Category Archives: blogkonuk

Blogkonuk-Mevsim Yenice Akgün

İlk blogkonuğum Mevsim Yenice Akgün. Kendisi öyküleri ile birçok farklı dergide yayımlanıyor, ödül alıyor ve dikkate değer görülüyor. Altzine’de 2016 yılında yayımlanmış “Böyle” isimli öyküsü ile konuğum olmayı kabul ettiği için çok mutluyum. 

                                                                        BÖYLE

Önce terliklerin gitti evden. Zaten bence tüm bu lanet de onunla başladı.

Sifon tamiri için gelen tesisatçının ayakkabıları patlayan su borusundan sırılsıklam olunca, adama evdeki tek erkek terliğini vermek zorunda kalmıştım. O karmaşanın ardından ayağında terliklerle çekip gitmiş. Günlerce geri isteyip istememeyi düşündüm. Kendi kendime provalar yaptım. Aynanın karşısında “Geçen gün benim evden götürdüğünüz terlikleri geri alabilir miyim? Aslında basit bir terlik evet ama hatırası var,” demek kadar kolay olmadı adamla konuşmak. Telefon açılır açılmaz kapadım her seferinde. Ben böyleyim işte. Nasıl dersen, tam bir tanımım yok kendimi anlatabilmek için. İnsan zaten kendini nasıl tarif etsin değil mi? Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

En kötüsü benim böyle oluşum değil  elbette. Kafamın içinde tahta kuruları gibi gıcırdayan ve beni rahat bırakmayan senaryolarım: Terliklerinin, pos bıyıklı tesisatçının  taraklı ayaklarında nasıl şekil değiştireceğini kurdum kafamda. Hem de defalarca. Önce yavaş yavaş naylon çorap ve terin ekşi kokusu terliğe sinecekti şüphesiz. Sonra üzerindeki deri işlemeli desenleri siline siline, tıpkı bu evdeki varlığın gibi yarım yamalak, varla yok arası belirsiz bir hal alacaktı. Ki en zoru budur bilirsin. Belki de bilmezsin bilmiyorum.  Neyse.

Tesisatçı boş vermiş bir adamdı. Hayatla olan tek bağı, ayağının altındaki zeminmiş gibi ayaklarını sürüye sürüye yürür öyleleri. Terliğin tabanlarının asfaltı öpe öpe aşınıp eriyeceği ve sonunda kağıt gibi kalacağı sahneyi kafamda kaç gece kurdum bir bilsen. Kusursuz bir yok oluş anı. Ve en sonunda bir gün, sen varken de hiçbir zaman doğru dürüst çalışmayan o aptal sifon yine çalışmayacaktı. İçimizi biraz olsun boşaltabilmek için tuvalete bıraktıklarımızı alıp götürmeyi reddedecek, tüm dışkıları gerisin geri evin içine kusacaktı. Hayatımda bir tek bu eksikmiş gibi. Tesisatçıyı çağıracaktım ve o ayağında artık tamamen ona ait olmuş, onun parmaklarının şeklini almış terliklerle bana gelecek, sifonu tamir edip gidecekti. Senin terliğinin gidişiyle başlayan lanet, terliğin tekrar ama bu kez bir başkasının olarak eve dönmesiyle son bulacaktı.

            Öyle olmadı.

Tam tersine git gide her şey daha da karmaşık ve kötü bir hal almaya başladı.

En yakın arkadaşın, bir akşamüstü ansızın evime geldi. Güneş henüz batıyordu. Balkonda oturduk. Ayakları çıplaktı çünkü ona verecek tek terliğim tesisatçıyla gitmişti. Hayatının aşkının ben olmadığımı, biz tanışmadan az evvel onu kaybettiğini anlattı arkadaşın. Ben sustum, o konuştu. Ve giderken verdiği sırrın bedelini arar gibi turladı evi. Oraya buraya bakındı. En sonunda giderken yanına senin güneş gözlüğünü hatıra diye aldı. Oysa güneş o giderken çoktan batmıştı.

 Eşin dostun taziye için sürekli eve geldi. Ben sustukça seni anlattıkları gecelerde durmaksızın içtiler. “Sen içmezsin nasılsa, bunu ben hatıra olarak alıyorum,” diyen eli boş gelip senin şişelerle çıktı evden. Böylece viski ve şarap şişelerin gitti terliklerinin peşinden. Eksilmek böyle böyle oluyormuş. Nasıl deme, böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Aslında evliliğe pek de uyamayan bir mizacının olduğunu anlattı biri. Yurt dışından dönmemizin seni tükettiğini savundu bir diğeri. İçki dolabın tamamen boşaldığında artık gelip giden kimse yoktu eve. Arkadaşların da böyle böyle azalarak gitti.

Onlar bitti ama bilinmezlikler silsilesi devam etti. Yalnız ne yalan söyleyeyim, çok şey varmış hakkında bilmediğim. Psikolog yardımcı olmaya çalıştı. Dedi ki: “İnsanın böyle bir süreçten sonra kendine bile yalan söylemesi gayet doğalmış.” Hangimiz yalan söylüyor bir bilsem…

En iyi bildiğim şey terliklerinin güzel ayaklarında nasıl durduğuymuş ve giden sadece oymuş gibi sürekli bunu düşünürken ben, başka şeyler de eksildi evden.

Bir akşam, birbirinize tip olarak çok benzediğiniz için övündüğün abin uğradı. Nasıl olduğumu merak etmiş. Gören eden yanlış anlar diye çekindiğinden balkonda değil, televizyonun karşısında oturduk. Seninkilere benzeyen ayaklarını görmeye cesaretim olmadığından, “Terliğim yok, ayakkabılarla gir,” dedim, öyle girdi eve. Ben sustum, o konuştu. Annenin beni hiç istemediğini ve senin sürekli benim için onunla kavga ettiğini anlattı. Söyleyecekleri bitince odana girdi. Giysi dolabını karıştırdı. Gömleklerini aldı. Gel zaman git zaman kuzenlerin de birkaç bilinmezlik karşılığında pipo ve plak koleksiyonunu da hatıra olarak aralarında paylaşınca böyle kalıverdi ev. Anlatmaya kelimelerim yok. Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Nerede sakladın onca gizli şeyi? İnsan dolup taşmaz mı bir yerlerden diye hayret ettim. Bir de psikolog dedi ki “Saklayınca olurmuş böyle şeyler zaten. İnsan tuvalet gibi geri tepermiş.”

Arabayla yapılan bir kazada ne geri tepmiş, kim neden yalan söylüyor, tüm bu insanlar ne anlatmaya çalışıyor, hiç bilmiyorum.

En sonunda duvarda, buzdolabının üstünde asılı duran tüm fotoğraflarda bana bakan başka bir adam görmeye başladım ben. Beni öperken başkasını hayal eden, dudakları gülümserken aslında gözleri uzaklara dalan, aile fotoğraflarında bir yabancı gibi beni hep kalabalığın dışına iten bir adam. Cehalet ne güzelmiş, o zaman anladım.

Terlikle başlayan lanet, borcunu ödeyemediğim için bankaya az evvel satılan evle son buldu.

“Bankadan alınan kredilerde, kaza veya hastalık sonucu ölüm durumlarında sigorta bu parayı ödüyor ancak borçlu kişi bilerek canına kast ettiyse sigorta bu parayı ve çekilen krediyi ödemiyor ve karşılamıyor,” diye özetledi avukat durumu. Bir de fren izlerinden bahsetti.

Trafik kazasını intiharla nasıl bağdaştırdıklarını düşünecek gibi oldum ama yapmadım işin doğrusu.

Adliyeden eve dönerken tesisatçının önünden geçtim. Kaybedecek bir şeyim kalmadığından sanırım, kapısında durdum. Heykel gibi kıpırtısız. Dimdik. Bakışlarım ayaklarındaydı. Başını kaldırıp bana baktı.

“Abla senin terlikler bende kaldı, kaç zamandır getireceğim bir fırsat olmadı. Dur getireyim şuraya saklamıştım,” dedi. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu, sendeledim.

Naylon torbada getirdiği terlikleri çıkartıp oracıkta ayağıma geçirdim. İşte tam da böyle, ayaklarımı sürüye sürüye artık benim olmayan bir evin yolunu tutmuşken bitti hikaye. İnsan zaten kalmamış bir şeyi nasıl tarif etsin değil mi? Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Advertisements