Monthly Archives: November 2016

Nil Yalter-Off Record-Kayıt Dışı-Artcivic

Serginin girişinde, metin yerleştirmesi olan Yalter’in yazdığı şiir Dairesel Ritüeller, ziyaretçileri karşılamakta ve sergi kataloğunda da belirtildiği gibi serginin ritüel ile olan ilişkisine en başından zemin hazırlamakta:

“Ben bir sanatçıyım / Bosna-Hersekli bir Müslüman / Selanikli bir Yahudiyim / Rusyalı bir Çerkesim / Bir Abhazım / Kadın bir yeni-çeriyim / Rum Ortodoksum / Türkiyeliyim, Fransalıyım, Bizanslıyım / Küçük Asyalıyım / Bir Moğol, bir göçebe, bir göçmen işçiyim / Gurbetteyim / Mesaj benim.”

Yazının devamı Artcivic.‘de.

Blogkonuk-Mevsim Yenice Akgün

İlk blogkonuğum Mevsim Yenice Akgün. Kendisi öyküleri ile birçok farklı dergide yayımlanıyor, ödül alıyor ve dikkate değer görülüyor. Altzine’de 2016 yılında yayımlanmış “Böyle” isimli öyküsü ile konuğum olmayı kabul ettiği için çok mutluyum. 

                                                                        BÖYLE

Önce terliklerin gitti evden. Zaten bence tüm bu lanet de onunla başladı.

Sifon tamiri için gelen tesisatçının ayakkabıları patlayan su borusundan sırılsıklam olunca, adama evdeki tek erkek terliğini vermek zorunda kalmıştım. O karmaşanın ardından ayağında terliklerle çekip gitmiş. Günlerce geri isteyip istememeyi düşündüm. Kendi kendime provalar yaptım. Aynanın karşısında “Geçen gün benim evden götürdüğünüz terlikleri geri alabilir miyim? Aslında basit bir terlik evet ama hatırası var,” demek kadar kolay olmadı adamla konuşmak. Telefon açılır açılmaz kapadım her seferinde. Ben böyleyim işte. Nasıl dersen, tam bir tanımım yok kendimi anlatabilmek için. İnsan zaten kendini nasıl tarif etsin değil mi? Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

En kötüsü benim böyle oluşum değil  elbette. Kafamın içinde tahta kuruları gibi gıcırdayan ve beni rahat bırakmayan senaryolarım: Terliklerinin, pos bıyıklı tesisatçının  taraklı ayaklarında nasıl şekil değiştireceğini kurdum kafamda. Hem de defalarca. Önce yavaş yavaş naylon çorap ve terin ekşi kokusu terliğe sinecekti şüphesiz. Sonra üzerindeki deri işlemeli desenleri siline siline, tıpkı bu evdeki varlığın gibi yarım yamalak, varla yok arası belirsiz bir hal alacaktı. Ki en zoru budur bilirsin. Belki de bilmezsin bilmiyorum.  Neyse.

Tesisatçı boş vermiş bir adamdı. Hayatla olan tek bağı, ayağının altındaki zeminmiş gibi ayaklarını sürüye sürüye yürür öyleleri. Terliğin tabanlarının asfaltı öpe öpe aşınıp eriyeceği ve sonunda kağıt gibi kalacağı sahneyi kafamda kaç gece kurdum bir bilsen. Kusursuz bir yok oluş anı. Ve en sonunda bir gün, sen varken de hiçbir zaman doğru dürüst çalışmayan o aptal sifon yine çalışmayacaktı. İçimizi biraz olsun boşaltabilmek için tuvalete bıraktıklarımızı alıp götürmeyi reddedecek, tüm dışkıları gerisin geri evin içine kusacaktı. Hayatımda bir tek bu eksikmiş gibi. Tesisatçıyı çağıracaktım ve o ayağında artık tamamen ona ait olmuş, onun parmaklarının şeklini almış terliklerle bana gelecek, sifonu tamir edip gidecekti. Senin terliğinin gidişiyle başlayan lanet, terliğin tekrar ama bu kez bir başkasının olarak eve dönmesiyle son bulacaktı.

            Öyle olmadı.

Tam tersine git gide her şey daha da karmaşık ve kötü bir hal almaya başladı.

En yakın arkadaşın, bir akşamüstü ansızın evime geldi. Güneş henüz batıyordu. Balkonda oturduk. Ayakları çıplaktı çünkü ona verecek tek terliğim tesisatçıyla gitmişti. Hayatının aşkının ben olmadığımı, biz tanışmadan az evvel onu kaybettiğini anlattı arkadaşın. Ben sustum, o konuştu. Ve giderken verdiği sırrın bedelini arar gibi turladı evi. Oraya buraya bakındı. En sonunda giderken yanına senin güneş gözlüğünü hatıra diye aldı. Oysa güneş o giderken çoktan batmıştı.

 Eşin dostun taziye için sürekli eve geldi. Ben sustukça seni anlattıkları gecelerde durmaksızın içtiler. “Sen içmezsin nasılsa, bunu ben hatıra olarak alıyorum,” diyen eli boş gelip senin şişelerle çıktı evden. Böylece viski ve şarap şişelerin gitti terliklerinin peşinden. Eksilmek böyle böyle oluyormuş. Nasıl deme, böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Aslında evliliğe pek de uyamayan bir mizacının olduğunu anlattı biri. Yurt dışından dönmemizin seni tükettiğini savundu bir diğeri. İçki dolabın tamamen boşaldığında artık gelip giden kimse yoktu eve. Arkadaşların da böyle böyle azalarak gitti.

Onlar bitti ama bilinmezlikler silsilesi devam etti. Yalnız ne yalan söyleyeyim, çok şey varmış hakkında bilmediğim. Psikolog yardımcı olmaya çalıştı. Dedi ki: “İnsanın böyle bir süreçten sonra kendine bile yalan söylemesi gayet doğalmış.” Hangimiz yalan söylüyor bir bilsem…

En iyi bildiğim şey terliklerinin güzel ayaklarında nasıl durduğuymuş ve giden sadece oymuş gibi sürekli bunu düşünürken ben, başka şeyler de eksildi evden.

Bir akşam, birbirinize tip olarak çok benzediğiniz için övündüğün abin uğradı. Nasıl olduğumu merak etmiş. Gören eden yanlış anlar diye çekindiğinden balkonda değil, televizyonun karşısında oturduk. Seninkilere benzeyen ayaklarını görmeye cesaretim olmadığından, “Terliğim yok, ayakkabılarla gir,” dedim, öyle girdi eve. Ben sustum, o konuştu. Annenin beni hiç istemediğini ve senin sürekli benim için onunla kavga ettiğini anlattı. Söyleyecekleri bitince odana girdi. Giysi dolabını karıştırdı. Gömleklerini aldı. Gel zaman git zaman kuzenlerin de birkaç bilinmezlik karşılığında pipo ve plak koleksiyonunu da hatıra olarak aralarında paylaşınca böyle kalıverdi ev. Anlatmaya kelimelerim yok. Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Nerede sakladın onca gizli şeyi? İnsan dolup taşmaz mı bir yerlerden diye hayret ettim. Bir de psikolog dedi ki “Saklayınca olurmuş böyle şeyler zaten. İnsan tuvalet gibi geri tepermiş.”

Arabayla yapılan bir kazada ne geri tepmiş, kim neden yalan söylüyor, tüm bu insanlar ne anlatmaya çalışıyor, hiç bilmiyorum.

En sonunda duvarda, buzdolabının üstünde asılı duran tüm fotoğraflarda bana bakan başka bir adam görmeye başladım ben. Beni öperken başkasını hayal eden, dudakları gülümserken aslında gözleri uzaklara dalan, aile fotoğraflarında bir yabancı gibi beni hep kalabalığın dışına iten bir adam. Cehalet ne güzelmiş, o zaman anladım.

Terlikle başlayan lanet, borcunu ödeyemediğim için bankaya az evvel satılan evle son buldu.

“Bankadan alınan kredilerde, kaza veya hastalık sonucu ölüm durumlarında sigorta bu parayı ödüyor ancak borçlu kişi bilerek canına kast ettiyse sigorta bu parayı ve çekilen krediyi ödemiyor ve karşılamıyor,” diye özetledi avukat durumu. Bir de fren izlerinden bahsetti.

Trafik kazasını intiharla nasıl bağdaştırdıklarını düşünecek gibi oldum ama yapmadım işin doğrusu.

Adliyeden eve dönerken tesisatçının önünden geçtim. Kaybedecek bir şeyim kalmadığından sanırım, kapısında durdum. Heykel gibi kıpırtısız. Dimdik. Bakışlarım ayaklarındaydı. Başını kaldırıp bana baktı.

“Abla senin terlikler bende kaldı, kaç zamandır getireceğim bir fırsat olmadı. Dur getireyim şuraya saklamıştım,” dedi. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu, sendeledim.

Naylon torbada getirdiği terlikleri çıkartıp oracıkta ayağıma geçirdim. İşte tam da böyle, ayaklarımı sürüye sürüye artık benim olmayan bir evin yolunu tutmuşken bitti hikaye. İnsan zaten kalmamış bir şeyi nasıl tarif etsin değil mi? Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Modernitenin, Modern İnsanın Korkutucu Yüzü; Beni Asla Bırakma-Artcivic

Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakması üzerine yazdığım yazı Artcivic’de yayımlandı.

“Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” romanını okuyup bitirdiğimde kitabı tanımlamak için aklımdan geçen cümle, ‘insanın işine gelince ötekinin insan olduğunu kabul etmemesinin, görmezden ve anlamazdan gelmesinin yarattığı trajedi, daha iyi bir kurguyla, daha sade ve daha vurucu bir biçimde anlatılmazdı,’ oldu. Halen de aynı hisler içerisindeyim. İyi bir kitabı iyi yapan özelliklerden birisi de iyi yazılmış olması haricinde farklı okumaların yapılmasına yatkın olması. Bu tarz kitapları insan, hayatının farklı noktalarında okur ve her okuduğunda kitap kendini aynı insana bile farklı yerlerden açarak, farklı okuma deneyimleri sağlar. Bazı yazarlar yapıtları ile bu yüzden yüzyılları aşabiliyor.”

Yazının devamı Artcivic‘de.

Virginia Woolf, Orlando-Okumanın Ardından

orlando-woolf

Bazı yazarların kütüphanede beklemesi iyidir, bu yazarların kitaplarının alınıp bir süre bekletilmesini kitap alma çılgınlığı ile bağdaştıramayacağım. Yeri gelince özlem duyulan yazarlar vardır. Onların edebiyatı dahilinde ortalama sayılacak kitaplarının bile okuma zevki, ortalamanın üzerinde olur genellikle. Herkesin böyle yazarları olduğunu -birden fazla- olduğunu düşünüyorum ve umuyorum. Virginia Woolf benim yukarıda tanımladığım yazarlarımdan biri. Orlando kitabını yeni okuyup bitirdim. Kitaptan yalnızca alıntı yapacağım; bir inceleme yazacak kadar kendime parlak gelebilecek bir düşünce henüz üretmedim, kitabın konusu da zaten yaygın olarak biliniyor:

“Gürültüden sonraki sessizliğin daha derin olması henüz bilimsel olarak doğrulanmamıştır. Ama sevişmenin hemen arkasından gelen yalnızlığın kendini çok fazla hissettirdiğine çoğu kadın yemin edebilir.” s. 146.

“Okuma hastalığı bir kez insanın vücuduna girince onu öyle güçsüz düşürür ki, vücut mürekkep hokkasında yaşayan ve tüy kalemde cerahatlenen öbür belaya kolayca yem olur. Talihsiz kişi yazmaya başlar.” s. 61.

“Aşk, demiştir şair, bir kadının bütün varlığıdır. Masasından yazı yazmakta olan Orlando’ya bir an bakarsak, bu tanıma daha uygun başka bir kadın olmadığını itiraf etmemiz gerekir. Kuşkusuz, o bir kadın, hem de güzel bir kadın, altın çağında bir kadın olduğundan, çok geçmeden böyle yazarmış ve düşünürmüş gibi yapmaktan vazgeçecek, en azından bir av alanı bekçisini düşünmeye başlayacaktır (bir erkeği düşündüğü sürece kadının düşünmesine itiraz eden olmaz). Ve sonra erkeğe bir pusula yazacaktır (pusulalar yazdığı sürece bir kadının yazmasına kimse itiraz etmez) ve pazar gün günbatımında buluşmak üzere randevu verecektir ona, pazar günü günbatımında av alanı bekçisi pencerenin altında ışık çalacaktır -bütün bunlar elbette hayatın malzemesidir ve kurmaca için tek olası konudur. Orlando bunlardan birini mutlaka yapmıştır, değil mi? Heyhat -binlerce kez heyhat, Orlando hiçbirini yapmadı. Öyleyse Orlando’nun sevmekten nasibini almamış bir kötülük canavarı olduğunu itiraf etmeli miyiz? Köpeklere iyi davranıyor, arkadaşlarına sadık kalıyor, açlıktan ölen bir düzine şaire vermediği şey kalmıyor, şiire bayılıyordu. Ama -erkek romancıların betimlediği şekliyle aşkın- ne de olsa onlar tam bir otoritedir aşk konusunda- nezaketle, sadakatle, eli açıklıkla ya da şiirle bir ilgisi yoktur.” s. 211-212.