

“Geberticem lan seni” diyerek Mehmet’in üzerine tekrar atıldı Ziya.

Mehmet, Ziya’nın bıçağı tuttuğu elini bileğinden sıkıca kavradı. İtişmeye başladılar. “Yardım edin!!” diye bağırdı Mehmet. “Yardım edin!!” diye haykırdı.  İtişmeleri iyiden şiddetlendi. Talaşlar daha da kayganlaştı. İkisi birden dengelerini yitirerek baskülün üzerine düştü. Ziya bir ılıklık hissetti, ayağa kalktı. 

GAZETE:

Fatih’te Kardeş Cinayeti

Z.K ile M.K’nin ödenmeyen telefon faturası yüzünden tutuştuğu kavga kanlı bitti.

Z.K ile kardeşi M.K ödenmeyen telefon faturası yüzünden kavgaya tutuştu. Tartışma alevlenince Z.K tahta oyma bıçağı ile kardeşine saldırdı. Z.K ve M.K’nin boğuşmaları bir süre daha devam etti. Dengesini kaybeden ikili yere yuvarlandı. İkiliden M.K’nin boğazına düşme esnasında tahta oyma bıçağı saplandı. M.K, hastaneye götürülürken ambulansta can verdi. Z.K adam öldürmek suçu ile tutuklandı. Hastane kapısında ayakta zor durduğu görülen Z.K ve M.K’nin acılı anasının “Gitti oğullarım. Gitti… İncir çekirdeğini doldurmayacak bir sebep yüzünden gitti.” feryatları yürek burktu.