Monthly Archives: October 2016

Peruk Gibi Hüzünlü-Postdergi

“Büyücü Bir Yazarın Öyküleri: “Peruk Gibi Hüzünlü”

Günümüzün abartılı hallerini düşündüğümüzde, öykülerdeki duygusallığın ölçülülüğünün bir anımsatarak öğretme hali olduğunu söyleyebiliriz. Ölçülülük derken, yazarın vıcık duyarlılıklar, çığırtkan sevgiler ve yakıcı öfkelerden uzak durarak her duyguyu bütün derinliğinde ve sadeliğinde okura geçirmesinden bahsediyorum.”

 

Yazının devamı bu linktedir.

Filmekimi 2016- İzlediklerim Hakkında

20161016_150234 (1).jpg

Filmekimi 2016’yı bugün sonlandırdım. Sırasıyla Ken Loach, I, Daniel Blake (Ben, Daniel Blake);  Xavier Dolan, It’s Not the Enf of the World (Alt Tarafı Dünyanın Sonu); Park Chan-Wook, Handmaiden (Hizmetçi); Paul Verhoeven, Elle (O) ve son olarak Jim Jarmusch, Paterson’ı izledim. Bana en az hitap eden Dolan’nın Alt Tarafı Dünyanın Sonu filmi oldu ve ne ilginçtir ki kaybettiğim tek bilet bu filme ait. Diğer dört filmi beğendim ancak Chan-Wook’un Hizmetçisi ve Jarmusch’un Paterson’u beni en etkileyenler oldu. İlginç olan şu ki Chan-Wook aşırılıklara meyilli bir yönetmenken, Jarmush minimalist tarzı olan bir yönetmen. Yukarıda saydığım filmlerden Hizmetçi ve Paterson filmlerini en sona daha detaylı yazmak üzere saklayıp, diğer üçüne Ben, Daniel Blake, Alt Tarafı Dünyanın Sonu ve O’ya kısaca değineceğim.

Ken Loach’un; Ben, Daniel Blake’i kendi film repartuarına son derece uyan bir film. Yine yoksulluk, yoksunluk ve sistemin ezdikleri hakkında. Ancak sol hareketin açmazları dâhilinde kanımca en önemli alan olarak kendini göstermiş Kent Hakkı için oldukça malzeme taşıyan film, teoride marjindekiler ve başkaca terimlerle (marjini tercih ediyorum siyaseten doğru olmaya karşı olmakla birlikte) ifade edilen gruba ait kişileri görünür kılmış. Herhangi bir sanat yapıtının; didaktik olmaksızın, sistemin üstünü örttüğü, insan olma ve insan gibi muameleye hâsıl olamamış; görmezden gelinmiş, bir nevi yok sayılmış, hiçleştirilmiş bireylere, onların durumlarına dikkat çekmesinin önemli olduğu kanısındayım. Bu sebeple filmi gördüğüm için çok memnunum. Film, kalp rahatsızlığı sebebiyle bir süre doktorunun raporu doğrultusunda çalışamayacak olan Daniel Blake üzerinden ifşa ile birlikte sistem eleştirisi. İzlerken ve izledikten sonra aklımda belirenler: Üzerine çalışmamakla birlikte, öncelikli olarak Jean Baudrillard’ın iktidarın da artık var olmadığı, Hannah Arendt’in bürokrasi tiranlığı dediği iktidarsız iktidar halidir. (neye isyan edebileceğini bilememe durumu da bir nevi). Ayrıca bilişim bilgisinin, eğitim kadar önem kazandığı günümüzde, eğitime hak kazanmaktaki eşitsizliklerle bir; bilişime ilişkin bilgiye de ulaşılabilirliğin, toplumun her kesimi için ne kadar mümkün olduğu soruları kafamda belirdi.

Xavier Dolan’ın, Alt Tarafı Dünyanın Sonu en az beğendiğim film oldu. Bir aile dramı. Boğuculuğun yakın plan çekimlerle ve iklimin nemli olması, karakterlerin sırtlarına kadar terlemeleri ile verilmesi hoşça detaylardı. Film aşina olduğumuz boğucu ailelere merceğini çevirmiş ancak boğuculuk ve gürültülü hal (müzikler, görüntülere yer yer baskındı), Chan-Wook’da ele alacağım gibi yinelemenin aşırılaştırması sebebi ile yeniliğe yol açabilme ihtimali gibi bir düzeyde değildi. Kuru gürültü gibi daha çok. Vincent Cassel filme rağmen çok iyiydi, harika bir oyunculuk sergilemiş.

Paul Verheoven’in, O filmi başarılı bir kurgu ile sunulmuş psikolojik gerilim diyebilirim. Verheoven Temel İçgüdü ve Showgirls filmlerinin de yönetmeni.[1] Bu sebeple bu tarza yakın film bekleyenler için epey aldatmacalı bir film. Film uzunca olmasına rağmen kurgu aksamadı. Phillipe Dijan ‘ın “Oh…” isimli romanından uyarlanmış bir senaryosu var. Kendisi ile yapılan bir söyleşide bu filmini “en huzur bozucu filmim” diyerek tanımlamakta. [2] Cidden de tecavüz ekseni doğrultusunda katmanlamasından ve ana karakterin geçmişi, karakteri, işi ilişkilerinden dolayı da psikolojik olarak gerilimi yüksek diyebiliriz. Bu filmde de es geçilmemesi gereken Isabelle Huppert oyunculuğu söz konusu. Ana karakteri, sanırım Huppert dışında çok az oyuncu bu kadar iyi oynayabilir ve filme ivme kazandırabilirdi.

Kalan iki film, en çok etki bırakan filmler oldu, izleme sırasınca ele alacağım;

Park Chan-Wook’un Hizmetçi isimli filmi Sarah Waters’un Ustaparmak romanından bir uyarlama. Filmin konusuna girmeden genel olarak dikkatimi çeken noktalara değinmek istiyorum. Film, üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm hizmetçi kadını odağa alıp onun ağzından hikâyeyi, ikinci bölüm yüklü mirasın varisi olan kadını odağa alıp onun tarafında hikâyeyi anlatırken, üçüncü bölüm ise daha çok bir sentez şeklinde her karaktere eşit mesafede denebilecek bir aktarım tercih edilmiş. Kitabı okumamakla birlikte, kitabın da aynı şekilde anlatıcı değiştirilerek aktarıldığı ilgili sayfada ifade edilmektedir.[3] Park Chan-Wook Oldboy isimli kült filmin de yönetmeni. Kendi deyimi ile sinemasında intikamın ve bunun herkesin hayatında yarattığı yıkımı mercek altına almak gibi bir isteği bulunmakta. Bu filmde de intikam izleği olsa da bu intikam izleği intikam almak isteyen kadınları pek yaralamıyor aksine onları bir bakıma özgürleştiriyor. Filmin kurgusunun yer yer sarktığını düşünmekle birlikte Chan-Wook’un hikâye anlatım gücünü zedeleyecek boyutta değil. Filmin en başında gördüğümüz, hizmetçi karakterin, diğer ana karakter olan varisin eşyalarını karıştırırken bulduğu metal toplar, ip daha sonra hikâyede kendilerine açılım buluyor. Ayrıca varisin sürekli yoğunluğundan yakındığı okuma seanslarının, çok da beklenilmeyen bir okuma performansları için olduğunu daha sonradan anlıyoruz. Özellikle metalik topların kullanımı ilgi çekiciydi. Bunlar varisin amcası tarafından işkence aleti şeklinde kullanılırken daha sonra hizmetçi ve varisin aşklarında zevk veren nesnelere dönüşüyor. Her ne kadar filmde sadist-mazoşist bir izlek olsa da bu dönüşümün bununla ilişkili olduğunu düşünmüyorum. Bu eşyanın kullanımdaki dönüşüm; hizmetçi kadın ve varis kadının üzerlerinde hak iddia eden onları tahakküm altında kukladan öte görmeyen dolayısıyla onların arzularını da denetim altında tutma hakkına sahip olduğu düşüncesindeki varisin amcası, hizmetçinin ve varisin ilk başta suç ortağı olup daha sonra hizmetçi ve varisin birbirlerine âşık olmaları ile devre dışına çıkarttıkları dolandırıcı adamdan kurtulmalarını; arzularınca ve istedikleri gibi cinselliklerini ve cinsel kimliklerini yaşamalarını simgelemeye daha yakın. Filmin saldırgan olmadığını söylemek zor. Zaten yönetmenin genel olarak böyle bir film estetiğine sahip olduğu da bilinmekte. Chan-Wook’un etkilendidiği yazarlar arasında Kafka’yı sayması[4] ve aşırılıklara yatkın olması sebebi ile Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat kapsamında Kafka’nın Ödip’i aşırılaştırması ile dil, anlatı ve edebiyatı kırdığı belirlemesi aklıma geldi. Hizmetçi filminde de yer yer mide bulandırıcı derece şiddete yönelen yer yer mizahla birlikte ele alınan ancak her iki durumda da aşırılaştırılmış bir iğdiş edilme korkusu söz konusu. Buradan yineleme söz konusu ise yenilik ihtimalinin aşırılaştırma ile sağlanabileceği aklıma düştüğünden acaba yönetmen bu sebeple mi böyle bir anlatım yoluna başvurdu diye düşündüm.

Yazının kapanışı en sevdiğim film olan Jim Jarmusch’un Paterson’ı ile yapacağım.  Paterson Hizmetçi ile benzeşmeyen bir film. New Jersey, Paterson kasabasında doğup, büyüyen ve yaşayan Paterson isimli otobüs şoförü ve her ne kadar kendisi kabul etmese de şair olan Paterson isimli karakter ekseninde anlatılan bir hikâye. Paterson’ın en sevdiği şairden biri ve yoğunlukla kitabını gördüğümüz New Jersey, Paterson’lı olan William Carlos Williams’dır. Paterson aynı zamanda iyi bir  şiir okuyucusudur. Paterson ne kadar kendisi kendi yeteneğini yalnız kendine saklayan ve içe dönük bir karakterse, tek sevdiği ve yalnızca sevdiği kız arkadaşı bir o kadar eksantrik, dışa dönük ve her rüyasının peşinden gitmeye hevesli biridir. Ancak bu tatlı âşıklar farklı mizaçlarına rağmen her konuda birbirlerine destek olurlar, kız arkadaşı şiirleri konusunda Paterson’ı yüreklendirendir. Bir de köpekleri vardır. Film, pazartesi başlayıp diğer pazartesi sona erer, Paterson’ın bir haftasını ele alır. Her gün hemen hemen aynı saatte uyanan Paterson, işe gider, iş başı yapana kadar şiir yazar, iş başı yapar, işten eve döner, kız arkadaşı ile yemek yer, köpeği yürüyüşe çıkarıp mahalle barında mola verip bira içer ve eve döner.  Burada Jarmusch’a dönmek istiyorum çünkü kendisi hem bir zamanlar şair olmak isteğindeymiş hem de filmlerine ilişkin “Çin imparatorundansa, köpeğini gezdiren adama ilişkin film yapmayı tercih ederim.” demişliği var.[5] Bütün bu rutin içinde filmi izlenmeye değer kılan ne? Bütün bu rutin içinde, hayatın sıradanlığı içinde şiirselliği yakalaması. Sanatın hemen herkes için hayatın tek düzeliğine direnç noktası ve yeniliğe açılan kapı olduğunu çok bariz bir şekilde hissettirmesi. Bunu Paterson’un köpeğinin, şiirlerini yazdığı defteri parçalaması akabinde başkaca bir karakter olarak Everett ile konuşmasında da görüyoruz. Paterson, bugüne kadar her günün yeni olduğunu ancak bugünden sonra olmayacağına denk gelen bir ifadede bulunur. Filmdeki şiirler Jarmusch’un çok sevdiği çağdaş şair olan Ron Pagdett’a[6] ait. Kibritleri dile getirebilen ve o kibritleri filmin en başında biz anlamadan ateşleyip bütün bir filmin atmosferini de Jarmusch kadar belirleyen kelimlerin sahibi,minik mavi uçlu kibritleri tebesssüm ederek anımsatan. Filmde Jarmusch’un mizah anlayışına da bol bol yer vererek kahkaha attırdığı sahneler de azımsanmayacak kadar var. En sevdiğim film olmasının nedeni etkisinin yoğunluğu ve beni saatlerce şiir okuma isteği ile kuşatıp (ki iyi bir şiir okuyucusu hiç olmadım), günün olağanlığına dönmek istememi sağlaması; hem de bunu bütün sıradanlık ve rutin dâhilinde kurgulanmış bir eser ile yapabilmiş olması. Üzerine çok çok daha fazla yazılabilecek bir film belki bir gün yazarım. Kesinlikle tekrar izlerim ve herkesin de izlemesini temenni ederim.

[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Paul_Verhoeven

[2] http://www.filmcomment.com/blog/interview-paul-verhoeven-elle/

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Fingersmith_(novel)

[4] https://en.wikipedia.org/wiki/Park_Chan-wook

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/Jim_Jarmusch

[6] https://thefilmstage.com/features/jim-jarmusch-talks-paterson-his-love-for-poetry-hip-hop-tilda-swinton-and-being-grateful/

Tütsülü Günlerin Bilgeliği

Çevrimdışı İstanbul, Ekim-Kasım-Aralık aylarını kapsayan 4. sayısında yayımlanan öyküm. Sayfa numarası 65-67.

TÜTSÜLÜ GÜNLERİN BİLGELİĞİ

 

“Azgın denizi ardında bırakan

düş gücümün küçük teknesi

dingin sulara girince şişirdi yelkenini:

insan ruhunun arınıp da

Cennete çıkmaya hak ettiği ikinci beldeyi anlatacağım şimdi.”

Dante-İlahi Komedya-Araf

I.

Şeffaf bir torba içerisinde cılız bir öbek siyah saçı bana doğru uzattı. “Bana büyü yapmaya çalışıyor.” diye endişe ile sayıkladı. “Saçmalama, nerede buldun bunu?” diye sordum. “Balkonumda” dedi. “Beni kendisine bağlamaya çalışıyor.” diye ekledi. Gözlerimi devirdim. Daha da söyleyecek neyim var ki?  Fasulyeden nimet mi sanıyorsun kendini deseydim. O zaman kaba, küstah ve duyarsız olurdum. Annemin kemikleri sızlar… Gülümse kızım, huysuz olma uysal ol kızım, derli toplu ol pasaklı olma kızım. Yanlış rahme düşmüşüm ama kim doğru rahme düşmüştür ki? Terlikler, ayakkabılar tersi dönünce hemen düzeltilsin, ev düzenli tütsülensin, bıçak makas gibi kesici aletler doğrudan elden ele verilmesin, verilmek durumunda kalınırsa üzerine ivedilikle tükürülsün. Her gün evi iki su silen kadının kesici delici aletler söz konusu oldu mu tükürük saçmaktan hiç çekinmemesi. Kendisine büyü yapıldığı endişesi sahile doğru yürüdüğümüz süre zarfında geçmeyince “Ya büyü tuttuysa, ya bağlandıysam…” diye sayıklamalarına devam eden fasulyeden nimetime “Büyü tutmuş olamaz, büyünün tutmuş olması için büyü yapıldığının farkında olmaman gerekir, sen büyünün tutmuş olması endişesini duyuyorsun bu bir nebze de olsa farkındalık. Bu da büyünün tutmuş olma ihtimalini ortadan kaldırır.” dedim. Bunları söylememe sebep tütsülü günlerin bende biriktirmiş olduğu bir bilgelik miydi yoksa arada hunharca kapıldığım büyük cümleler kurma gizli arzumun dışa vurumu muydu bilemiyorum ama fasulyeden nimetim duruldu.

Adaçayı tavada pişirildiğinde kesif ve rahatsız edici bir koku – hele ki çokça nazara bol miktarla hücum ediliyorsa- salar. Sanırım nazar kokuya duyarlı, kendisine karşı bu korkunç koku ile mücadele edildiğine göre. Ayakkabılarını, ayakkabılığa koy, hey Allahım birini hanyada birini konyada çıkarmış, Kime diyorum duyuyor musun? Müziğin sesini kıs, Delirtmek mi istiyorsun beni, Müzik de değil ki safi gürültü, Yine o pis yırtık kotu mu giydin? Niye böylesin sen, kime çektin? Evladım, yüzünü yıkarken lavaboya doğru eğil ne olur, ayna batmış yine, Tamam mı kızım, kaç kere söyleyeceğim? Elinde tava ile odaları gezen kadının terliklerinin sesi. Tavanın tüte tüte bütün evi gezmesi. Elemtere fiş kem gözlere şiş.

Sahile vardığımızda hep oturduğumuz banka oturduk. “Bu koya eskiden pembe koy denirmiş. Buradaki resifler koyu pembe cam gibi taşlarla doluymuş. Etrafta yaşayanlar toplayıp satmışlar taşları. Sonra da buradan çekip gitmişler. Yok olan pembeliğin ardını öfkeli bir lacivert almış, sonrasında gözyaşı maviliği sonrası çığırtkan bir turkuaz.” dedim. “Atıyorsun…” dedi. “Evet, atıyorum.” dedim. “Böylesi daha güzel olmadı mı?” diye sordum. “Neye göre daha güzel olmadı mı?” diye sordu. “Bilemedim.” diye cevapladım. “Sıkıcı olduğunun farkında mısın?” dedim. “Evet, belki öyleyimdir…” dedi. “Bak o zaman sen beni daha fazla sıkmadan sana ilerideki balıkçı teknesinin hikâyesini anlatayım” dedim. “Tamam, ama atma.” dedi. “İyi de atsam dahi atıp atmadığımı nereden bileceksin?” diye sordum. “Anlarım ben…” diye cevap verdi. “Hiçbir zaman anlamadın.” dedim. “Ne yani durmaksızın atıyor musun?” diye sordu. “Hayır, anlamadığın atıp atmadığım değil neden arada bunu yaptığım.” diye cevapladım. “Nedenmiş?” dedi. “Söylersem büyüsü kaçar” dedim. “Hadi bölme de teknenin hikâyesini anlatayım.” diye ekledim. “Peki.” dedi. Başını önüne eğip ellerini önünde birleştirdi.

Niye böyle oluyor hep bir şeyleri unutmuşum gibi hissediyorum dedi kendi kendine. Ağır aksak adımlarla arabasına yönelirken ceplerini kontrol etti, anahtarları, cüzdanı, telefonu hepsi üzerindeydi. Erol, garip hissedişini anlamlandıramayarak, gaza bastı. Nereye gittiğini bilmeden bir süre gezindi. Sonra bir anda durdu. Arabayı tam aksi istikamete çevirip evine doğru sürmeye başladı.

Onun apartmanının önünden geçerken bir an duraladı. Ona uğrayıp uğramamak arasında arafta kaldı. Boşlukta asılıymış gibi hissetti. Kapısını çalsa, kapı açılacak, sürtünmesiz ortamda ilerliyormuş gibi onun bedenine ilerleyecek, öpüşecekler, o gülüşleri bol konuşmalar yapacak sonra iki bira açacaklar, ayıp olmasın diye kendisi de bir iki kelam edecek, onun sorduğu sorulara sonuna “…”ların yakışacağı ifadelerle cevap verecek, sevişecekler ve uyuyacaklardı.  Uyurken o, sarılmayı severdi. Erol kendi kendine acaba sarılarak uyumayı sevip sevmediğini sordu. Olabilir diye düşündü yine sonuna “…”nın yakışacağı bir şekilde. Ona uğramayıp eve gitse, bir bira açacak, sonrasında birkaç tane daha içecek, hafif gevşeyip biraz müzik dinleyecekti. Belki bir şeyler okurdu ya da okumazdı kitaplar da sıkıcıydı son zamanlarda. İkinci seçenek aklına daha çok yattı. Zaten bu bir şeyler unutmuş hissi çöreklendiğinden beri hep eve gidip ne unutup unutmadığını kontrol etmek, bir şeyler unutmadığı ortaya çıkarsa niye böyle hissettiğini düşünmek isteğindeydi.

Bahara yakışan hafif serinlikte bir geceydi. Erol ağır adımlarla apartmanına ilerledi, anahtarları cebinden çıkarırken yere düşürdü. Anahtarları almak için eğildiğinde yavru siyah bir kedi gecenin karanlığında parlayan yemyeşil gözleri ile hoplaya zıplaya ona doğru ilerleyip anahtara doğru uzattığı eline sürtündü. Erol bir anda elini çekiverdi. Siyah kediler uğursuzdur diye aklından geçirmeye fırsat bulmaksızın refleksle bunu yaptı. Ama tam da bu ani refleksinin nedeni belki de binlerce kez duyduğu bu uğursuzluk hurafesiydi. Kedinin olduğu yere oturup mahzun bir ifade ile başını sağa yatırması karşısında bütün uğursuzluk hurafelerine lanet ederek kediyi okşadı. Belki bir kapta süt veririm diye geçirdi içinden anahtarını yerden alıp apartmanın kapısını açarken. Bu girişteki ışığın sarısı hep sönük geldi ona ama bazen güneşin ışığının da günü aydınlatmadığını düşünmüşlüğü olduğundan ve bunu onaylatacak kimse bulamadığından üzerinde durmadı. Kimseye söylemiş miydi ki güneşi bezen yeterince parlak bulmadığını. Büyük ihtimalle söylemeyi düşünüp boş vermişti.

Eve girdiğinde holdeki ışıkları açtı. Portmantoya ceketini asarken aynaya şöyle bir baktı. Geniş omuzlarım var güven veriyor olabiliyor olabilir miyim dedi kendi kendine. Yüzüne bakmak için aynaya doğru eğildi. Yüzü, ona bulanık göründü. Aynaya nefesini üfleyerek buğulandırıp gömleğinin kolu ile iyice sildi. Yine kendine baktı. Halen yüzünün bulanık göründüğünü düşündü. Bir süre daha aynanın önünde dikildikten sonra mutfağa geçti. Buzdolabını açıp bir bira alarak salona ilerledi. Havanın güzelliğini evin içinde de hissetmek istedi, salonun pencerelerini ve balkonun kapısını açtı. Pencerenin önünde durarak sokak lambasının zar zor aydınlattığı sokakta yavru siyah kediyi arandı bir süre. Göremedi. Birasını açtı, yarısını bir dikişte içti. Bilgisayara gibi müziği ayarladı. En son o geldiğinde de bu şarkıyı dinlediklerini anımsadı. Birasının kalanını içti. Pencerenin kenarındaki bitpazarından aldığı, oturulmaktan ortası göçmüş, koyu ahşap aslan ayakları olan hardal rengi berjere oturdu. Berjerin yanındaki ayaklı lambanın ipine uzanıp çekerek yaktı. Önündeki kahve masasında duran kitabı eline aldı. Bu akşam Peçorin’nin dünyasına bir göz gezdirmenin fena olmayacağını düşündü. Ama öncesinde bir bira daha almak için mutfağa döndü. Birayı aldıktan sonra balkondan gelen tatlı bahar rüzgârı onu kendine çekti. Balkonun demirlerine dayanıp birasından bir yudum aldı. Sağ çaprazdaki apartmanın bir alt katındaki eve gözü takıldı. Evin salonunda tüten bir tava ile gezen bir kadın görüyormuş gibi geldi. Hemen bu düşünceyi aklını uzaklaştırdı. Galiba vücudu artık alkole direnç göstermiyordu. Salona doğru adım atmışken ayağının altında hışırdayan bir şey hissetti. Eğildi, poşetin tam ne olduğunu anlamadan eline alıp içeri girdi. Soluk sarı ışıkta gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde şeffaf poşete ve içindeki siyah saç öbeğine bakakaldı. İstemsiz olarak “Bana büyü yapmaya çalışıyor” kelimeleri ağzından dökülüverdi.

III.

Kadın-Geldin mi erkeğim, bir tanem, hep seni bekledim. Bak gece oldu hafif bir ürperti geldi. Korktum hem gelmeyeceksin diye nerede kaldın? /Adam-Neler diyorsun anlamıyorum, ben her akşam buradayım. Sen de kimsin?/ Kadın-Tanımamazlıktan mı geliyorsun beni, bir daha bak bana belki hatırlarsın?/ Adam- Hatırlamıyorum. Yüzünü de tam göremiyorum zaten. Ama dişlerin… Neden bu kadar çok gülüp bu kadar yakın davranıyorsun?/ Kadın-Hadi beni al şatomuza götür, beyaz atından inip gelirken gördüm seni./Adam-Beni korkutuyorsun./Kadın-Korkma, gel sevişelim./ Adam-Saçmalıyorsun… / Kadın-Böyle olmalı yoksa ben burada sonsuza kadar kalırım bana büyü yaptılar anlamıyorsun. Masallarla öğrendim. /Adam-Ben büyüye inanmam. / Kadın-Elindeki poşet ve içindeki ne o zaman? / Adam-Cılız bir öbek saç. / Kadın-Ah sana da büyü yaptılar demek gel yanıma otur, dertleşelim./ Adam-Sen hep böyle misin? / Kadın- Nasıl yani? /Adam-Anlamlandırılamayan./ Kadın- Peki sen hep böyle misin?/ Adam-Nasıl yani? / Kadın- Her şeyi yalnız kendi anlamlandırabileceğini sanan.

Anne seviştim ben onunla; iyi halt ettin, şimdi seni bok alır, bu kafayla orospu olursun sen, yatar yatar bırakırlar seni, neden çorap giymiyorsun kızım!! kış vakti; sevmiyorum; bizim zamanımızda kötü kadınlar çorap giymezdi kışları; biliyorum; o zaman neden giymiyorsun?!! istemiyorum;  ne yaptı aradı mı çocuk; aramadı; aramaz tabi kendine hiç bakmıyorsun şu gözlerine bir kalem sür, şu tırnaklarına bir oje sür, homini gırtlak yeme, o pabuç gibi sakızı patlata patlata çiğneme; ben sevişmek istiyorum; şimdi çakacağım ağzının ortasına, kadınlar sevişmek istemez, kilotsuz Fadime, erkekler ister, doğaları böyle; insan sevişmek ister biz insan değil miyiz; kadınız biz;  karnım ağrıyor regli oldum; ona regli denmez hasta oldum denir, aybaşı denir, kalbime mi indireceksin sen benim, o kiloduna da öyle kanlı kanlı ortaya bırakma, ayıp bir gören olursa.

Teknenin hikâyesini bittiğinde başını kaldırdı, ellerini çözerek sol kolunu arkama attı fasulyeden nimet. “Bu aralar hep bir şey unutmuşum gibi bir his çörekleniyor üzerime neden böyle hissettiğimi anlamıyorum” dedi. “Ben senin bazen bir şey hissedip hissetmediğinden bile şüpheleniyorum.” dedim. “Ben de…” diye onayladı. “Anlamlandıramıyor olmak mı seni tedirgin eden acaba?” diye sordum. “Bilmem ki…” diye cevapladı. “Geçen sene gittiğimiz o meyhaneyi hatırlıyor musun?” dedim. “Bilemedim…” dedi. “Hani şu senin arkadaşlarınla gitmiştik, çok içip sarhoş olmuştuk.” dedim. “…” “Ben eve döneceğim sanırım…” dedi. Gitmek üzere sırtını dönmüşken duraksadı, bana doğru döndü, “Yüzünü göremiyorum, bir şeylere mi bakınıyorsun?” diye sordum. “Hatırladım.” diye cevap verdi. “Neyi hatırladın?” dedim. “Neyi unuttuğumu hatırladım.” dedi. “Neymiş o?” dedim. “Hiçbir zaman neyi unutup neyi hatırladığımı anlamadın.” dedi. Sırtını tekrar dönerek hızlı adımlarla uzaklaştı.

Kutsal İnsan, Andrey Platonov ve Can

Çevrimdışı/İstanbul  Ekim-Kasım-Aralık 2016 4. sayısında Agamben’in Kutsal İnsan’ı doğrultusunda Metis Yayınevinden yayımlanan Andrey Platonov’un Can isimli kitabını inceledim. Bu inceleme doğrultusunda Hannah Arendt, Cemal Bali Akal, Adem Yıldırım gibi duraklara da uğradım. Yazı, derginin 80. ve 86. sayfaları arasındadır.

                                     KUTSAL İNSAN, ANDREY PLATONOV ve CAN 

            Platnov’un Can romanı, kendi Türkmen topluluğundan ayrılarak SSCB’de eğitimini alan Nazar Çagatayev’in, steplerde yaşayan topluluğu için yıllar sonra görevlendirilmesi ve topluluğun hayatta kalmasını tüm zorlu koşullara rağmen sağlamaya çalışmasının kurgusudur. Söz konusu romanı Agamben’in Kutsal İnsan kitabı ve Hannah Arendt’in biyopolitkası doğrultusunda incelemeyi düşündüm. Ayrıca yaşadığımız dönem itibari ile biraz biyopolitika üzerine çalışmak ve bahsetme istemektedim. Söz konusu topluluğun kendini Can olarak adlandırılmasının sebebi:

“Can. Ruh ya da tatlı hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatlarından başka şeysi yoktu-halkı doğuran analardır çünkü.” (Platonov, 28)

şeklinde belirtilmiş…

Yazının devamı hukukpolitik sitesindedir.