Monthly Archives: July 2016

Saf Yasaklama Olarak Hukuk

Agamben, Kafka’nın dünyasında hukukun en güçlü olduğu durumun emretmediği saf yasaklama olduğu hal olduğunu ifade eder. Derrida’ya da atıf yaparak açık kapıdan girememe halinden, açık olanın açılmasının ontolojik imkansızlığından bahsedip  bunun mümkün olmamasından bahsederek Kafka üzerinden bunu detaylandırır. Devamında:

“Kant’ın bugün içinde bulunduğumuz çağın kitlesel toplulukları ve büyük totaliter devletlerinin karşılaştığı bir durumu yaklaşık iki yüz yıl öncesinden ve yüce bir ahlak duygusu altında nasıl betimleyebilediği hayret vericidir. Çünkü, anlamı olmadan yürürlükte olan bir hukuk altında yaşanan bir hayat, istisna durumunda yaşanan bir hayata benziyor; burada, en masum bir jest ya da en küçük bir unutkanlık bile en olmadık sonuçlar doğurabilir. İşte Kafka’nın betimlediği hayat tam da budur: Burada hukuk içerikten yoksun olmasının karşılığında hayatı her tarafından kuşatmıştır ve yanlışlıkla çalacağımız bir kapı sizi sonu gelmez mahkeme celselerine taşıyabilir.” tespitinde bulunur. (s. 66-69)

Kutsal İnsan-Giorgio Agamben-Ayrıntı Yayınları-2. Baskı

Totalitarizmin Doğası Üzerine-Hannah Arendt

Hannah Arendt’in “Formasyon, Sürgün, Totalitarizm Anlama Denemeleri” kitabında “Totalitarizmin Doğası” üzerine makalesi bugünlerde tekrar tekrar okunması gereken yazılardan biri olabilir. Söz konusu makale üç bölümden oluşur ancak burada bahsetmek istediğim ve alıntı yapacağım kısım ilk iki bölümle ilgili. Makalenin üçüncü bölümü kabaca totaliterizm terör ikilisini ve ideolojilerin tehlikelerini açarak, dikkat çekmekte. Makalenin ilk bölümünde özellikle Montesquieu ele alınarak (Kant’tan da bahsedilmiş olsa da bu yine Montesquie ekseninde) onun yurttaş-insan ayırımına eleştirel bir bakış geliştirilmiş yine totaliterizm üzerine açıklamada bulunulmadan, Montesquie üzerinden cumhuriyet, monarşi ve tiranlık yönetim biçimleri tartışılmıştır. Arendt için, diktötörlük, totalitarizm, tiranlık hepsi ayrı şeylere işaret eder. İkinci bölümde ise ayrı bir bölüm ve yönetim biçimi olarak totaliterizm ele alınmıştır. Bu bölümde totaliter yönetimin pozitif hukukun yoksaydığı ölçüde hukukdışı olma sorununu Tarih ya da Doğa yasalarını tam bir keyfiyetle icra ettiğini bu şekilde aslında daha güçlü bir meşruiyet kazandırdığını ifade edilmektedir. Bu şekilde tekil bir insan yaratma iddiaları için de kendine meşruiyet kazandırır bu yönetimler. Keza Stalin Rusya’sı tarihsel olarak işçi sınıfı iktidarının ve yönetiminin olması gerektiğini iddia ederek bir tek tipleştirmeye gider, Nazi Almayanası ise doğa yasalarına dayanarak daha Darwinci bir eksende tek tipleştirmeye gider.

Makaleden yapacağım alıntı makalenin ilk bölümünde tiranlığa ilişkin bir bölüm:

“… Tiranlık esinleyici eylem ilkesi olan korku, esas itibariyle, yapayalnız kaldığımzı durumlarda yaşadığımız kaygı ile ilintilidir. Bu kaygı, eşitliğin diğer yüzünü gözler önüne serer ve dünyayı kendi eşitlerimizle paylaşma hazzına karşı gelir. Kendi gücümüzü (tam anlamıyla kendimizin olan güç miktarı) realize etmek için gerek duyduğumuz bağımlılık ve karşılıklı bağımlılık, tam bir yalnızlığa gömülüp insanın tek başına hiçbir güce sahip olmadığını, fakat üstün bir güç karşısında hep ezilip hüsrana uğradığı anladığımız anda, bir ümitsizlik kaynağı haline gelir… Erdem, diğer insanlarla birlikte olmanın verdiği mutluluk karşısında ödediği bedelden, yani sınırlı bir güce sahip olmaktan mutludur; korku ise, her ne sebepten olursa olsun “uyumlu biçimde davranmayı” reddeden kişilerin kendi bireysel çaresizlikleri karşısında duydukları ümitsizliktir. Bu çaresizlik duygusuyla başa çıkmayan bir erdem, bir eşit güç sevgisi yoktur, çünkü eyleme* başvurmadığı takdirde tam bir çaresizliğe sürüklenmeyecek yaşam yoktur. Bir eylem ilkesi olarak korku, bir açıdan çelişkilidir, çünkü korku, eylemin imkansızlığı karşısında duyulan ümitsizliktir. Erdem ve onur ilkelerinden ayrı olarak korku kendi kendini aşan bir güce sahip değildir ve dolayısıyla anti-politiktir. Bir eylem ilkesi olarak korku ancak ve ancak yıkıcı ya da Montesquieu’nun deyişi ile kendi kendini yozlaştırıcı olabilir. Dolayısıyla tiranlık, kendi yıkımının tohumlarını içinde taşıyan biricik yönetim biçimidir.”

Arendt-Formasyon, Sürgün, Totalarizm-Totalarizmin Doğası Üzerine-Dipnot Yayınları- s. 461.

*Arendt’te insanın dolaysız yaşama bağlandığı üç asli durum vardır: Emek-İş-Eylem. Eylem, bunlardan en önemlisidir. Çünkü burada çoğulculuk ve insan değil insanların barlığı kabul edilir ve bu şekilde siyasi yapılar kurulur muhfaza edilir tarihin koşulları yaratılır. Konuya ilişkin Biyopolitika-Cilt 1-Nota Bene yayınları sayfa 249 devamı makaleye bakılabilir.

Onarıcı Adalet Uygulamalarında Çember Modeli, Türkiye’de Uygulanabilirliği ve Toplumsal Katılım-Hukukpolitik

Onarıcı Adalet uygulamalarından olan Çember modeline ilişkin yazmış olduğum makale Hukukpolitik sitesinde yayımlanmıştır.

GİRİŞ

“Onarıcı Adalet”, 1970 ve 1980’lerdeki mağdur hakları mücadelesi ile önem kazanmış, modern ceza adalet sistemine alternatif bir adalet anlayışının ve farklı mekanizmaların geliştirilmesi ile kavramsallaşması pekişmiştir. Onarıcı adalet uygulamalarında farklı mekanizmalar kullanılmaktadır ve “çemberler” bu mekanizmalardan biridir. Bu yazının devamında, hukuk ve suç kavramlarının ne olabileceğinin ve bu hususlara ilişkin farklı yaklaşımların üzerinden geçilerek, onarıcı adalet teorisi, konu bazında irdelenecek olup; onarıcı adalet uygulamalarından olan “Çember Mekanizması” açıklanacak, mekanizmanın uygulama alanı bulduğu ülkelerde almış olduğu eleştirilere de değinilerek, bu mekanizmanın Türkiye’de uygulama alanı bulup bulamayacağı tartışılarak, sonuç kısmında neden kendine uygulama alanı bulması gerektiği belirtilecektir.

Yazının devamı Hukukpolitik sitesindedir.

Bir Noktürn İçin Mektup

Çevrimdışı İstanbul Temmuz-Ağustos 2016 sayısında yayımlanan öyküm. (s.108-110)

 

Erguvanların kokusunu yadsıyamadığım bir gün,

 

BİR NOKTÜRN İÇİN MEKTUP,

“Kara, kapkara günler düşünmektir bizim işimiz.” Tezer Özlü

 

Senin yazdığın her yazı, kurmaca olduğunu bilsem de sanki bana yazdığın bir mektupmuş hissi bırakıyor bende. Ne karakterlerinde ne yazının dilinde sen yoksun ama her kelimen, cümlen, paragrafın kafamda, senin sesin ve görüntünle imgeleniyor. Bu söylediklerim çelişkili mi? Karakterlerin de onların söyledikleri de sen değilsin, mesafeni anlayabilirim ama imgen o kadar yoğun ki bende, sanki kitabı okuyan ben değilim. Sanki kitabı eline almış ve yüksek sesle sen bana onu okuyorsun. Sayfaları çeviren bir sen, hüzünlenen ya da heyecanlanan bir sen, öfkeden sesi titreyen bir sen bana okuyor yazdıklarını. Yazı yazan her tanıdık aynı hissi mi bırakır ki insanda? Senden başka yazı yazan tanıdığım yok. Belki de senin imgen o kadar ağırlıklı ve belirgin ki ben de, bunu aşamıyorum. Her kitap yazarının okuyucularına yazdığı bir mektup mudur? Belki de öyledir.

Aslında tam olarak neyi aşabiliyoruz?

Merdivenlerin başına oturup, lafladığımız günü hatırlıyorum. Elektriklerin kesildiği bir öğleden sonraydı. –Bu detay önemli- Karanlık merdivenler, sağına ve soluna düzensizce yerleştirilmiş mumların loş ışığı ile hafif bir şekilde aydınlanmıştır. “Romantik” demiştin, uzun lepiska saçlarına benden öteye müstehzi bir gülüş eşliğinde savururken. O anının fotoğrafını çekmiş gibiyim. Ne zaman istesem, o günü düşünüp o kareyi gözümde canlandırıp, doyasıya bakıyorum. Kırgınlıklarını, kızgınlıklarını o gün anlatmaya başladın. “Çekip gidesim” var dedin. Sanki kaşlarını çatmıştın ve çenen hafifçe titriyordun. Hep gitmek isterdin. O gün farklı olarak o karanlık mermer merdivenin soğuğunda senin için uzun sayılacak bir süre kaldın. Konuştukça, öfkelendin, kara duygulara kapıldın. Ama yine de gitmedin. Belki karanlıkta daha az maruz kalıyordur insan kim bilir? Geceleri de öyledir belki. Belki bu sebeple geceler uyumak içindir. Rahatlamadan nasıl uykuya dalabilir insan?

Rüya ile kâbusun ayrımını gerçekten yapabiliyor muyuz?

Küçük salonundaki duvara birleştirdiğin, rengi yer yer solmuş üçlü koltuğa uzanmıştın. Yarı baygın. Bütün akşam uyuyamamış olmaktan dertliydin. Gitmeye halin yok. Yemek takımının iskemlelerinden birinde oturuyorum. Bu küçük salona hem yemek hem oturma takımı sığdırmana şaşırarak. Yemek takımı alma ihtiyacını hissetmiş olmana da. Ne yemek yaparsın ne misafir seversin. Bir tepsi senin işini görür. Bunları aklımdan geçiriyorum ama sana söylemiyorum. Senin adına düşünmeme kızardın. Başkası adına düşünen herkese kızardın. Uzandığın koltukta yana dönüp, kolunu aşağı sarkıtıyorsun. İşaret parmağını eskimiş parke zeminde, yazı yazarmışçasına küçük dairesel ve dikey şekillerde gezdiriyorsun. Başkalarının hiçbir şekilde görmesini, bilmesini istemediğin düşüncelerini parkenin cilasının parlaklığını gölgeleyip lekeleyerek zemine kazıyor olabilir misin diye aklımdan geçiriyorum. Sormuyorum sana. En son ne zaman rüya gördüğünü hatırlamadığını söylüyorsun. Rüya ile kâbus ayrımının da senin için çok net olmadığını söylüyorsun. Nefes nefese ya da huzursuzluk hissiyle uyunmak ise kâbus görmek, en son ne zaman huzurla uyandığını anımsamadığını söylüyorsun.

Karanlık dediğin nedir?

Yine senin küçük salonundayız. Evden kaç gündür çıkmadığın için endişelendiğimden gelmiştim. Sabahlarını kurşuni bulutların ağırlaştırdığı günlerin, güneşin bir anda öğle vakti kendini ortaya atması ile hafiflemesini umut verici bulurdun. Ciddi konuşmalar yapmak için böyle günleri beklediğinden kuşkuluyum. “Karanlık bir hissizlik hali değildir!” diye yüksek perdeden coşkulu bir şekilde söze girdin. Karanlığın da karanlık olarak adlandırılabilmesi için algılanması gerekliliğinden dem vurdun. Herkesin karanlığı algılamadığını, yalnızca duyduklarına binaen inanma eğilimleri sebebi ile onun varlığını varsayarak biliyormuşçasına davranmasına sızlandın. “Ben” dedin; “Karanlığı yazacağım.” “Belki kelimelerle karanlık daha rahat gösterilebilir.” diye sayıkladın kendi kendine. Lüzumsuz bulduğum yemek takımının sandalyelerinden birine çöktün. Sağ elinin avucunu masaya dayayıp, parmaklarını artarda ritmik bir şekilde masaya vurmaya başladın. O esnada karanlık ben olsaydım sen o karanlığı algılamayan güruhtan biri sayılırdın. Aslında yokmuşum gibi.

Gerçekten gidebilir mi insan?

(Telefon ısrarla çalmaktadır. Telefon cevaplanmak üzere ahize ele alınır. Arayan selamsızca söze dalar.)

-Sinemaya gidelim mi S. ?

-Olabilir. Hangi filme?

-Hangi film olursa, bugünün yekpare aydınlığı midemi bulandırdı.

Buluştuğumuzda sinemaya gitmek için hazırdın. Her zamanki bol kotun ve pasajlara her gittiğinde birer ikişer edindiğin, artık toplam sayısını da bilmediğin t-shirtlerinden birini giymişsin. T-shirtünün üzerinde seyrek yapraklı, uzun ince bir ağaç fidanı var. Ağacın dalları t-shirtün sağ üst kısmına doğru devam ediyor. Ağacın altında, gövdesinin sağında t-shirte bakana doğru çömelmiş, önüne düşmüş birkaç yeşil yaprakla oynayan bir kız çocuğu var. Açık sarı bir t-shirttü. Müsrifliğin t-shirtler senin diye düşünürdüm.  Sinemaya doğru yürürken bir anda çanta satan bir dükkânın önünce durdun. Vitrindeki büyük boy, vişneçürüğü valizi gösterdin. Hipnotize olmuş gibiydin. Ben daha tek kelime edemeden dükkâna daldın, arkandan dükkâna girmeme fırsat bulamadan valizi almıştın. O gün fikrimi değiştirdim. Senin müsrifliğin valizlerdi. Sen, ben ve Arnavut kaldırımda çekiştirdiğinden bir helikopteri özendirecek gürültüler çıkaran valizin sinemaya vardık. Film için biletleri alıp sinemanın kafeteryasına geçtik. Valizden bir an olsun elini ayırmamıştın. O vişneçürüğü büyük valiz nerededir, akıbeti ne olmuştur her zaman merak ettim. Giderken yanına almamıştın.

Gitmeden son bir rüya görür mü, görürse hatırlar mı insan?

Salonunun bir tek bana kalabalık geliyordu sanırım. O büyük valizi ekledin. Bununla da yetinmeyip sık yeşil yapraklı bir saksı çiçeği edinip oturma takımının ortasına yerleştirdin. Durmaksızın gitmek isteyen birinin bitki almasının tezatlığı… O bitki birden bir şefkat merkezi olmuştu hayatında. Gün aşırı yapraklarını nemli bir bezle siler, dökülen yapraklara hüzünlenir olmuştun.

Üçlü koltukta oturmuş, saksıyı bacak arana almış, bitkinin yapraklarını siliyorsun. Yemek masasının sandalyelerinden birine rahatsızca ilişmişim. Salonun yeşile çalan sessizliği seninle bozuluyor:

-Dün sanırım rüya gördüm.

-Öyle mi, rüya olduğuna emin misin?

-Evet, eminim.

-Nasıldı rüyan?

-İlginçti… Demir sarmaşığa benzer merdivenlerle sarılı yüksek, kule gibi bir binaya tırmanıyoruz. Mini bir etek giymişim, sen de arkamdan geliyorsun. En üst kata tırmanmaya çalışıyorum sanırım, aniden popomu mıncıklıyorsun. Ama bu ne cinsel, ne muzipçe geliyor bana. Senin de yüzün son derece olağan. Sanki el sıkışma, sanki sıradan bir selamlaşma gibi. Dönüp arkamı tebessüm ediyorum. Sonra da uyandım.

-Güldürdün beni, böyle bir rüyayı başkası görse şaşırırdım. Peki, yalnızca kötü uyanmadığın için mi bu anlattığına rüya diyorsun. Rüya kâbus, kâbus rüya bu sebeple mi değil bu şimdi?

-Hayır, kötü uyanmadığım için değil yalnızca. Uzun süredir uyurken ya da uyanıkken görmekten rahatsız olmadığım sayılı şeyden biri olduğu için.

-Ne mutlu sana. Ben bu aralar hep saçma sapan rüya-kâbus, kâbus-rüyalar görüyorum.

-Normal.

-Normal mi? Pek normal değil bence.

-Normal çünkü bilerek yaptıklarımız da var kendimize ama rüyalar, kâbuslar, rüya-kâbuslar, kâbus-rüyalar ne dersen de bir tür bilinç ile bilinçsizlik arası gidip gelme, bunlar arası bir yolculuk bence. Yaşadıklarımız uykumuza da musallat. En son ne zaman iyi bir şey yaşadık bu ülkede?

Bir süre duraksadım:

-Bilmem, hatırlamıyorum.

-Çünkü çok uzun zamandır yaşamadık, gelecekte de yaşayacak mıyız emin değilim.

-O kadar karamsarsın ki bazen içimi öyle karartıyorsun ki…

-O kadar karamsarım ki kendimi o kadar da haklı buluyorum ki bu karamsarlığım da kendimden darlanıyorum.

-Eve döneceğim ben, çok oturdum yine, yapacaklarım var.

-İyi dön bakalım. Hayret bu sefer de sen gitmek istedin.

-Evet, bir seferlik de ben isteyeyim.

İliştiğim sandalyeden kalkıyorum. Kapıdan çıkmadan dönüp son bir kez salona bakıyorum. Söylenerek önündeki bitkinin düşen yapraklarını toplayıp, avucunda sıkı sıkı tutuyorsun.

 

Gitmek isteyenlere, gidenlere, gidemeyenlere,

S.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, İkarus ya da Beşir Fuat

 Çevrimdışı İstanbul Temmuz-Ağustos 2016 sayısından yayımlanan yazım.(s.83-90) Aynı zamanda Gülsoy’un internet sitesinden de metne ulaşılabilir.

Murat Gülsoy, iyi sanat yapıtı üzerine ahkâm kesmenin insanı haksız çıkarma ihtimaline değinerek, iyi bir sanat yapıtının etkilemesi gerekliliğinin altını çizip, edebiyatın insanın kendi karanlığına yaptığı bir yolculuk olduğunu ifade etmiştir (Gülsoy). Kendisinin üretmiş olduğu işlerine bakıldığında da “karanlığa yapılan yolculuk” izleği kendini çok net bir şekilde göstermektedir. Murat Gülsoy, Türk Edebiyatı’nın modernist yazarları arasında sağlam bir yerde durmakta ve üretmektedir. Arayışını ve karanlığını kelimelerle deşer, cevap vermektense sorularla okuyucusunu baş başa bırakır. Bu sebeple bir noktada oturup Beşir Fuat (1852-1887) üzerine düşünmüş ve yazmış olmasının hiç de tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Hatta Beşir Fuat üzerine, fen bilimlerinde de yetkin olan bir kişi olarak roman yazmaya en uygun günümüz yazarı kendisi olabilir.

Murat Gülsoy tarihi roman yazmayı dil anlamında sorunlu bulduğunu, bu sebeple bu romanına kadar tarihi roman yazmaktan çekindiğini ifade etse de, romanı Fransızca yazılmış mektuplardan yakın tarihte yapılmış çeviri şeklinde kurgulayarak endişesini bertaraf etmiş olmalı. Gülsoy’un kurmaca ve meta kurmacaya hâkim olduğu bilinen bir gerçek. Her ne kadar tarihi romandaki dilin problemli olduğu düşüncesi ile birebir örtüşmese de modernist bir yazar olan Gülsoy’un genel olarak yazınında dil ve kurguyu kendine mesele edinmesi anlaşılabilir. Theodor W. Adorno, James Joyce gibi modern yazarların dil ile uğraşmaya başlamalarının son derece anlaşılır olduğunu çünkü röportaj ve özellikle sinemanın, öykücülüğün yerini aldığını, bu sebeple modern yazarların dil ile uğraşmaya yöneldiklerini belirtmiştir.(Adorno, 41)

Aslında üzerine yazmak için Gülsoy’un bu romanını seçmem, Tanzimat dönemi ve devamındaki batılılaşma süreci olarak adlandırılan dönem ve Tanzimat Edebiyatına ilişkin meraklanmam ve okuma yapmam yüzünden diyebilirim. Bence ve birçok başka kişilerce de ülkemizin bugünkü dinamiklerini anlayabilmek için Tanzimat Dönemi ve devamı sürece bakılması elzemdir. Beşir Fuat ise Tanzimat Edebiyatçıları arasında ayrıksı bir yerde durmaktadır. Kendisi için batılılaşma diye adlandırılabilecek olan süreçte gelişen edebiyatta epistemolojiyi sorunsallaştıran ilk edebiyatçı dersek yerinde olur. Ayrıca yine bu dönem edebiyatçıları arasındaki en trajik kişidir. Jale Parla, Beşir Fuat için Ikarus[1] benzetmesi yapmıştır. Her ne kadar Murat Gülsoy’un romanı kurmaca olsa da, dönemine ilişkin gerçeklikler üzerine kurgulandığı ve Gülsoy’un dönemi iyi çalışmış olduğu yadsınamaz. Bu yazıda Gülsoy’un romanı üzerinden Tanzimat Dönemi ve devamındaki batılılaşma süreci, Tanzimat Edebiyatı ve epistemolojisini örtüştürerek irdelemeye çalışacağım.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Beşir Fuat’ın Fransız metresinden olan Fuat isimli oğlunun, 1908’deki gelişmeleri bir gazete için yazmak üzere İstanbul seyahati yaptığı esnada yazdığı mektupların, sahaflara ilgilenen bir avukat tarafından bulunup dilimize çevirilmesi şeklinde kurgulanmış, mektup formunda ilerleyen bir roman. Gülsoy’un iddiasız gibi görünen ancak incelikli bir şekilde son derece ustaca kurgulanmış romanının o dönemin ruhunu aktarmayı başarmış olduğunu düşünüyorum. Walter Benjamin, Klee’nin Angelus Novus adlı meleğinin bakışlarını diktiği şeyden uzaklaşmak isteyen bir görünüşü olduğunu ifade eder ve tarihin meleğini bu melekle benzetir. Tarihin meleği sanki cennetten gelen fırtına ile yerine çivilenmişçesine herkesin olaylar zinciri gördüğü yerde ayaklarına fırlatılan tek bir felaket görür.  Cennetten gelen fırtına ile hareketsiz kaldığından gördüklerini ne kadar düzeltmek istese de düzeltemez. Fırtına onu arkasından geleceğe iter ve bizim ilerleme dediğimiz işte bu fırtınadır. (Benjamin, 42) Bu mektupları çeviren avukatın ruh halinin de tarihin meleğinden pek farklı olduğunu düşünmüyorum. Elinden mektupları çevirmek dışında bir şey gelmeyen, geleceğe gitmeye kaderli, yerine çivilenmiş, yüzünü geçmişe dönmüş bir melek gibi.

Beşir Fuat’ı, kendi annesinin paranoya sonucu intihar etmesi onu çok etkilemiştir. Pozitivist ve materyalist düşünce yapısı sebebiyle annesindeki ruhsal bozukluğu irsi olduğu kanısı onda yer etmiş,  delirme korkuları ile boğuşarak sonunda intihar etmiştir. Yine bu pozitivist ve materyalist düşünce yapısının tezahürü olarak intiharını detaylı olarak kaleme almıştır. Roman kahramanımız oğul Fuat’ı da babası Beşir Fuat’ın intihar etmiş olması oldukça fazla etkiler. Aynı babası gibi intihar eden birinin çocuğu olmanın dehşetine düşer:

“… Ama intihar etmiş bir adamın oğlu olmak çok korkunç Alex! İntihar etmek hem katil hem de kurban olmak. Kuyruğunu yutan bir yılan! Kendi kendini yiyen lanetli bir hilkat garibesi. Niçin başkaları gibi olmadığımı şimdi daha iyi anlıyorum Alex. Bende, hayatımda, düşüncemde, hayallerimde, içinde bulunduğum dünyada ters olan şeyin ne olduğunu sonunda anladım. Ama bilmek lanetin ta kendisiymiş meğer.” (Gülsoy, 2014: 218)

Tanzimat edebiyatı ve epistemolojisinden bahsetmek gerektiğinde Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar adlı kitabından bahsetmemenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Parla, Tanzimat Romanlarının her ne kadar batı romanını örnek almış olsa bile, yöntem olarak aslında bu roman türüne yaklaşamadığını örneklerle göstererek belirtir. Kitabında, Tanzimat Romanının epistemolojisine değinirken Beşir Fuat için ayrı bir bölüm bile kaleme almıştır. (Parla, 2014: 111) [2]Genel olarak Tanzimat romanı kendini üstün gören ve mutlak gerçekliğe sahip olduğunu düşünen Tanzimat Edebiyatçılarının ders verme niteliğinde yazdığı, yanlışı, doğruyu, ahlakı din çerçevesinde ve dine bağlı olarak işlediği mutlak metinlerdir. Bu mutlak metinlerin alegorik olması da kaçınılmazdır:

“Nerval’ın sözlerini içimden tekrarlıyordum : “Doğu herhangi bir şeyden hiçbir zaman kuşkulanmaz, orada her şey mümkündür.” (Gülsoy, 2014: 139)

Beşir Fuat’ın batının bilgi kuramını benimsemeden Batılılaşma olamayacağı düşüncesi ancak bu benimsemenin sonucunda dinin de dâhil olmak üzere tüm değerlerin gözden geçirilmesi gerekliliğinin ortaya çıkacak olması (Parla, 2014: 111-121) onu diğerleri ile karşı karşıya getirmiştir. Yine herkesin okuduğu aydınlardan farklı olarak Voltaire’e (Voltaire’in bilimsel ve eleştirel düşünce şeklini diğer Tanzimat edebiyatçıları özellikle din söz konusu olduğunda kabul etmiyorlardı)[3] yönelmesi Ahmet Midhat’ın eleştiri oklarını kendisine çevrilmesine sebebiyet vermiştir. (Parla, 2014: 115-119)

Romanda, Mısır Çarsısındaki Mösyö Arakel’in dükkânında Hamdi Bey, oğul Fuat’a “Çok değerli bir filozoftu babanız. Ona çok haksızlık ettiler. Bir bilim mistiğiydi. Onu hiç anlamadılar. Vasiyetine bile saygı göstermediler…”  der. (Gülsoy, 2014: 230)

Beşir Fuat’a karşı duran, onu anlamayan ve hırpalamaya çalışanlara karşı Hamdi Bey’in hayıflanması yersiz değildir. Keza Ahmet Midhat, biyografisinde, Beşir Fuat’ı İslam Kültürünün Batı karşısındaki üstünlüğünden emin, didaktik bir şekilde yazmış olduğu romanlarındaki, Batı etkisi altında kalan ve babanın yokluğunda iyi bir eğitim alamadığından kendini taşıyamayan savruk kahramanlarına benzeterek betimler. (Parla, 2014: 115) Necmiye Alpay, edebiyat ve pozitivizmi ele aldığı yazısında, günümüzde kuşku bileşenini dışlayan mutlak pozitivizminin, bilimsel dogmaları mutlak gerçeklik diye önümüze sunmasının pozitivizmin aslı ile uyuşmadığını belirttikten sonra, Beşir Fuat’ın nasıl bir pozitivist olduğunu sorgulayıp, onun kendisi ile aynı çağda yaşayan batılı pozitivistlerle aynı dönemde bu yöntemi düşündüğünü, yaşasa mutlak pozitivizmi benimseyip benimsemeyeceğini bilemediğini yine de Beşir Fuat’ın yapısına bakıldığında onun kuşkucu yanının kolay yolu seçmesine engel olacağını ifade etmiştir. (Alpay, 2010: 155-160) Beşir Fuat’ın kuşkuculuğu onu her şeyi bildiği yanılsamasında olan Tanzimat edebiyatçılarının karşısında sorgulayan ve arayışta olan biri olarak yalnızlaştırmıştır.

Tanzimat Edebiyatı ile alevlenen doğululuk-batılılık ikilemi, bunun getirdiği kimlik sorunu Modern Edebiyatımızın da önemli izleklerindendir. Doğu-Batı arasında kalmışlık ve bunun açmazları modern edebiyatımızda da sıkça işlenip modern yazarlarca Tanzimat Edebiyatçılarından farklı olarak sorgulanan, gerginliği romana yansıtılan bir konu olmuştur. Murat Gülsoy, doğu-batı izleğinin gerginliğini romanlarına taşıyan modern edebiyatçılar kanonuna eklenebilecek bir yazardır. (Kendisi bu durumu ne kadar kabul eder ya da hoşnut olur mu bilemiyorum.)

“Doğuluları hakir gören bu adama hak ettiği dersi vermeliydim… Parisien modasına uygun giyinmiş, akıcı ve aksansız Fransızca konuşan bu genç adam bir Türk! Olacak şey değil.” (Gülsoy, 2014: 24-25)

Daha önce de bahsettiğimiz gibi Batıya karşı mutlak bir üstünlüğün olduğu düşüncesi Tanzimat Edebiyatçılarının işlediği ve okuyucuya da işlemeye çalıştıkları bir düşünce yapısı olsa da Nurdan Gürbilek konuyu başka bir boyutu ile de ele almıştır. Harold Bloom’un “etkilenme endişesi” (Kaldı ki Jale Parla da “Babalar ve Oğullar” isimli eserinde aynı kavrama değinmektedir) kavramından yola çıkarak ilk romanlardaki züppe bolluğundan bahsetmiştir. Züppeyi örneklendirmek için ilk akla gelen Ahmet Midhat ‘ın Felatun Bey’le Rakım Efendi romanındaki Felatun Bey karakteridir. Ahmet Midhat, Rakım Efendi’yi romana gönül serinliği vermek adına yerleştirmiştir. Bu karakter kalem efendisidir, Felatun Bey gibi kendini kaybetmemiş, batıyı doğru okuyup Osmanlı terbiyesini korumuştur. Bunun dışında aynı dönemde yazılan başkaca romanlardaki züppe karakterler; moda düşkünü, kibirli, telkine açık ve şıklıkla meftunluğun birleştiği kadınsı karakterler olarak sunulmuştur. Aslında dönemin yazarlarının kendilerinin yabancı bir türle uğraşmaları –roman yabancı bir türdür-, varlıklarını Avrupalılaşmaya ve batılılaşmaya borçlu olmaları, onları etkilenmeye açık, ayrıcalıklı bir zümre halinde getirmekte ve onların züppelikle suçlanma ihtimalini doğurmaktadır. Bu durum da onlarda içsel bir çatışmaya sebebiyet vermiştir. İşte bu sebeple belki “züppe olan ben değilim” dercesine mübalağalı züppe karakterlerle bu çatışmanın üzerinden gelinmeye çalışılması söz konusudur. Yine dönemin yazarlarının çatışmalarını eserlerine yansıtmaktan imtina etmeleri, eserlerinin modern roman olabilmesinin önündeki en büyük engeldir. Bir başka ikincil endişeleri de kadınlaşma endişesidir. Etkileyen değil etkilenen olma ve bu durumun eril olma ve dişil olma üzerinden okunması. Dönemin eserleri batı uygarlığının yarattığı kültürel travma kadar cinsel belirsizleşmeye yazarlarca verilmeye çalışılan bir cevap olarak okunmaya da açıktır. (Alpay, 2010: 155-160) Bu noktada Gülsoy’un yukarıdaki alıntısı aslında o dönemdeki söz konusu gerilimi son derece yalın bir dille bize aktarmaktadır.

“Mesele sadece bir despotun gitmesi değildir. Hamit öyle ya da böyle gidecek, son günlerini yaşıyor. Eğer halk hürriyete hazır değilse, bir despot gider başkası gelir. Şimdi beni düşündüren asıl bu tehlikedir. Ne yazık ki bunu ne Avrupalılar ne de Osmanlılar anlıyor.” (Gülsoy, 2014: 45)

İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı isimli kitabında Tanzimat dönemini tanımlarken hüzünlü ve buhranlı bir atmosferde başlayıp devam eden bir dönem demekte ve ülkemizin halen bu gelişmenin sancılarını çektiğini ifade etmektedir. (Ortaylı, 2006: 199) Yine Ortaylı’nın söz konusu eserinde, bir batılılaşma hareketinin olduğu ama batılılaşmanın uzman kadrolar eliyle değil daha çok günü kurtarmak amacıyla yöneticilerce pragmatik bir temelde yapıldığı belirtilmiştir. Ve pek tabi ki böyle bir gidişatta batılılaşma hareketlerin bütün dinamiklerinin ne yönetici kadrolar ne de halk tarafından içselleştirilebildiğinin dile getirilmesi mümkün değildir. Aynı zamanda batılılaşma, Osmanlı’da onun coğrafyasını, toplumunu ve dilini öğrenmeyen düşman bir kesim yaratırken, yine bunları bilmeyen ancak bilmemezliği temelli hayranlık duyan başka bir kesimi de etkisi altına almıştır. Bu bilgisizliğe rağmen söz konusu batı uygarlığına temelsiz hayranlığı Sir Mark Skyes: “Yarı pişmiş Frenk eğitiminin sonuçları üzücü olmaktadır.” şeklinde dile getirir.[4] Bilgi eksikliği ile bir batı hayranlığını Ortaylı, muhafazakârların ölçüsüz karşı çıkışları kadar anlamsız bulmaktadır. (Ortaylı, 2006: 29-30) Yine her ne kadar cemaat mantığından sıyrılmaya başlandı ise de bireyleşme konusunda gelişmelere paralel kaygan bir zemin söz konusu olduğundan hürriyet talep etmekte, mücadele vermekte zayıf kalan bir halkın varlığı hiç de şaşırtıcı değildir. Olmamış, oldurulamamış temellendirilememiş batılılaşma hareketleri ile kendine yer bulmayan çalışan kişilerin olduğu bir toplumda, bir despotun gidip onun yerini bir başka despotun alması çok şaşırtıcı olmasa gerek.

“ ‘… O Galata Köprüsü’nün üzerinde yetmiş iki milletten insan birbirini kucaklayıp dans ediyor. Rum Ermeni’yle kucaklaşıyor, Müslüman Hristiyan’a kardeşim diyor. Eşitlik, Kardeşlik, Hürriyet, Adalet diye bağırarak insanlar senelerdir tepelerine çöreklenmiş sultandan kurtuluşlarını kutluyorlar.’ Anlattıkları hakikat miydi? Mümkün müydü bu insanların birbirini kucaklamaları? ” (Gülsoy, 2014: 54)

Tanzimat dönemi ve batılılaşma hareketleri sürecinde her dinden tebaaya eşit haklar sağlanması için düzenlemelere gidilmiş olsa da bu düzenlemeler tabi ki istenilen düzeyde sonuçlar doğuran düzenlemeler olmamıştır. (Ortaylı, 2006: 93) Bu hakların verilmesinin sebebi, zihniyetin bu yönde evrilmiş olmasından çok, Osmanlının içerisinde bulunduğu çalkantıların bu şekilde düzenlemeler olmaksızın durulmayacağına olan inançtan kaynaklanır. (Ortaylı, 2006: 100)[5] Bahsi geçen düzenlemelerin istenilen kaynaşma ve durulmayı sağlamadığı da açıktır. Bu biraz belki dönemin aydınlarının, dönemi ve gelişmeleri tam anlamıyla düzgün okuyamamasından, biraz da belirli değişimlerin önünü almanın mümkün olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’nin Fuat’ının duyduklarına kolayca ikna olmaması ve “olması mümkün değilmiş” hissi içerisinde durumu sorgulaması anlaşılabilir

.

“Belli başlı gazeteciler de eşlik etmek için gelmişlerdi. Mesela, İkdam adlı gazete çıkaran Ahmet Cevdet Bey’le tanıştım. Otuz-kırk bin günlük tiraja sahip epeyce mühim bir gazeteymiş.” (Gülsoy, 2014: 66-67)

Osmanlı ile aynı anda Batılılaşan Japonya yazı dilini sadeleştirerek okuma yazma oranını %40’a çıkarmıştır. O esnada Osmanlı’da ise hükümet gazete çıkarmayı kendi edim ve eylemlerine destekçi bulmak için teşvik etmiş hatta bedava dağıtmıştır. Bu kırılma noktası gazeteciliğin düşün hayatı ve siyasal yaşantımızda yönlendirici bir unsur olduğunun anlaşılması için önemlidir. Kitabın yaygın olmadığı bir yerde gazete ve gazetecilik yükselerek yeni bir toplumsal odak olmuştur. (Ortaylı, 2006: 195) Gülsoy kitabında bahsettiği gazeteyi, ülkemizde kutlanan Basın Bayramı’na atıfla ve gazetenin sahibini sansür memurlarını defetmiş olması sebebiyle saygı duyulan bir kişi olarak hikâyeleştirmiştir. Gülsoy’un okuma yazma ve kitabın yaygın olmadığı o dönemde, düşün ve siyaset hayatında ağırlık kazanan ve haber almak kadar bilgi kaynağı olduğu yanılsamısı ile yükselen gazete ve gazeteciliğe ve bunun günümüzü de aynı şekilde etkiliyor olmasına dikkat çekmek istediğinden mi kurmacasına bu detayı eklediği bilinmez. Ancak bu belirlemesi böyle bir okuma için de okuyucuya kapı aralamaktadır.

“Asıl sana anlatmam gereken buranın yaşayışı, buradaki olaylar. Anayasanın yeniden yürürlüğe konulması hakiki bir ihtilal tesiri yapmış, öncelikle bunu söylemem lazım. Sokaklarda, çarşıda, kahvede dolaşırken bunu hissetmemek mümkün değil.” (Gülsoy, 2014: 97)

Ortaylı, Osmanlı anayasal hareketinin küçük bir grup tarafından yapıldığını ve hazırlanan taslağın despotizme dönüşmeye çok yatkın olduğunu belirterek, o zamandan başlayarak günümüze dek uzanan bir “anayasa romantizmi” olduğunu ifade eder. Ayrıca yılların aslında bunu çürüttüğünü de ekler yine de yasa değişikliklerinin az da olsa gelişmelere kapı açtığını yadsımak mümkün değildir. (Ortaylı, 2006: 268) Ancak pragmatik ruhla yapılan düzenlemelerin o zaman da günümüzde de beklenen değişimi getirmediği açıktır. Gülsoy kitabında işte bu “anayasa romantizmini” kendi kelimeleriyle bize sunmuştur. Her anayasa değişikliği bizde bir heyecana tekabül ettiğini söylersek çok da yanlış bir şey söylemiş olmayız. Hep pozitivizmin o iki ucu keskin sırtında gidip gelirken, hayal kırıklığı ve despotizm arasında sıkışma hali ülkemiz için halen geçerlidir. O zamandan bu zamana belki de halen bu “anayasa romantizmini” sürdürüyor olmamız bizi hayal kırıklıkları ve despotizm arasına sıkıştırmıştır. Belki değişmenin, değişimin tek yolu anayasa değildir.

 “Doğrusu kulağa hoş gelmekle birlikte, Osmanlı bin senelik alışkanlıklarını kolayca değiştirebilir mi? Sabahattin Bey’in konuştuğu fesli bıyıklı kalabalığa baktım, çoğu hak verircesine kafalarını sallayarak dinliyorlardı ama kafalarının içindeki kemikleşmiş düşünceden kurtulmaları mümkün müydü?” (Gülsoy, 2014: 127)

Tanzimat ve devamında ilerici olan bir sürü gelişme uygulamada despotluk şeklinde kendini göstermiştir. Ne kadar değişim istense de yüzyıllarca süren despotizm geleneğinden sıyrılmak o kadar da kolay değildir.  Osmanlı’nın Batılılaşma döneminde işkence ve zor kullanma yasaklandığı halde valiler Babıali yöneticilerine memurların halka sopa attığı ve zor kullandıklarını haber veriyorlar, tutuklananlara işkence haberleri yine Babıali yöneticilerine iletiliyor; bu durum Babıali müfettişlerince sorgulandığı halde bu ve benzer uygulamalar durmaksızın devam ediyordu. (Ortaylı, 2006: 95)   Geçiş döneminin bu garabet hali günümüzde de yenilikçi yasama faaliyetleri ile despotik uygulamaların ikili bir dansı olarak devam etmektedir. (Ortaylı, 2006: 95) O sebeple kemikleşmiş düşüncelerin değişip değişmeyeceğinin sorgulanması çok yerindedir. Aynı topraklarda, yüzyılların alışkanlığıyla, kültürel birikimiyle yaşamaktayız. Resmi tarihi istediğimiz ve gönlümüzce tekrar tekrar yazalım, eğer ki gerçeklikle örtüşmüyorsa, resmi tarih yazbozdan yorgun, tozla kaplı bir kara tahtadır.

“ “Padişahım çoban isteriz, çobansız sürü olmaz!” diye bağırmışlar. Sultan perdenin ardından şöyle bir görününce yatışmışlar. Ama vaziyet bu! Başına çoban isteyenlerle hürriyet için canını tehlikeye atanlar aynı şehirde yaşıyor.” (Gülsoy, 2014: 145)

Her ne kadar dönem itibari ile belirli zümrelerde bir özgürlük havası hakim olsa da, bu zümreye dahil olan kişilerin sayısının sınırlı olduğunu ve çoğunluğun yüzyılların getirdiği imparatorluk kültürünü, tebaa anlayışını bırakarak bir anda batılılaşmanın değerlerini benimsediğini düşünmek en kibar biçimiyle bir safdillik halidir. Kaldı ki Tanzimat yöneticileri, aydınları ve edebiyatçıları da batılılaşma hareketine en yakından eklemlenen kişiler olmalarına rağmen oldukça muhafazakâr yapıda insanlardır. Ahmet Mithad ve Beşir Fuat arasındaki zıtlaşmalar kadar, Tanzimat yöneticileri arasında da batılılaşmaya ilişkin gerilim ve bunun getirdiği entrikalar eksik değildir. Böyle bir iklimde halkın da bir anda bütün yenilikleri içselleştirmesinin beklenmesi söz konusu olamaz.

“Geniş Asya steplerini muhayyelinizde canlandırın. İnsanı kaderci yapan sert bir iklim… Böyle bir hayat içinde, çetin tabiat şartlarında hayat mücadelesi verirken insanın kabilesine tam manasıyla itimat etmesi gerekir. O sebepten Türklerde reise biat her şeyden önde gelir. Cemaatin dışında kalmak ölümle aynı manaya gelir… Şimdi yeniden kabuk değiştirme zamanı geldi; çünkü bu elbiseler artık dar geliyor. Şimdi medeni Avrupa’nın tesirine girdik.” (Gülsoy, 2014: 175)

Tanzimat döneminin, batılılaşma sürecinin yalnızca dramlarla, çalkantılarla dolu bir dönem olarak algılamak tam anlamıyla doğru olmayacaktır. Bu dönem çıkmaza girmiş bir imparatorluğun çözüm arama sürecinde içten içe ağır ağır kaynadığı dönemdir. Önlenemez bir çözülmeye ilerlenmesine rağmen dönem, karanlığın yanında aydınlığı da taşıyan Ortaylı’nın deyimiyle “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”dır. (Ortaylı, 2006: 31) Bu dönemde yapılan batılılaşma hareketleri zorunluluklardan doğmuştur ve otokratik bir yapıya sahiptir. (Ortaylı, 2006: 32)  Otokratik rejimler, totaliter rejimlerden farklı olarak yönetim kademeleri arasında belirli bir bağımsızlığın olduğu, halkın can ve mal güvenliğinin bir noktaya kadar önemsendiği ancak siyasal katılım, siyasi özgürlük ve denetim mekanizmalarının olmayıp bürokrasilerin güçlendiği rejimlerdir. (Ortaylı, 2006: 40)Issızlığın ortasında dâhil olmazsa dışarıda kalıp öleceğini düşünen kaderci zihinler derken Gülsoy belki hiç birimizin farkında olmadığı kemikleşmiş bir refleksten bahsetmektedir. Gülsoy’un dediğine başka bir yerden yaklaşalım. Yıllardır üzerinde yaşadığımız bu topraklar, hep bir kabuk değiştirme isteği ile o kabuğu değiştirememenin getirdiği hayal kırıklıkları arasında gidip gelirken, bizler bu ülkenin ıssız olduğunu kanıksamış ve itaat etmemizin hayatta kalmamızı sağlayacak tek yol olduğunu bilinç düzeyinde reddetsek de içten içe kanıksamış olabiliriz. Belki Gülsoy bu dediğini yalnızca o dönem için değil, bu ülkenin günümüze dek süregelen tüm süreçlerine ithafen yazmıştır. Ya da belki de ben yazarın bu belirlemesini böyle yorumlamak istedim.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde kitabı, Tanzimat dönemi ve batılılaşmanın arzuları, rüyaları ve sancıları içerisinde, trajik bir döneminin trajik bir kahramanı olan Beşir Fuat’ın oğlunun çeviri mektupları aracılığıyla gezinmemizi sağlamaktadır. Bu sebeple romanın isminin de çok iyi düşünülmüş olduğunu belirtmek gerekir; aydınlığı ile karanlığı, hayaller ve hayaletleri -gölgeleri- bünyesinde, tıpkı geçtiği dönemin atmosferi gibi barındırdığından.

KAYNAKÇA

  • Alpay, Necmiye, 2010. “Pozitivizm ve Edebiyat: Birkaç Değini”, Dipnot Dergisi, Pozitivizm Sayısı, Ekim-Kasım-Aralık 2010, Sayı 3.
  • Adorno, Theodor W., 2015. Edebiyat Yazıları, ç Sabir Yücesoy – Orhan Koçak, Metis Eleştiri Serisi 7, 4. Basım, Metis Yayınları, İstanbul.
  • Benjamin, Walter, 2014. Pasajlar, Tarih Kavramı Üzerine, ç Ahmet Cemal, Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi, Yapı Kredi Yayınları, 11. Baskı, İstanbul.
  • Gülsoy, Murat, 2014. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Can Yayınları, 1. Baskı, İstanbul.
  • Gülsoy, Murat, 2016. https://muratgulsoy.wordpress.com/2016/02/14/edebiyat-insanin-karanliga-dogru-yaptigi-bir-yolculuktur/.
  • Gürbilek, Nurdan, 2014. Kör Ayna Kayıp Şark, Metis Yayınları, 4. Basım, İstanbul.
  • Ortaylı, İlber, 2006. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Alkım Yayınevi, 25. Baskı, İstanbul.
  • Parla, Jale, 2014. Babalar ve Oğullar-Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul.

[2] Jale Parla, Babalar ve Oğullar-Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri,” Güneşe Uzanan Oğul”, İletişim Yayınları, 14. Baskı, 2014, İstanbul, s. 111-121. (Parla)

[3] Voltaire’in bilimsel ve eleştirel düşünce şeklini diğer Tanzimat edebiyatçıları özellikle din söz konusu olduğunda kabul etmiyorlardı. (Parla, s. 115)

[4] İlber Ortaylı, Jale Parla ve Nurdan Gürbilek’ten farklı olarak Ahmet Midhat’ın Felatun Bey ve Rakım Efendi kitabının, bu bilgi olmaksızın körü körüne batı hayranlığı bulunan kişileri hicveden bir kitap olarak belirtmiştir. Ancak o da bu yazarların toplum öğretmenliğine giriştiğini ve kendilerine bu misyonu biçtiklerini ifade etmiştir. Tabi kendisinin uzmanlığının tarih, Parla ve Gürbilek’in uzmanlıklarının edebiyat olduğu düşünüldüğünde aynı esere farklı açılardan yaklaşıyor olmaları da son derece doğaldır.

[5] Ortaylı, s. 100.

 

Ağaçların Özel Hayatı-Alejandro Zambra

agacların özel hayatı

Doksan sayfalık kısa ve sıcak bir kurgu. Kısacık bir anlatı olmasına rağmen katmanlanan bir kitap. Sevgi gibi biraz, tanışıklığın süresinden bağımsız katmanlanabildiği için. Zambra genç bir yazar. Bunun harici iki kitabı daha Notos’tan yayımlandı ve deinip okunma isteğim yüksek. Yazar, edebiyat bilgisinin derinliğini sizi yormadan hissettiriyor daha doğrusu yazar kendi yolculuğuna ortak olmanız için alan bırakıyor.  Bu kitaba hiçbir zaman için eleştiri yazamam. Ancak goodreads serime girebilir çünkü nesnel mesefa alabilmem bazı kitaplarda mümkün olmuyor. Bazı kitaplar beni tek bir yeri ile vurur ve ondan sonrasında eleştirel bir gözle okumaktan, o ana kadar ki eleştirelliğimden de kastım olmadan vazgeçerim. (Hoş hangi okunmuşluğa tam anlamı ile nesnel denilebilir ondan da tam emin değilim, okunmuşluk; okumayı yapanın yorumundan hiçbir zaman tam anlamıyla azade olmaz ancak dediğim gibi mesafe alınabilir.)

Kitap beni 30. sayfasında vurdu:

“Evet Julian, kabul eti dedi Sergio. Kiraladın çünkü bugüne dek fazlasıyla Paul Auster romanı okumuşluğun var.

Sergio ve Bernardita içlerinden güldü, ama isteksizce ya da arkadaşlarının gitmesini ve ancak gülme krizlerini anlatınca geri dönmelerini isteyerek. Bu can sıkıcı esprini altından Julian bir daha Paul Auster romanı okumadı. Hatta birkaç defa, Yalnızlığın Keşfi’nin birkaç sayfası hariç, Auster’ın sulandırılmış bir Borges’ten daha fazlası olmadığını iddia ederek okumaktan caydırmaya çalıştığı insalar dahi oldu.”

Alejandro Zambra-Ağaçların Özel Hayatı- Notos Kitap Yayınevi-2015-90 sayfa.

Middlesex-Jeffrey Eugenides

jeffret eugines

Pulitzer ödüllü Eugenides’in bu kitabı Virgin Suicides filmini izlediğimde çok etkilenmiş olmam ve Eugenides’in filmin senaryosunun dayandığı aynı isimli kitabın yazarı olması sebebi ile beni çok heyecanlandırmıştı. Ancak ne yazık ki kitabı okuma tecrübem aynı heyecanı bana yaşamatı. Bunun sebebi ne yazık ki beklentilerimin yüksek olması değildi.

Kitap Calliope “Cal” isimli intersex (Romanın Middlesex ismi bu durumla bağlantılı değildir.) bir protaganistin kendi cinsel yönelimini bulma serüvenini eksene alarak Yunanistan göçmeni bir sülalenin göçme olma durumunun getirdiği kimlik sorununu ayrıca tabi ki göç ettkileri ABD’nin’de ailenin yerleşik olduğu Detroit üzerinden dönemsel resmini vermekte. Aileye ilişkin kısımlar özellikle büyükaane karakteri, onun ipek böceği sevdası ve kendi vicdan mahkemesinde hep hüküm giymesi sebebi ile hayatın olağanlığında kendine yer bulamayarak uçlara savrulması kitabta sürdürülmüş en güçlü ve başarılı hikaye diyebilirim. Her ne kadar ana karakter olmasa da ben büyükanneyi okumaktan protagonistin hikayesini okumaktan çok daha keyif aldım.

Kitabın kurgusu aksamadığı gibi anlatım da çeşitlendirilmiş. Dil kullanımının da kötü olduğu söylenemez. Zaten Eugenides yaratıcı yazarlık eğitimi veren biri. Yine de kitapta eksik olan bir şeyler var. İşte tam bu günlerde Elif Şafak’ın kitap çıkarması ile bir ayyuka çıkan tartışmalar geçen yaz  okuduğum bu kitabı aklıma getirdi. Kitapta eksik olan bence yazarın güncel olan bir konuyu kendine sorun edinmeye çalışması ve bu güncel olaydan kitabına pay çıkarmaya çalışması. Konuya ilişkin istediği kadar araştırma yapmış olsun onu yazmaya iten mesele, protagonistinin meselesi değil ve bu ortalama bir okuyucunun algılayabileceği bir durum. O kitap yavan gelir çünkü. Eğer ki Cal yan bir karakter olsa belki bir nevi kurgusunu kurtarabilirdi ama ana eksene intersex olgusunu oturtuyor olması bence onun açısından bir hata. Eugenides ne kadar iyi niyetle konuya ilişkin dikkat çekmeye çalışmış olursa olsun, onu yazmaya iten meselenin bu olmadığı anlaşılıyor çünkü çoğu kısım teknik olarak parlasa bile ağızda bir yavanlık bırakıyor. İşte bu yavan tat burada yazarın kendi meslesine, meselelerine sadık kalmamasından ileri geliyor diye düşünüyorum. Yazarın bu konuda hassasiyetinin olmadığı ya da bu konuya ilgisi olmadığını söylemek değil demek istediğim. İyi kitabı iyi kitap yapan özelliklerden birinin açıkçası yazarın kendi hayatında; hayata bakışında sorun, mesele edindiği şeylerin üzerine gitmesi olduğunu düşünenlerdenim. Bunun farklı farklı kurgular ve farklı farklı karakterlerden üzerinden yapabilir. Her yazarın meselesi bize hitap da etmeyebilir ancak yine de bunu algılayabilir otantikliği takdir edebiliriz. Yani herkese hitap etmiyor olması kitabı kötü yapmaz. Hatta okuyucu olarak bana hitap etmeyen bir durumu mesele etmiş ve iyi işlemiş yazarın kitabını beğenmeme engel olmaz. Nabokov mükemmel bir yazardır ama Lolita’yı bu kadar mükkemmel kılan sebeplerden birinin kendisinin bayağılık olarak tanımladığı ve hazmettiği meselesinden uzaklaşmıyor oluşudur. Nabokov’u harika kurgu ve dil kullanım yeteniği, büyücülüğü her yazarda olmasa bile kurgu ve dili oturtulmuş ve otantik kurmaca yazılamayacağı anlamına gelmez. Büyü işte aslında biraz da meseleye sadık olmakla da ilgilidir. Ne tür yazarsa yazsın ve meselesi ne olursa olsun yazar meselesi/meseleleri olmayan durumu/durumları mesele edinmeye çalıştığı anda bu kurguyu hemen yavanlşatırıyor ve  bütün bir kitabın olmuşluğuna zarar getiriyor. Kendi meselen olmayan bir şeyi mesele edinme gereği nerede geliyor peki? Çok okunma isteği, tanınma isteği, çok satma isteği? Herhangi biri olabilir. Bu amaçlara bu şekilde ulaşılabiliyor da olunabilir ama işte orada iyi eser vermekten uzaklaşılıyor. İyi yazmak, yazabilmek ile iyi eser vermek bence aynı şey değil. Elif Şafak’taki kırılmanın da aynı durumdan kaynaklandığını düşünüyorum. Kendi meselesi, meselelerine sadık kalmaması, oluşturmuş olduğu dili ötelemesi suni meseleler edinmeye çalışması onu yazarlığının ilk başlarındaki parladığı noktasından çok uzağa sürükledi.

Yazıyı noktalarken tatil mevsiminde olduğumuz şu günlerde Eugenides’in fena bir okuma sağlayabilir. Sıksa da, yormuyor.

Jeffrey Eugenides-Middlesex-Domingo Yayınları-2015-605 sayfa.