Monthly Archives: September 2016

artSümer-Versus Art Project-Krank Art/ Devam Eden Sergiler

1- Yasemin Özcan/Dead End Of Bliss/artSümer/22 Eylül-26 Kasım 2016

Yasemin Özcan’ın adalet, eşitlik, birlikte varolabilme, kültürel kimlik ve cinsel yönelim gibi kavramları sorguladığı eserlerinden oluşan sergisi Dead End Of Bliss, artSümer’de 22 Eylül-26 Kasım arasında devam edecek.

Sanatçının bu kavramlara eğildiği ilk sergisi bu değil, kendi sanatı için söz konusu kavramlar önemli bir yer teşkil ediyor. Yine aynı şekilde malzemeler, farklı malzemelerle çalışmak da sanatçının sanatında öne çıkardığı, üzerine düşündüğü bir konu.

Sergide Hacı Bektaş Veli’ye atıfla hazırlanmış işler bulunmakta. Özellikle iki parça halinde dişi aslan ve ceylan şeklindeki halı benzeri yerleştirme ile sanatçının sorgulamaya çalıştığı konunun, günümüz için son derece güncel ve öenmli olduğunu düşünüyorum. Hacı Bektaş’a atıf ile Özcan’nın bu yerleştirme ile sorguladığı “İçimizde aslanlar ve ceylanlar olarak biz, birlikte yaşabilmeyi öğrenip, birlikte varolabilecek miyiz?”

Benim şahsen en hoşuma giden parça, hikayesi sebebi ile duvara asılmış olan yün eldiven oldu. Bu eldiven sanatçının annesindeymiş. Eldivenin teki olmadığı halde sanatçı yine de çok sevdiğinden, öğrencilik yıllarında bu eldiveni çok kullanmış ancak her kullanacağında, tek olması hali sanatçıyı eldivenin kullanımı açısından zorlarmış. Çok sonra eldivenin diğer tekinin yengesinde olduğu ortaya çıkmış. Sanatçının babaannesi eşitlik adına bu eldivenlerin bir tekini annesine, bir tekini yengesine vermiş. Yasemin Özcan’da bu yaşanmışlığından yola çıkarak sergideki bu eldiven ile eşitlik, adaleti sorgulamış. Babaannesinin davranışını da düşünerek “her eşitlik, adalet getirir mi?”yi soruyor kendisine ve izleyenlere. Eldivenlerin eşit olarak paylaştırılması adalet sağlamış mıdır? Eşitlik adına eldivenin kullanışsız ve işlevsiz bir hale gelmesi adalete denk düşer mi?

Galerinin sergiye ilişkin linki :http://www.artsumer.com/gallery/exhibitiondetail/90

2- Can Aytekin/Inverse-TersYüz/Versus Art Project/ 22 Eylül-15 Ekim 2016

Sergi kağıt üzerine ahşap baskı ile yapılmış işlerden oluşuyor. Can Aytekin, sanat tarihi ile oldukça haşır neşir olan bir sanatçı. İşleri gördikten sonra galerinin sanatçı ile çok hoş bir söyleşisini içeren kitapçığını okumamamın, sergiyi benim için daha etkili ve anlamlı kıldığını ifade edebilirim.

Sergide yer alan işlerinde Can Aytekin yüz, suret, didar gibi kelimeleri bu kelimelerin anlamları ve kökenlerini sorgulamış. Görünür olma, görünmek temel kavramlar gibi durmakta. Şekil kelimesinin Arapçadan dilimize geçmesi hem yüz/çehre hem biçim/form anlamına gelmesinden bahseden sanatçı daha önce portre olamayan yüzlerle ilgili bir sergi yapmış. Aynı zamanda söyleşiden yola çıkarak yüzün çizilmesinin yasak olduğu dönemde, resim ve/veya ikonofillerde şekillerin temsili görevinin ne olabileceğine ilişkin bir düşünce de serginin arka planda kendine yer bulmakta.

Sergideki işlerde kırmızı ve yeşil rengi kullanılmış. Bunun yine sanat tarihine atıflar içerimesi söz konusu. Rönesans’a kadar sadece kırmızı, siyah ve beyazın kullanılan ve kabul edilen renkler olduğuna değinen Aytekin daha sonra Sovyet Konstrüktivizmi’nin bu üç renge geri döndüğünü ifade ediyor. Aytekin kırmızının, kanın renginin ilk renk olması durumundan bahsetmekte. Kırmızı ve yeşilin üst üste gelmesi ile siyaha yakın siyahımsı bir renk edilmesi de yine Aytekin’in değindiği noktalardan.

Ayteki’in sanat tarihi ilgisi yine sergideki işlerinin ortaya çıkışı ve gelişim sürecini de etkilemiş. Kendisi sanat tarihi söz konusu olduğunda, resimlerin birbiri ile konuştuğunu düşünüyor, kendi şekillerinin de birbiri ile konuşarak, etkileşim için bir seriye dönüştüğünü ve serginin bu şekilde ortaya çıktığını ifade ediyor.

Galerinin sergiye ilişkin linki: http://www.versusartproject.com/exhibitiontr

3-Roman Uranyek&Rodenko Milak/Tarihsel Karşılaşmalar/Krank Art/23 Eylül-19 Kasım 2016

İki sanatçıdan Milak’ın farklı coğrafyalarda aynı tarihlerde olan olaylar ve Uranyek’in her gün çizilmiş haçlarının birleştirilerek oluşturulduğu işlerden oluşmuş bir sergi. Sergini kürotörü Ali Akay. Akay’ın sergiye ilişkin bröşürde çok uzun olmayan ancak oldukça dernlikli bir yazısı bulunmakta. Bu da sergiyi başka bir yönü ile bize açmakta.

Akay’ın yazınsında değindiği ve beni de sergi dahilinde düşündürtten, aklımda kalan hususları belirtmem gerekirse; iki sanatçının birlikte çalışması ve tarihle de haşır neşir olması göz önüne alındığında Akay’ın bazı karşılaşmaların insanlık tarihindeki öneminin altını çizmesi (Deleuze ve Guattari örnek verilmiş) iki olayın, iki insanın karşılaşmasının tarih aşırı olduğunu ifade etmesi. Ayrıca sanatın, tarihin düz bir olaylar dizgisinden ibaret olamayacağının ve olmadığının göstergesi olması, bir anlamda sanatın tarihaşırı olduğunun Akay’ca ifadesi hem genel anlamda hem de sergi ile bir düşünüldüğünde çok hoşuma gitti. Son olarak Akay’ın, Jacques Monod’un “Raslantı ve Gereklilik” kitabına atıf yaparak, kitapta Monod’un Demokritos’tan yaptığı “Evrende mevcut olan her şey rastlatının ve gerekliliğin meyvesidir.” alıntısı sergi bağlamında beni başka bir düşünce noktasına da yönlendirdi.

Uranyek’in haç figürlerinden biraz daha bahsetmek istiyorum. Sergideki Milak’ın işinin tarihi mesela 17 Kasım ise, Uranyek’in 17 Kasım 2001, 2002 ve …, her yıl için 17 kasımlara ait çizdiği haçlar ile resme yerleştirilmiş.

Sergide Gezi Protestosu ve Duran Adam’a ilikin de bir işin bulunduğunu da söyleyerek diyeceklerimi sonlandırabilirim.

Galerini sergiye ilişkin linki:  http://krankartgallery.com/index.php/portfolio_page/tarihsel-karsilasmalar/

 

 

 

Advertisements

Kitap-lık 187/Eylül-Ekim 2016/Edebiyatın Evrenselliğine Yakılan Yavaş Bir Ateş s. 47

İlhan Durusel’in Yavaş Ateş’i için yazmış olduğum yazı Kitap-lık 187/Eylül-Ekim sayısında (s.47-51)’ta yayımlanmıştır.

“İnsanlara öykünmenin benim için çekici bir yanı yoktu; bir çıkış yolu aradığım için öykünmüşüm başka bir nedenden değil.”[1]

Nabokov, neyi yazdığın değil nasıl yazdığın daha önemlidir, demekte ve klişe bir temanın bile biçem aracılığı ile başka bir şeye dönüşebileceğini belirtmektedir. Esasen edebiyatın evrenselliğine yapılan vurgu da sıradanlaşmış, dillere pelesenk olmuş bir söylem. Yine de bu durum, söylemin gerçekliğine halel getirmemektedir. Ortak okunmuşluklar, ortak yaşanmışlıklar gibi birbirimizin hayatına temas etmemizi, dâhil olmamızı sağlar. Tıpkı her insanın-varoluş temelinde bakıldığında-bütün özelliklerinden bağımsız olarak salt ‘insan’ türünden olması sebebi ile edebiyatın evrenselliğe açılabilmesi gibi. Kendi hakikatine yolculuk yapan her yazar, aslında bir şekilde tüm insanlarda ortak olan insan olma haline, insanın dünyeviliğine yolculuk yapmakta ve insanlığına dair söz söylemektedir. İyi edebiyat dendiğinde kıstaslardan biri, hangi kurgu türünde olursa olsun benim için budur.

İlhan Durusel, “Yavaş Ateş” kitabında kendi okurluk deneyimini elekten geçirmekte, anlatıların kurgusunu, sanki okuduğu kitapların yazarlarının yazmış olabileceği mektuplar şeklinde düzenlemekte, bu esnada yazarların yarattığı karakterleri de metne yerleştirerek, dil açısından ne tam anlamı ile düzyazı ne şiir olarak kalıplaştırabilecek bir noktada durmakta; böylelikle dili de kurguya da kırma noktasında bir anlatı evreni kurmaktadır. Durusel’in bu metninin pastiş olarak adlandırılması yerinde olmayacaktır; keza Durusel okuru olduğu yazarların dünyasına temas etme deneyimi çerçevesinde, onların yazın dünyasından bize seslenmeye çalışırken, onların üsluplarına öykünmemiş, kendi üslubunun peşinde okurluk deneyiminin izini sürmüştür. Peki, “Yavaş Ateş”teki metinlere şiirsel bir düzyazı demek kitap açısından indirgemeci bir tutum olacağından haksızlık teşkil etmeyecek midir?

Şiirsel bir düzyazıdan söz etmek olası mıdır? Roland Barthes “Yazının Sıfır Derecesi-Yeni Eleştirel Denemeler” isimli ilk kitabındaki bir bölümde bu konuyu ele almaktadır. Barthes, klasik dil algısı çerçevesinde, şiir ve düzyazıyı matematiksel bir kesinlik ile bir formüle yerleştirmenin mümkün olduğunu ifade etmektedir. Barthes’a göre şiirin ve düzyazının denklemleri hep birbirinden farklı sonuçlar verecektir. Bu, öz farkı değil nitelik farkını ifade eder.[2] Barthes’a göre dil, klasik dil kapsamında bakıldığında dogmatik bir bütün olarak algılandığından söz konusu sonuç dogmayı kırmakta yetersiz kalmaktadır. Klasik dilde; dil, aklın farklı ifade şekillerinin farklı yansımaları ve gösterimleri de olsa tek bir dildir.  Klasik şiir, düzyazının süslerle bezenmiş özgürlüklerden budanmış halidir. Klasik şiirin, uygulanması bağlamında zorunlulukları içinde süresi söz konusudur.[3] Klasik dilde sözcüklerden çok bağlantılar önemlidir. Sözcüklerin dizilişi ve birbirleri ile bağlantıları, sözcüklerin kendilerinin önüne geçer; bu sebeple klasik dil söz konusu olduğunda şiirsel bir düzyazı söz konusu olabilir. Ancak Barthes’a göre çağdaş şiirde süreklilik söz konusudur, kelimler arası bağlantılardansa sözcükler öne çıkar. Şiir, düzyazının sözsel olarak süslü, özgürlükten yoksun ve sadece zorunlukları doğrultusunda uygulamasının süresi içerinde varoluş bulan bir ifade şekli olmaktan çıkar. Şairler, artık kapalı bir Doğa kurarlar ve çağdaş şiiri bu özellik nesnelleştirir. Çağdaş şiir, dilin bağlantılarını yıkar, nesne-sözcükler süresiz olur; hatta kendi göstergelerini bile yıkabilecek şekilde sönümlendiği anda yeniden patlar.[4] Çağdaş şiir kuramında ve algısında şiir, bağlantıları yıkması, kullanılan sözcüklerin ise bağlantının önüne geçmesi ve süresiz olması nitelikleri ile klasik şiirden farklıdır. Bu sebeple çağdaş yazın söz konusu olduğunda şiir ve düzyazı birbirinden tamamen farklılaşır.[5] Dolayısıyla Durusel gibi ‘modernist yazarlar okurluk deneyimine’ hakim; dil sorunsalı ile içiçe; dili zora koşma, kalıpları zorlamak, anlamı eğip bükmek ve sorgulamak söz konusu olduğunda yetkin bir yazarın metinlerini şiirsel bir düzyazı olarak adlandırmamalıyız. Kanımca böyle bir saptama elimizdeki metnin tadını yavanlaştıracaktır. Durusel’in “Yavaş Ateş”indeki metinlerin Barthes’dan yola çıkarak şiire en çok yaklaştığı nokta; sözcüklerin, nesne-sözcük olması ve metnin zorunluluğundan bağımsız olarak sönümlendiği anda yeniden patlaması olabilir.

Metnin tadı demişken şimdi bir de Barthes’ın aynı isimli denemesinden yola çıkarak Durusel’in Yavaş Ateş’indeki metinlerinin düzyazı çerçevesinde nerede durduğuna bakmaya çalışalım. Barthes’a göre ideolojik-tarihsel okuma, yazarları ve yazıyı toplumun ve savaşın dışında kalmışların işi olarak yorumlar ve yazının erincini, huzurunu, dinginliğini unutur.[6] Erinç, sadece yeni olanla gelebilir ancak yenilik yerleşik olanı ve bilinci sarsabilir. Yenilik bir moda değil bir değerdir.[7] İktidar tarafından dayatılan dil, yineleme dili olup yenilikten yoksundur; bu bağlamda da ideolojiktir. İhtiyacımız olan yineleme dili değil ileriye kaçış dilidir. Yenilikle gelen erinç; kural ve kalıpların dışındadır, kurallar kötüye kullanım içindir.[8] Barthes, Nietzsche’nin ‘gerçek, eski eğretilmelerin kalıplaşmasıdır’ sözüne atıfta bulunduğunda, kalıpların ‘kurallara uygun olan’ nitelikler toplamı olduğunu belirterek, kalıp karşısında kuşkunun, kalıplara saygı göstermemesi ile yeniliğe, haliyle erince yönelen bir potansiyel barındırdığını söylemektedir. Kalıplar mide bulandırıcı bir ölme imkânsızlığıdır.[9] İdeoloji tümcelerin bitimli olmasını ister, bir tümceyi sonsuz kere çeşitlendirmek mümkündür. Dahası ideoljinin tümcelerinde hiyerarşisi söz konusudur. Bu hiyerarşinin kırılması için tümcenin tamamlanmamış, tamamlanmamaya açık olması gerekmektedir.[10] Tam bu noktada Durusel’in Yavaş Ateş’inde olgunlaştırdığı metinler, bildiğimiz kalıpları zorlamakta, bizi kitaptaki metinleri herhangi bir kalıba sokmak istediğimiz vakit tereddütte bırakmaktadır. Durusel’in tümceleri açık uçludur, sonsuz kere yenilenmeye açıktır. Her tümce nokta ile sonlanmış olsa dahi bizi ‘ideolojik olanın’ dışında bir dil ve yazının erincinin nasıl bir şey olacağına dair düşünmeye zorlamaktadır. Benim okumam dâhilinde metinler, en arı haline gelene kadar yeniden yazılmış ve bu şekilde süreklilik, sonsuz kere çeşitlendirme potansiyeline sahip cümlelere evrilmiş olarak okura ulaşmıştır. “Yavaş Ateş”teki metinleri okurken, Durusel’in saygı durmaktan imtina edemediği Sevim Burak’ın, kendi metinlerini perdelere iğneleyerek oluşturuyor olma hali gözümün önünde canlandı. Durusel, metinlerini yavaş ateşte pişirip, birikimini didaktik bir ton benimsemeden paylaşıma açtığı; dahası okuruna yer bıraktığı halde bir anlamda kapalı olan yazını, tıpkı Sevim Burak’ın metinlerini oluştururken yaptığı, yazdıklarını parça parça geniş perdelere iğneler ile tutturması hissini bırakıyor ve okurda bu perdeler önünde gide gele okuma isteği uyandırıyor.

             Yavaş Ateş’teki metinlerinin mektup formuna benzer bir şekilde kurgulanmış olması bize minör edebiyat üzerinden de kitabı incelememiz için olanak sağlamakta. Minör edebiyata bağlanmak için yine Barthes’a dönüp ilerleyelim. Barthes, “Metnin Tadı” adlı denemesinde, yineleme dilinin ideolojik olduğunu bu sebeple erince yaklaşamayacağını belirtirken, yinelemenin erince açılma olasılığını bütünüyle yadsımaz ve aşırı bir yinelemenin dili erotikleştirerek erince açılabileceğini ifade eder. Bu noktada Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin minör edebiyat kavramsallaştırmasında ele aldıkları, Kafka’nın Ödip’i aşırılaştırarak nasıl dili ve edebiyatın o ana kadar süre gelmişliğini kırdığını belirttikleri nokta akla gelmektedir. Deleuze ve Guattari, Kafka’nın “Baba’ya Mektup” metninden yola çıkarak bu konuyu ele alıp, Max Brod’un, Kafka’nın Ödipal bir analize tabi tutulmasının zafiyet olduğunu ifade etmiş olmasından bahsetmektedirler. Kafka, kendisi için psikanaliz yolu ile yapılan her tespitin çok öncesinde, kendisi bu tespit denen sınırlamaların farkındadır. İlhan Durusel’in eserinde Kafka adına yazdığı metin, hem Kafka’nın mektuplarına atıf yapmakta hem de şu yerinde soruyu sorarak, belki de Kafka’nın farkındalığının farkında olmayan ve psikanaliz ile yazarı çözümlemeye çalışan kişilere göz kırpmaktadır: “Yoksa ben adına kandırılıyor muyum?”[11]

            Durusel’in-modernist yazarların ortak bir niteliği-dil üzerine düşünen ve dili kendine sorun edinen bir yazar olduğu aşikârdır. Ancak Yavaş Ateş isimli kitabındaki metinleri, minör edebiyat kapsamında değerlendirmek olası mıdır? Deleuze ve Guattari’nin, Kafka üzerinde belirlenimde bulundukları minör edebiyat kavramının unsurlarını şu şekildedir; azınlığın çoğunluğun dilinde yaptığı edebiyat, yazına dâhil olan her unsurun siyasi olması, her unsurun kollektif bir nitelik barındırması. Bir diğer deyişle, dilin yersizyurtsuzlaştırılması, bireyselin dolaysız-siyasal olana bağlanması ve sözcelemin kollektif olarak düzenlenmesidir.[12]

            Her ne kadar Durusel’in Yavaş Ateş’ i, tam anlamıyla, bütün kıstasları ile minör edebiyata dâhil edilemeyecek olsa da ona yaklaşmaktadır. Benim için bu çerçeveye yaklaştığı noktalar ise hem dili kullanışı hem de metinlerini mektup formuna yakın bir biçimde düzenlemiş olmasıdır.

Durusel Yavaş Ateş’te, dünyasına nüfus etmek istediği belli başlı yazarları seçerek onların ağzından kaleme alınmış mektupları metinleştirilmiş; dahası bu mektupları o yazarlar tarafından imzalanmış gibi göstermiştir. Burada minör edebiyat çerçevesinde bakıldığında Durusel sözcelem öznesi ve sözce öznesini çeşitlendirmektedir. Özellikle metinleri mektup şekline öykünür biçimde düzenlemesi bunu düşündürtmektedir. Keza Ali Akay, Deleuze ve Guattari’nin “Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin” eseri dâhilinde, sözcelem öznesi kavramını, düşünürlerin Kafka’nın mektupları tahlilleri doğrultusunda açıklarken, bunun mektubu yazan kişinin ifade formuna denk düştüğünü, sözce öznesi kavramının ise mektubun anlattığı içerik formuna denk düştüğünü ifade edecektir.[13] Yani; minör edebiyatın unsurlarından olan, sözcelemin kollektifleşmesi derken metnin içeriğinin değil; yazan kişinin ifade formunun kollektifleşmesinden bahsedilmektedir. Mektuplar aracılığıyla yazar, yer değiştirmeden bir yer değiştirme yaşar, gitmektense mektupların yollanması tercih edilir.[14] Durusel ise burada bambaşka bir mektup formu yakalamaya çalışırken hem sözcelem hem de sözce öznesi ile oynayarak, mektup şeklindeki düzenleme ile kendi yazmamamışçasına kendi yazmış, mektupları yollama olanaksızlığı karşısında yine de onları yollamış gibidir. Ele aldığı yazarlara saygı duruşunda mı bulunuyor, içeriği mi biçemi mi önceliyor, yoksa ölümlülüğe karşı edebiyatla mı direniyor? İşte bu soruların hepsi onda iç içe geçmiş gibidir. O zaman bu içiçe geçmişlik bir kaçış olarak edebiyata sığınmak olarak adlandırılabilir mi? Kanımca bu sorunun yanıtı olumsuz olacaktır. Tam tersine yazar burada kaçış çizgilerinin farkında olarak, kaçmadığı halde kaçtığı yanılsamasını yaratmakta; farkında değilmişçesine farkında olmanın, tek boyuta indirgenmenin yaratacağı kısırlığı çeşitlendirmekte; kendi gerçekliğine ve dünyevi olmasının sonsuz sonluluğunu kabullenmeye ilişkin bir duruş sunmakta ve bunu bir zayıflık ve yenilgi olmaktan ziyade insan olmanın sınırlılığına bağlamaktadır. Benim için Durusel’in Yavaş Ateş’inde öne çıkan paylaşımdır. Yaşamak, paylaşmaya ilişkindir; duyguları, düşünceleri, benzerlikleri, farklılıkları, anlaşmaları, ‘anlaşmamaları’, yaşanmışlıkları, yaşanamamışlıkları ve benzer ikilemleri paylaşmaya ilişkindir. Ölüm ise paylaşılamayan sonluluğun, sonsuz bir biçimde sonlanmasıdır. Ancak ölü olanın da yaşam gibi tek bir hali ve şekli yoktur; ölüm, beyin ölümünden yani biyolojik anlamda ölmüş olmaktan ötedir. Canlılık, yaşam ve ölüm ikilik olarak okunamaz. Ölüm pekala; bir eyleyememe, paylaşamama, ifade edememe hali olarak da hayata, yaşama dâhil olabilir. Durusel’in metinleri, yazıyı, yaşam ve ölümü biyolojik anlamlarından çok daha geniş bir biçimde alarak yaşanmışlığa, hayata, canlılığa iliştirmektedir. Yine en başta bahsettiğimiz edebiyatın evrenselliğine dönecek olursak; insan hayatı en temelinde her türlü zorunluluğundan azade olarak yaşanmışlıklardan ibarettir. Ve de bunların barındırdığı anlamdan. Kimsenin yaşamı kimseden daha çok yaşanmışlık içermez. Herkesin yaşamı kendi yaşanmışlığı ve herkesin yaşanmışlığı kendi zorunluluğu ve belirlenimleri derecesinde benzer düzeyde yaşanmışlık olarak eş düzeyde değerlidir. Durusel’in dili, seçtiği yazarlardan bağımsız olarak, insanın sadece insan olmasından; sonlu, sınırlı olduğunu kabullenmesi ile sonsuzluğa dokunmasının getirdiği bir arılık halini yansıtan ve sonsuz kere çeşitlendirilebilme olanağına sahip bir niteliğe sahip. Düzyazısının, şiirsel olduğu belirlemesine yatkın olma yanılgısı böylece ortaya çıkıyor belki de. Kabullenmenin, tahammülün ve dinginliğin insan ruhu açısından şiirsel bir ezgisi olabilir. Ne de olsa şiirselliği ahenkle; dolayısıyla erinç ve/veya huzurla denk düşürmenin indirgemeci niteliği insan olma haline pek de uzak değil. Ancak sanat hiçbir zaman yalnızca ahenkten ibaret değildir ve huzur da seyrek olarak kabullenme ile birlikte başlar; esasen huzur değişime inanabilmek ve ona ilişkin adım atabilmekle, mücadeleyle belki yer yer tahammülle ilişkilidir.

Deluze ve Guattari, Kafka’nın kullandığı metaforları kendisini edebiyatta en çok umutsuzluğa düşüren pek çok nedenden biri olarak ifade etmesinden yola çıkarak “Kafka, her türlü metaforu, simgeciliği ve anlamlandırmayı da, her türlü adlandırma gibi, bilinçli olarak öldürür. Metamorfoz (dönüşüm), metaforun karşıtıdır. Artık ne gerçek anlam ne de mecazi anlam vardır, yalnızca sözcük yelpazesinde hallerin dağılımı vardır” demektedirler.[15] Bu noktada Durusel’in ele aldığımız eseri dil ve şekil açısından kalıplara meydan okuyan bu duruşu akla getirmektedir. Durusel’in duruşu Kafka’nın duruşuna ile benzerlik göstermektedir; ancak biçimi farklıdır. Durusel, biyolojik çerçevede yaşıyor ya da ölmüş olmaktan sıyrılıp kendisinin yazmış olması ya da başkasının yazmış olması ile topyekûn hiç yazmamış olmanın aralığını görerek;  anlamsızlaşmaya, adlandırma çabası içinde olmaksızın anlam vererek bir pencere aralamakta sözcelem öznesi olarak ortaklıklara bir nevi kollektif nitelik atfederek kendini önemsemeksizin-ama yine de kaçmayarak-ideolojik olana, çoğunluğa, alışılmışlığa ve dikte edilene karşı gelmekte; yeniliğe, erince yüzünü dönmektedir.

Bu noktada son olarak Durusel’in diline değinmekte fayda var. Daha öncede Barthes doğrultusunda ideolojik olan dilin çeşitlendirmeye açık olmadığı ve hüküm içerir şekilde kurulduğunu, ideolojinin bunu istdediğini ifade etmiştik. Minör edebiyatta anlam, içerikten önce gelir.[16] Yazı ve yaşam birbirinden ayrı değildir ve yazmak asla bir kaçış değildir. Mektuplar bize yaşanmışlığı, roman ve öykü yazılmışlığı anımsatır ama bu durum asla bu kadar keskin çizgilerle ayrılabilecek bir durum değildir. Bütünlüklü bir yapıtın kesintiler ve sona erdirilemeyenlerle ortaya çıkmış olabileceğini, bir yazarın poetikasını buna yaklaştırabileceğini aklımızda bulundurmamız gerekir. Durusel, yaşam ile ölüm arasında geçen bir ömrü, ölüme öykünerek değil, yaşamı şenleyerek bize ifade eder. Sonluluğu sonsuzluk içinde çınlatarak, sonsuzluğu sonlulukla kabullenip ama aynı şekilde sınırlı olduğumuz hakikatini kutsayarak.

 

 

Kaynakça:

  • İlhan Durusel, Yavaş Ateş, “Uygun Adım Bir Gölgenin Peşinde”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016.
  • Gilles Deleuze-Felix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Işık Ergüden, Dedalus Yayınları, İstanbul, 2015.
  • Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi-Yeni Eleştirel Denemeler, “Şiirsel Bir Düzyazı Var Mıdır?”, çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yayınları.
  • Roland Barthes, Yazı ve Yorum, “Metnin Tadı”, çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 4. Baskı, 2015.

*Kitap-lık, Eylül-Ekim 2016, Sayı:187’de yayımlanmıştır. S.47-51.

 [1]  Gilles Deleuze-Felix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Işık Ergüden, Dedalus Yayınları, İstanbul, 2015, s.39. (Minör Edebiyat).

[2] Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi-Yeni Eleştirel Denemeler, “Şiirsel Bir Düzyazı Var Mıdır?”, çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2016, s. 38 (Yazının Sıfır Derecesi).

[3] Yazının Sıfır Derecesi, s. 39.

[4] Yazının Sıfır Derecesi, s. 43.

[5] Yazının Sıfır Derecesi, s. 39.

[6] Roland Barthes, Yazı ve Yorum, “Metnin Tadı”, çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 4. Baskı, 2015, s. 158. (Metnin Tadı).

[7] Metnin Tadı, s. 158.

[8] Metnin Tadı, s. 159.

[9] Metnin Tadı, s. 160.

[10] Metnin Tadı, s. 161.

[11] İlhan Durusel, Yavaş Ateş, “Uygun Adım Bir Gölgenin Peşinde”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016, s. 39.

[12] Minör Edebiyat, s. 49.

[13] Minör Edebiyat, s. 11.

[14] Minör Edebiyat, s. 11.

[15] Minör Edebiyat, s. 56.

[16] Minör Edebiyat, s. 92.