Monthly Archives: August 2016

Bayağılığın, Boğucu Bir Şekilde Hayatımıza Sirayeti

Geçen cumartesi, arkadaş ile bir sanatçının en son gördüğüm sergisindeki işleri üzerine konuşurken, sanatçının işlerini beğenmeme sebebimi, işlerini “incelikten yoksun” buluyor olmam şeklinde ifade ettim. Söz konusu sanatçının işleri kesinlikle düşünceden yoksun değil ama bunların ifade ediliş şekli benim için incelikten yoksundu. Bu ne estetik kaygı ekseni doğrultusunda ne de çağdaş sanatın farklı ifade ediliş biçimlerine karşı bir duruş olarak yapılmış bir belirlemeydi. Sanatçının işinin incelikten yoksun bulmamın sebebi benim için, ülkenin son derece kanayan bir sorunu olan kadın olma halinin problemlerini ve şiddete açıklığını kendine bir erkek olarak sorun edinmesi –ki bunda bir problem yok-, iyi niyeti ve ilericiliğini buna dikkat çekerek kendince göstermek isterken ne yazık ki son derece eril bir ifade tarzından ve ideolojik olandan kaçınamamasıydı. Kısacası aslında sorun, sanatçının benim açımdan ucuza kaçmasıydı.

Takip eden içinde bulunduğumuz hafta içerisinde yine bir başka arkadaş ile konuşurken bayağılığın, tahammül edilemez bir durum olması hali sohbetimize eklemlendi.

Bu gibi düşünceler yaklaşık bir haftadır düşünce izleğimi meşgul ediyor. Zamanında yoğun Nabokov okumları yaparken, yazarın bayağılığı kendine sorun edindiğine ve bayağılığa nefrete yaklaşır bir tiksinti duyduğuna ilişkin okuma yaptığımı anımsıyorum. (Mesela bayağılığı kendine hiç problem edinmediği çok belli olan Alev Alatlı’nın da yazarı anlamayarak, yapıtına soft pornografi muamelesi yapmasına şaşırmıyorum.) O zamandansa şimdi Nabokov’un bu durumu neden bu kadar kendine sorun edindiğini daha iyi anlayabiliyorum.

Yine her eserini okumamış olmakla birlikte, okumalarımdaki sık uğraklarımdan Hannah Arendt’e de değindikten sonra devam etmek yerinde olacaktır. Ne de olsa “Banality of Evil” adlı bir eseri var düşünürün. Her ne kadar bu eser “Köütülüğün Sıradanlığı” şeklinde Türkçe’ye çevrilmiş olsa da banality sözcüğünün Türkçe de bayağılık kelimesi ile karşılanabileceğini bilmekte fayda var.

Peki, bayağılık dediğimde tam olarak ne demek istemekteyim? Önce benim için bayağılığın nelere denk düşmediğini ifade etmek istiyorum. Bayağılık saf bir idrak yoksunluğu değildir. Bayağılık saf bir düşünce yoksunluğu da değildir. Saf bir his yoksunluğu ya da saf bir küstahlık da değildir. Bunların hepsi ayrı ayrı sinir bozucudur ama ayrı ayrı olarak tahammülü mümkündür. Bayağılığa tahammül edilmesinin zorluğu, bayağılığın; düşünce, idrak ve/veya his yoksunluğunun zorunlu olarak, tek bir şekilde kendini küstahlık olarak ileri sürmesi ve bunun haklılığına körcesine inanması bu sebeple kaçınılmaz olarak incelikten yoksun olma durumuna denk düşmesi. Bu sebeple insan hayatına sirayet ettikçe, insanlığa ve yaşama dair olanı sönümlendirir, dirimseli sakatlar, safi nefes alıp vermenin verebileceği huzur ve dinginliği dahi gölgeler. Bu sebeplerle de iletişimdense, şiddete yatkındır.

Son zamanlarda genel olarak ya denk geldiğimden ya da kendim buna takıldığım için algıda seçici olmamdan konuştuğum kişiler kendilerini ülkenin gündemine eskisine kıyasla daha çok kapattıklarından bahsetmekte. Bunun sebebinin tam olarak bu bayağılık meselesi ile el ele gittiğini düşünüyorum. Halk olmanın ve halktan olma hali mevcut iktidar tarafından uzun süredir bayağılıkla eşdeğer bir şey gibi sunulmakta, ideolojik olarak bu durum durmaksızın her yolla işlenmektedir. Haliyle güç, güçlü olma hali kaba güce indirgenmektedir. Hâlbuki bayağılık ne halktan olmakla ne de güçlü olmakla ilgili olmayıp ham bir boğuculuk, yaşamın çaresizlik, şiddet ve ölümle gölgelenmesine açılan bir kapıdır. Gözlemleyebildiğim kadarı ile mevcut iktidarın en büyük başarısı da buradadır. Bayağılığı boğucu bir şekilde hayatlarımıza sirayet ettirerek nefes almayı dahi zül haline getirmek… Bayağılığı halk olma, halktan olma gibi söylemlerle olağanlaştırmak. Her kim olursak olalım, hangi gruba hangi ideolojiye ait hissedersek hissedelim, bayağılık hayatımıza tüm yoğunluğu ile sirayet ettirildiğinden dirimsel olanı hatırlasak da tecrübe edemiyoruz. Belki bir şekilde hepimizin arınmaya ihtiyacı var. Tekrar yaşamaya, hayata ve paylaşmaya dair olabilmemiz için.  Karşı duruşlarımızda dahi bayağılıktan kaçınabilmek için.