Bir Noktürn İçin Mektup

Çevrimdışı İstanbul Temmuz-Ağustos 2016 sayısında yayımlanan öyküm. (s.108-110)

 

Erguvanların kokusunu yadsıyamadığım bir gün,

 

BİR NOKTÜRN İÇİN MEKTUP,

“Kara, kapkara günler düşünmektir bizim işimiz.” Tezer Özlü

 

Senin yazdığın her yazı, kurmaca olduğunu bilsem de sanki bana yazdığın bir mektupmuş hissi bırakıyor bende. Ne karakterlerinde ne yazının dilinde sen yoksun ama her kelimen, cümlen, paragrafın kafamda, senin sesin ve görüntünle imgeleniyor. Bu söylediklerim çelişkili mi? Karakterlerin de onların söyledikleri de sen değilsin, mesafeni anlayabilirim ama imgen o kadar yoğun ki bende, sanki kitabı okuyan ben değilim. Sanki kitabı eline almış ve yüksek sesle sen bana onu okuyorsun. Sayfaları çeviren bir sen, hüzünlenen ya da heyecanlanan bir sen, öfkeden sesi titreyen bir sen bana okuyor yazdıklarını. Yazı yazan her tanıdık aynı hissi mi bırakır ki insanda? Senden başka yazı yazan tanıdığım yok. Belki de senin imgen o kadar ağırlıklı ve belirgin ki ben de, bunu aşamıyorum. Her kitap yazarının okuyucularına yazdığı bir mektup mudur? Belki de öyledir.

Aslında tam olarak neyi aşabiliyoruz?

Merdivenlerin başına oturup, lafladığımız günü hatırlıyorum. Elektriklerin kesildiği bir öğleden sonraydı. –Bu detay önemli- Karanlık merdivenler, sağına ve soluna düzensizce yerleştirilmiş mumların loş ışığı ile hafif bir şekilde aydınlanmıştır. “Romantik” demiştin, uzun lepiska saçlarına benden öteye müstehzi bir gülüş eşliğinde savururken. O anının fotoğrafını çekmiş gibiyim. Ne zaman istesem, o günü düşünüp o kareyi gözümde canlandırıp, doyasıya bakıyorum. Kırgınlıklarını, kızgınlıklarını o gün anlatmaya başladın. “Çekip gidesim” var dedin. Sanki kaşlarını çatmıştın ve çenen hafifçe titriyordun. Hep gitmek isterdin. O gün farklı olarak o karanlık mermer merdivenin soğuğunda senin için uzun sayılacak bir süre kaldın. Konuştukça, öfkelendin, kara duygulara kapıldın. Ama yine de gitmedin. Belki karanlıkta daha az maruz kalıyordur insan kim bilir? Geceleri de öyledir belki. Belki bu sebeple geceler uyumak içindir. Rahatlamadan nasıl uykuya dalabilir insan?

Rüya ile kâbusun ayrımını gerçekten yapabiliyor muyuz?

Küçük salonundaki duvara birleştirdiğin, rengi yer yer solmuş üçlü koltuğa uzanmıştın. Yarı baygın. Bütün akşam uyuyamamış olmaktan dertliydin. Gitmeye halin yok. Yemek takımının iskemlelerinden birinde oturuyorum. Bu küçük salona hem yemek hem oturma takımı sığdırmana şaşırarak. Yemek takımı alma ihtiyacını hissetmiş olmana da. Ne yemek yaparsın ne misafir seversin. Bir tepsi senin işini görür. Bunları aklımdan geçiriyorum ama sana söylemiyorum. Senin adına düşünmeme kızardın. Başkası adına düşünen herkese kızardın. Uzandığın koltukta yana dönüp, kolunu aşağı sarkıtıyorsun. İşaret parmağını eskimiş parke zeminde, yazı yazarmışçasına küçük dairesel ve dikey şekillerde gezdiriyorsun. Başkalarının hiçbir şekilde görmesini, bilmesini istemediğin düşüncelerini parkenin cilasının parlaklığını gölgeleyip lekeleyerek zemine kazıyor olabilir misin diye aklımdan geçiriyorum. Sormuyorum sana. En son ne zaman rüya gördüğünü hatırlamadığını söylüyorsun. Rüya ile kâbus ayrımının da senin için çok net olmadığını söylüyorsun. Nefes nefese ya da huzursuzluk hissiyle uyunmak ise kâbus görmek, en son ne zaman huzurla uyandığını anımsamadığını söylüyorsun.

Karanlık dediğin nedir?

Yine senin küçük salonundayız. Evden kaç gündür çıkmadığın için endişelendiğimden gelmiştim. Sabahlarını kurşuni bulutların ağırlaştırdığı günlerin, güneşin bir anda öğle vakti kendini ortaya atması ile hafiflemesini umut verici bulurdun. Ciddi konuşmalar yapmak için böyle günleri beklediğinden kuşkuluyum. “Karanlık bir hissizlik hali değildir!” diye yüksek perdeden coşkulu bir şekilde söze girdin. Karanlığın da karanlık olarak adlandırılabilmesi için algılanması gerekliliğinden dem vurdun. Herkesin karanlığı algılamadığını, yalnızca duyduklarına binaen inanma eğilimleri sebebi ile onun varlığını varsayarak biliyormuşçasına davranmasına sızlandın. “Ben” dedin; “Karanlığı yazacağım.” “Belki kelimelerle karanlık daha rahat gösterilebilir.” diye sayıkladın kendi kendine. Lüzumsuz bulduğum yemek takımının sandalyelerinden birine çöktün. Sağ elinin avucunu masaya dayayıp, parmaklarını artarda ritmik bir şekilde masaya vurmaya başladın. O esnada karanlık ben olsaydım sen o karanlığı algılamayan güruhtan biri sayılırdın. Aslında yokmuşum gibi.

Gerçekten gidebilir mi insan?

(Telefon ısrarla çalmaktadır. Telefon cevaplanmak üzere ahize ele alınır. Arayan selamsızca söze dalar.)

-Sinemaya gidelim mi S. ?

-Olabilir. Hangi filme?

-Hangi film olursa, bugünün yekpare aydınlığı midemi bulandırdı.

Buluştuğumuzda sinemaya gitmek için hazırdın. Her zamanki bol kotun ve pasajlara her gittiğinde birer ikişer edindiğin, artık toplam sayısını da bilmediğin t-shirtlerinden birini giymişsin. T-shirtünün üzerinde seyrek yapraklı, uzun ince bir ağaç fidanı var. Ağacın dalları t-shirtün sağ üst kısmına doğru devam ediyor. Ağacın altında, gövdesinin sağında t-shirte bakana doğru çömelmiş, önüne düşmüş birkaç yeşil yaprakla oynayan bir kız çocuğu var. Açık sarı bir t-shirttü. Müsrifliğin t-shirtler senin diye düşünürdüm.  Sinemaya doğru yürürken bir anda çanta satan bir dükkânın önünce durdun. Vitrindeki büyük boy, vişneçürüğü valizi gösterdin. Hipnotize olmuş gibiydin. Ben daha tek kelime edemeden dükkâna daldın, arkandan dükkâna girmeme fırsat bulamadan valizi almıştın. O gün fikrimi değiştirdim. Senin müsrifliğin valizlerdi. Sen, ben ve Arnavut kaldırımda çekiştirdiğinden bir helikopteri özendirecek gürültüler çıkaran valizin sinemaya vardık. Film için biletleri alıp sinemanın kafeteryasına geçtik. Valizden bir an olsun elini ayırmamıştın. O vişneçürüğü büyük valiz nerededir, akıbeti ne olmuştur her zaman merak ettim. Giderken yanına almamıştın.

Gitmeden son bir rüya görür mü, görürse hatırlar mı insan?

Salonunun bir tek bana kalabalık geliyordu sanırım. O büyük valizi ekledin. Bununla da yetinmeyip sık yeşil yapraklı bir saksı çiçeği edinip oturma takımının ortasına yerleştirdin. Durmaksızın gitmek isteyen birinin bitki almasının tezatlığı… O bitki birden bir şefkat merkezi olmuştu hayatında. Gün aşırı yapraklarını nemli bir bezle siler, dökülen yapraklara hüzünlenir olmuştun.

Üçlü koltukta oturmuş, saksıyı bacak arana almış, bitkinin yapraklarını siliyorsun. Yemek masasının sandalyelerinden birine rahatsızca ilişmişim. Salonun yeşile çalan sessizliği seninle bozuluyor:

-Dün sanırım rüya gördüm.

-Öyle mi, rüya olduğuna emin misin?

-Evet, eminim.

-Nasıldı rüyan?

-İlginçti… Demir sarmaşığa benzer merdivenlerle sarılı yüksek, kule gibi bir binaya tırmanıyoruz. Mini bir etek giymişim, sen de arkamdan geliyorsun. En üst kata tırmanmaya çalışıyorum sanırım, aniden popomu mıncıklıyorsun. Ama bu ne cinsel, ne muzipçe geliyor bana. Senin de yüzün son derece olağan. Sanki el sıkışma, sanki sıradan bir selamlaşma gibi. Dönüp arkamı tebessüm ediyorum. Sonra da uyandım.

-Güldürdün beni, böyle bir rüyayı başkası görse şaşırırdım. Peki, yalnızca kötü uyanmadığın için mi bu anlattığına rüya diyorsun. Rüya kâbus, kâbus rüya bu sebeple mi değil bu şimdi?

-Hayır, kötü uyanmadığım için değil yalnızca. Uzun süredir uyurken ya da uyanıkken görmekten rahatsız olmadığım sayılı şeyden biri olduğu için.

-Ne mutlu sana. Ben bu aralar hep saçma sapan rüya-kâbus, kâbus-rüyalar görüyorum.

-Normal.

-Normal mi? Pek normal değil bence.

-Normal çünkü bilerek yaptıklarımız da var kendimize ama rüyalar, kâbuslar, rüya-kâbuslar, kâbus-rüyalar ne dersen de bir tür bilinç ile bilinçsizlik arası gidip gelme, bunlar arası bir yolculuk bence. Yaşadıklarımız uykumuza da musallat. En son ne zaman iyi bir şey yaşadık bu ülkede?

Bir süre duraksadım:

-Bilmem, hatırlamıyorum.

-Çünkü çok uzun zamandır yaşamadık, gelecekte de yaşayacak mıyız emin değilim.

-O kadar karamsarsın ki bazen içimi öyle karartıyorsun ki…

-O kadar karamsarım ki kendimi o kadar da haklı buluyorum ki bu karamsarlığım da kendimden darlanıyorum.

-Eve döneceğim ben, çok oturdum yine, yapacaklarım var.

-İyi dön bakalım. Hayret bu sefer de sen gitmek istedin.

-Evet, bir seferlik de ben isteyeyim.

İliştiğim sandalyeden kalkıyorum. Kapıdan çıkmadan dönüp son bir kez salona bakıyorum. Söylenerek önündeki bitkinin düşen yapraklarını toplayıp, avucunda sıkı sıkı tutuyorsun.

 

Gitmek isteyenlere, gidenlere, gidemeyenlere,

S.

Advertisements

Tagged:

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: