Totalitarizmin Doğası Üzerine-Hannah Arendt

Hannah Arendt’in “Formasyon, Sürgün, Totalitarizm Anlama Denemeleri” kitabında “Totalitarizmin Doğası” üzerine makalesi bugünlerde tekrar tekrar okunması gereken yazılardan biri olabilir. Söz konusu makale üç bölümden oluşur ancak burada bahsetmek istediğim ve alıntı yapacağım kısım ilk iki bölümle ilgili. Makalenin üçüncü bölümü kabaca totaliterizm terör ikilisini ve ideolojilerin tehlikelerini açarak, dikkat çekmekte. Makalenin ilk bölümünde özellikle Montesquieu ele alınarak (Kant’tan da bahsedilmiş olsa da bu yine Montesquie ekseninde) onun yurttaş-insan ayırımına eleştirel bir bakış geliştirilmiş yine totaliterizm üzerine açıklamada bulunulmadan, Montesquie üzerinden cumhuriyet, monarşi ve tiranlık yönetim biçimleri tartışılmıştır. Arendt için, diktötörlük, totalitarizm, tiranlık hepsi ayrı şeylere işaret eder. İkinci bölümde ise ayrı bir bölüm ve yönetim biçimi olarak totaliterizm ele alınmıştır. Bu bölümde totaliter yönetimin pozitif hukukun yoksaydığı ölçüde hukukdışı olma sorununu Tarih ya da Doğa yasalarını tam bir keyfiyetle icra ettiğini bu şekilde aslında daha güçlü bir meşruiyet kazandırdığını ifade edilmektedir. Bu şekilde tekil bir insan yaratma iddiaları için de kendine meşruiyet kazandırır bu yönetimler. Keza Stalin Rusya’sı tarihsel olarak işçi sınıfı iktidarının ve yönetiminin olması gerektiğini iddia ederek bir tek tipleştirmeye gider, Nazi Almayanası ise doğa yasalarına dayanarak daha Darwinci bir eksende tek tipleştirmeye gider.

Makaleden yapacağım alıntı makalenin ilk bölümünde tiranlığa ilişkin bir bölüm:

“… Tiranlık esinleyici eylem ilkesi olan korku, esas itibariyle, yapayalnız kaldığımzı durumlarda yaşadığımız kaygı ile ilintilidir. Bu kaygı, eşitliğin diğer yüzünü gözler önüne serer ve dünyayı kendi eşitlerimizle paylaşma hazzına karşı gelir. Kendi gücümüzü (tam anlamıyla kendimizin olan güç miktarı) realize etmek için gerek duyduğumuz bağımlılık ve karşılıklı bağımlılık, tam bir yalnızlığa gömülüp insanın tek başına hiçbir güce sahip olmadığını, fakat üstün bir güç karşısında hep ezilip hüsrana uğradığı anladığımız anda, bir ümitsizlik kaynağı haline gelir… Erdem, diğer insanlarla birlikte olmanın verdiği mutluluk karşısında ödediği bedelden, yani sınırlı bir güce sahip olmaktan mutludur; korku ise, her ne sebepten olursa olsun “uyumlu biçimde davranmayı” reddeden kişilerin kendi bireysel çaresizlikleri karşısında duydukları ümitsizliktir. Bu çaresizlik duygusuyla başa çıkmayan bir erdem, bir eşit güç sevgisi yoktur, çünkü eyleme* başvurmadığı takdirde tam bir çaresizliğe sürüklenmeyecek yaşam yoktur. Bir eylem ilkesi olarak korku, bir açıdan çelişkilidir, çünkü korku, eylemin imkansızlığı karşısında duyulan ümitsizliktir. Erdem ve onur ilkelerinden ayrı olarak korku kendi kendini aşan bir güce sahip değildir ve dolayısıyla anti-politiktir. Bir eylem ilkesi olarak korku ancak ve ancak yıkıcı ya da Montesquieu’nun deyişi ile kendi kendini yozlaştırıcı olabilir. Dolayısıyla tiranlık, kendi yıkımının tohumlarını içinde taşıyan biricik yönetim biçimidir.”

Arendt-Formasyon, Sürgün, Totalarizm-Totalarizmin Doğası Üzerine-Dipnot Yayınları- s. 461.

*Arendt’te insanın dolaysız yaşama bağlandığı üç asli durum vardır: Emek-İş-Eylem. Eylem, bunlardan en önemlisidir. Çünkü burada çoğulculuk ve insan değil insanların barlığı kabul edilir ve bu şekilde siyasi yapılar kurulur muhfaza edilir tarihin koşulları yaratılır. Konuya ilişkin Biyopolitika-Cilt 1-Nota Bene yayınları sayfa 249 devamı makaleye bakılabilir.

Advertisements

Tagged: , ,

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: