Tütsülü Günlerin Bilgeliği

Çevrimdışı İstanbul, Ekim-Kasım-Aralık aylarını kapsayan 4. sayısında yayımlanan öyküm. Sayfa numarası 65-67.

TÜTSÜLÜ GÜNLERİN BİLGELİĞİ

 

“Azgın denizi ardında bırakan

düş gücümün küçük teknesi

dingin sulara girince şişirdi yelkenini:

insan ruhunun arınıp da

Cennete çıkmaya hak ettiği ikinci beldeyi anlatacağım şimdi.”

Dante-İlahi Komedya-Araf

I.

Şeffaf bir torba içerisinde cılız bir öbek siyah saçı bana doğru uzattı. “Bana büyü yapmaya çalışıyor.” diye endişe ile sayıkladı. “Saçmalama, nerede buldun bunu?” diye sordum. “Balkonumda” dedi. “Beni kendisine bağlamaya çalışıyor.” diye ekledi. Gözlerimi devirdim. Daha da söyleyecek neyim var ki?  Fasulyeden nimet mi sanıyorsun kendini deseydim. O zaman kaba, küstah ve duyarsız olurdum. Annemin kemikleri sızlar… Gülümse kızım, huysuz olma uysal ol kızım, derli toplu ol pasaklı olma kızım. Yanlış rahme düşmüşüm ama kim doğru rahme düşmüştür ki? Terlikler, ayakkabılar tersi dönünce hemen düzeltilsin, ev düzenli tütsülensin, bıçak makas gibi kesici aletler doğrudan elden ele verilmesin, verilmek durumunda kalınırsa üzerine ivedilikle tükürülsün. Her gün evi iki su silen kadının kesici delici aletler söz konusu oldu mu tükürük saçmaktan hiç çekinmemesi. Kendisine büyü yapıldığı endişesi sahile doğru yürüdüğümüz süre zarfında geçmeyince “Ya büyü tuttuysa, ya bağlandıysam…” diye sayıklamalarına devam eden fasulyeden nimetime “Büyü tutmuş olamaz, büyünün tutmuş olması için büyü yapıldığının farkında olmaman gerekir, sen büyünün tutmuş olması endişesini duyuyorsun bu bir nebze de olsa farkındalık. Bu da büyünün tutmuş olma ihtimalini ortadan kaldırır.” dedim. Bunları söylememe sebep tütsülü günlerin bende biriktirmiş olduğu bir bilgelik miydi yoksa arada hunharca kapıldığım büyük cümleler kurma gizli arzumun dışa vurumu muydu bilemiyorum ama fasulyeden nimetim duruldu.

Adaçayı tavada pişirildiğinde kesif ve rahatsız edici bir koku – hele ki çokça nazara bol miktarla hücum ediliyorsa- salar. Sanırım nazar kokuya duyarlı, kendisine karşı bu korkunç koku ile mücadele edildiğine göre. Ayakkabılarını, ayakkabılığa koy, hey Allahım birini hanyada birini konyada çıkarmış, Kime diyorum duyuyor musun? Müziğin sesini kıs, Delirtmek mi istiyorsun beni, Müzik de değil ki safi gürültü, Yine o pis yırtık kotu mu giydin? Niye böylesin sen, kime çektin? Evladım, yüzünü yıkarken lavaboya doğru eğil ne olur, ayna batmış yine, Tamam mı kızım, kaç kere söyleyeceğim? Elinde tava ile odaları gezen kadının terliklerinin sesi. Tavanın tüte tüte bütün evi gezmesi. Elemtere fiş kem gözlere şiş.

Sahile vardığımızda hep oturduğumuz banka oturduk. “Bu koya eskiden pembe koy denirmiş. Buradaki resifler koyu pembe cam gibi taşlarla doluymuş. Etrafta yaşayanlar toplayıp satmışlar taşları. Sonra da buradan çekip gitmişler. Yok olan pembeliğin ardını öfkeli bir lacivert almış, sonrasında gözyaşı maviliği sonrası çığırtkan bir turkuaz.” dedim. “Atıyorsun…” dedi. “Evet, atıyorum.” dedim. “Böylesi daha güzel olmadı mı?” diye sordum. “Neye göre daha güzel olmadı mı?” diye sordu. “Bilemedim.” diye cevapladım. “Sıkıcı olduğunun farkında mısın?” dedim. “Evet, belki öyleyimdir…” dedi. “Bak o zaman sen beni daha fazla sıkmadan sana ilerideki balıkçı teknesinin hikâyesini anlatayım” dedim. “Tamam, ama atma.” dedi. “İyi de atsam dahi atıp atmadığımı nereden bileceksin?” diye sordum. “Anlarım ben…” diye cevap verdi. “Hiçbir zaman anlamadın.” dedim. “Ne yani durmaksızın atıyor musun?” diye sordu. “Hayır, anlamadığın atıp atmadığım değil neden arada bunu yaptığım.” diye cevapladım. “Nedenmiş?” dedi. “Söylersem büyüsü kaçar” dedim. “Hadi bölme de teknenin hikâyesini anlatayım.” diye ekledim. “Peki.” dedi. Başını önüne eğip ellerini önünde birleştirdi.

Niye böyle oluyor hep bir şeyleri unutmuşum gibi hissediyorum dedi kendi kendine. Ağır aksak adımlarla arabasına yönelirken ceplerini kontrol etti, anahtarları, cüzdanı, telefonu hepsi üzerindeydi. Erol, garip hissedişini anlamlandıramayarak, gaza bastı. Nereye gittiğini bilmeden bir süre gezindi. Sonra bir anda durdu. Arabayı tam aksi istikamete çevirip evine doğru sürmeye başladı.

Onun apartmanının önünden geçerken bir an duraladı. Ona uğrayıp uğramamak arasında arafta kaldı. Boşlukta asılıymış gibi hissetti. Kapısını çalsa, kapı açılacak, sürtünmesiz ortamda ilerliyormuş gibi onun bedenine ilerleyecek, öpüşecekler, o gülüşleri bol konuşmalar yapacak sonra iki bira açacaklar, ayıp olmasın diye kendisi de bir iki kelam edecek, onun sorduğu sorulara sonuna “…”ların yakışacağı ifadelerle cevap verecek, sevişecekler ve uyuyacaklardı.  Uyurken o, sarılmayı severdi. Erol kendi kendine acaba sarılarak uyumayı sevip sevmediğini sordu. Olabilir diye düşündü yine sonuna “…”nın yakışacağı bir şekilde. Ona uğramayıp eve gitse, bir bira açacak, sonrasında birkaç tane daha içecek, hafif gevşeyip biraz müzik dinleyecekti. Belki bir şeyler okurdu ya da okumazdı kitaplar da sıkıcıydı son zamanlarda. İkinci seçenek aklına daha çok yattı. Zaten bu bir şeyler unutmuş hissi çöreklendiğinden beri hep eve gidip ne unutup unutmadığını kontrol etmek, bir şeyler unutmadığı ortaya çıkarsa niye böyle hissettiğini düşünmek isteğindeydi.

Bahara yakışan hafif serinlikte bir geceydi. Erol ağır adımlarla apartmanına ilerledi, anahtarları cebinden çıkarırken yere düşürdü. Anahtarları almak için eğildiğinde yavru siyah bir kedi gecenin karanlığında parlayan yemyeşil gözleri ile hoplaya zıplaya ona doğru ilerleyip anahtara doğru uzattığı eline sürtündü. Erol bir anda elini çekiverdi. Siyah kediler uğursuzdur diye aklından geçirmeye fırsat bulmaksızın refleksle bunu yaptı. Ama tam da bu ani refleksinin nedeni belki de binlerce kez duyduğu bu uğursuzluk hurafesiydi. Kedinin olduğu yere oturup mahzun bir ifade ile başını sağa yatırması karşısında bütün uğursuzluk hurafelerine lanet ederek kediyi okşadı. Belki bir kapta süt veririm diye geçirdi içinden anahtarını yerden alıp apartmanın kapısını açarken. Bu girişteki ışığın sarısı hep sönük geldi ona ama bazen güneşin ışığının da günü aydınlatmadığını düşünmüşlüğü olduğundan ve bunu onaylatacak kimse bulamadığından üzerinde durmadı. Kimseye söylemiş miydi ki güneşi bezen yeterince parlak bulmadığını. Büyük ihtimalle söylemeyi düşünüp boş vermişti.

Eve girdiğinde holdeki ışıkları açtı. Portmantoya ceketini asarken aynaya şöyle bir baktı. Geniş omuzlarım var güven veriyor olabiliyor olabilir miyim dedi kendi kendine. Yüzüne bakmak için aynaya doğru eğildi. Yüzü, ona bulanık göründü. Aynaya nefesini üfleyerek buğulandırıp gömleğinin kolu ile iyice sildi. Yine kendine baktı. Halen yüzünün bulanık göründüğünü düşündü. Bir süre daha aynanın önünde dikildikten sonra mutfağa geçti. Buzdolabını açıp bir bira alarak salona ilerledi. Havanın güzelliğini evin içinde de hissetmek istedi, salonun pencerelerini ve balkonun kapısını açtı. Pencerenin önünde durarak sokak lambasının zar zor aydınlattığı sokakta yavru siyah kediyi arandı bir süre. Göremedi. Birasını açtı, yarısını bir dikişte içti. Bilgisayara gibi müziği ayarladı. En son o geldiğinde de bu şarkıyı dinlediklerini anımsadı. Birasının kalanını içti. Pencerenin kenarındaki bitpazarından aldığı, oturulmaktan ortası göçmüş, koyu ahşap aslan ayakları olan hardal rengi berjere oturdu. Berjerin yanındaki ayaklı lambanın ipine uzanıp çekerek yaktı. Önündeki kahve masasında duran kitabı eline aldı. Bu akşam Peçorin’nin dünyasına bir göz gezdirmenin fena olmayacağını düşündü. Ama öncesinde bir bira daha almak için mutfağa döndü. Birayı aldıktan sonra balkondan gelen tatlı bahar rüzgârı onu kendine çekti. Balkonun demirlerine dayanıp birasından bir yudum aldı. Sağ çaprazdaki apartmanın bir alt katındaki eve gözü takıldı. Evin salonunda tüten bir tava ile gezen bir kadın görüyormuş gibi geldi. Hemen bu düşünceyi aklını uzaklaştırdı. Galiba vücudu artık alkole direnç göstermiyordu. Salona doğru adım atmışken ayağının altında hışırdayan bir şey hissetti. Eğildi, poşetin tam ne olduğunu anlamadan eline alıp içeri girdi. Soluk sarı ışıkta gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde şeffaf poşete ve içindeki siyah saç öbeğine bakakaldı. İstemsiz olarak “Bana büyü yapmaya çalışıyor” kelimeleri ağzından dökülüverdi.

III.

Kadın-Geldin mi erkeğim, bir tanem, hep seni bekledim. Bak gece oldu hafif bir ürperti geldi. Korktum hem gelmeyeceksin diye nerede kaldın? /Adam-Neler diyorsun anlamıyorum, ben her akşam buradayım. Sen de kimsin?/ Kadın-Tanımamazlıktan mı geliyorsun beni, bir daha bak bana belki hatırlarsın?/ Adam- Hatırlamıyorum. Yüzünü de tam göremiyorum zaten. Ama dişlerin… Neden bu kadar çok gülüp bu kadar yakın davranıyorsun?/ Kadın-Hadi beni al şatomuza götür, beyaz atından inip gelirken gördüm seni./Adam-Beni korkutuyorsun./Kadın-Korkma, gel sevişelim./ Adam-Saçmalıyorsun… / Kadın-Böyle olmalı yoksa ben burada sonsuza kadar kalırım bana büyü yaptılar anlamıyorsun. Masallarla öğrendim. /Adam-Ben büyüye inanmam. / Kadın-Elindeki poşet ve içindeki ne o zaman? / Adam-Cılız bir öbek saç. / Kadın-Ah sana da büyü yaptılar demek gel yanıma otur, dertleşelim./ Adam-Sen hep böyle misin? / Kadın- Nasıl yani? /Adam-Anlamlandırılamayan./ Kadın- Peki sen hep böyle misin?/ Adam-Nasıl yani? / Kadın- Her şeyi yalnız kendi anlamlandırabileceğini sanan.

Anne seviştim ben onunla; iyi halt ettin, şimdi seni bok alır, bu kafayla orospu olursun sen, yatar yatar bırakırlar seni, neden çorap giymiyorsun kızım!! kış vakti; sevmiyorum; bizim zamanımızda kötü kadınlar çorap giymezdi kışları; biliyorum; o zaman neden giymiyorsun?!! istemiyorum;  ne yaptı aradı mı çocuk; aramadı; aramaz tabi kendine hiç bakmıyorsun şu gözlerine bir kalem sür, şu tırnaklarına bir oje sür, homini gırtlak yeme, o pabuç gibi sakızı patlata patlata çiğneme; ben sevişmek istiyorum; şimdi çakacağım ağzının ortasına, kadınlar sevişmek istemez, kilotsuz Fadime, erkekler ister, doğaları böyle; insan sevişmek ister biz insan değil miyiz; kadınız biz;  karnım ağrıyor regli oldum; ona regli denmez hasta oldum denir, aybaşı denir, kalbime mi indireceksin sen benim, o kiloduna da öyle kanlı kanlı ortaya bırakma, ayıp bir gören olursa.

Teknenin hikâyesini bittiğinde başını kaldırdı, ellerini çözerek sol kolunu arkama attı fasulyeden nimet. “Bu aralar hep bir şey unutmuşum gibi bir his çörekleniyor üzerime neden böyle hissettiğimi anlamıyorum” dedi. “Ben senin bazen bir şey hissedip hissetmediğinden bile şüpheleniyorum.” dedim. “Ben de…” diye onayladı. “Anlamlandıramıyor olmak mı seni tedirgin eden acaba?” diye sordum. “Bilmem ki…” diye cevapladı. “Geçen sene gittiğimiz o meyhaneyi hatırlıyor musun?” dedim. “Bilemedim…” dedi. “Hani şu senin arkadaşlarınla gitmiştik, çok içip sarhoş olmuştuk.” dedim. “…” “Ben eve döneceğim sanırım…” dedi. Gitmek üzere sırtını dönmüşken duraksadı, bana doğru döndü, “Yüzünü göremiyorum, bir şeylere mi bakınıyorsun?” diye sordum. “Hatırladım.” diye cevap verdi. “Neyi hatırladın?” dedim. “Neyi unuttuğumu hatırladım.” dedi. “Neymiş o?” dedim. “Hiçbir zaman neyi unutup neyi hatırladığımı anlamadın.” dedi. Sırtını tekrar dönerek hızlı adımlarla uzaklaştı.

Advertisements

Tagged:

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: