Category Archives: deneme

Italo Calvino/Jaguar-Güneşin Altında/Siyasi İktidar Nedir?-Hukukpolitik

jaguar-gc3bcnec59fin-altc4b1nda.jpg

Cemal Bali Akal’a

Italo Calvino’nun “Jaguar-Güneşin Altında” kitabı, Calvino’nun ölmeden önce beş duyu üzerine yazmaya düşündüğü ancak yalnızca üçünü (koklamak, tatmak, duymak) tamamlayabildiği öykülerden oluşmakta. Bu öyküler üzerine yazmak isteme sebebim öncelikle öykülerin edebiyat-hukuk-siyasetin içiçeliğini göstermek adına çok yerinde olması. Hemen altını çizmekte fayda var ki bu üç öyküden oluşan kitap, toplumsal gerçekçi veya ideolojiler doğrultusunda yazılmış ya da herhangi didaktik görev üstlenmiş bir eser de değil. Bunlardan çok uzak bir noktada siyaset-hukuk-edebiyat üçlüsünün biraradalığı söz konusu kitapta. “Siyasi İktidar Nedir?” sorusu; kutsal/kutsal olmayan, otorite/güç, yasa/uygulama gibi çerçevelerde ele alınabilir.1 Bu yazıda, Calvino’nun sözü geçen kitabındaki öykülerini, “Siyasi İktidar Nedir?” sorusuna kutsal/kutsal olmayan ayrımı bağlamına değinerek ele almaya çalışacağım.

Yazının devamı hukukpolitik sitesindedir.

Artcivic-Bunlar Fabl Değil Çocuklar

Bu topraklarda gözümüzün önünde yiten, katledilen

tüm insanlara, insanlığa ve değerlere,

 

“Antonio José Bolivar Proano, takma dişlerini çıkarıp mendiline sarmaladı ve bu trajediyi tetikleyen gringoya, Belediye Başkanı’na, altın arayıcılarına, canından çok sevdiği Amazon Ormanı’nın bekâretine göz diken herkese lanet okudu; sonra palasıyla kestiği kalın bir adlı baston gibi kullanarak El Idilio’ya, barakasına ve birbirinden güzel sözcüklerle aşktan bahsederek insanların ne kadar barbar olduğunu onu unutturan romanlarına doğru yola koyuldu.”

                                                                                          Luis Sepulveda, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar

Yazının devamı Artcivic‘dedir.

“Tereddüt” Filmine İlişkin

tereddut

Yeşim Ustaoğlu’nun “Tereddüt” filmi; sınıf, kültür ve yaş farkı olan iki kadının sıkışmışlıkları, hapis olmuşlukları; kadın ve erkeğin toplumsal roller ve dayatılan kimlikler üzerinden yaşadığı zorlukları ayrıca iletişim kurmaktaki başarısızlıklar ve iletişimsizliğe, yakınlık kuramamaya ve bunun yarattığı çıkışsızlıklara ilişkin bir film.

Kadın sanatçıların, kimlik üzerinden sanatlarını geliştirmelerini son derece anlaşılır bulup, hakkıyla icra edileni -yapılmak için yapılmadığında- oldukça beğeniyorum. Ne kadar biyolojik olana indirgenmeye çalışılsa da kadın olma ve erkek olma bir kimlik meselesidir. Toplumda şekillenir. Dişi ya da erkek üreme organlarına sahip olarak doğmanın çok ötesinde bir durumdur kadın olmak ve erkek olmak.

Kadın olma, erkek olma haline düşünmek ve sorgulamak bu nedenden oldukça önemlidir. Ataerki aslında kadın olma halini belirlediği kadar erkek olma halini de belirler ve aslında herkes biyolojik var oluşundan ayrı olarak toplumca belirlenen roller dâhilinde davranmaya zorlanır ve davranmadıkça ayrık kalır. Erkeklerin erkek olma halini daha az sorguluyor olması korkarım üst elin kendilerine dağıtılmış olması gibi bir hurafeye kör olarak bir inançtan kaynaklanıyor ve onları aslında bambaşka bir sıkışmışlık haline sokuyor.

Tam olarak toplumsal dayatmaların belirlediği kimliklerde boğulmayı kadın-erkek düzleminde ele almasa da buna da değinmeden edemeyen biri[1] “Yeraltından Notlar”ı yazdı. Romanda toplumsal beklentileri dolduramayan ve bunun sıkıntısını çeken bir erkek karakter söz konusudur. Bunun mücadelesi ve hesaplaşmasını okuruz. En nihayetinde karakter aslında kendini sevmeye hazır, onu istediği gibi dinleyip ciddiye alan kadından çıkarır bütün hıncını. Kendi kırılmışlığını ve değersizlik hissini, ezilmişliğini bir kadını hırpalayıp kırarak sarabileceği yanılsamasına düşer. Bu aslında en altın altında da olsa erkeğin, toplumsal değerler bütünü içinde kendini bir kadından üstün konuma koyarak  üstünlük yanılsaması yaratmaya çabalamasının acılı bir örneğidir. Burada ezilen de mutsuz olur ancak ezen de herhangi bir tatmin ya da mutluluk yaşayamaz.

Ustaoğlu’nun “Tereddüt” filmine ilişkin söyleyeceklerimi karakterler ve önemsediğim unsurlar çerçevesinde belirtmeden önce sanatçının daha önce başkaca bir film için yaptığı röportajdan bir alıntıyı paylaşmak isterim:

“Aslında kadınlar çok güçlü varlıklar, ezilirler ama doğasıyla ezilmeyi sindirmez. Sadece sistem omları mağdur duruma düşürür, bir çıkmazın içine sıkıştırır. Kadınlar çalışan kesim olmaya başladığında artık kalkıp gidebiliyorlar. Gidebilmeye cesaret gösteren kadın, bunu hazmedemeyen adamın şiddetine uğruyor. Yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz, hukuk da korumuyor kadını.”[2]

Elmas :

Karakterlerden Elmas, çocuk yaşta ailesi tarafından evlendirilmiş, evlendirildiği adam ve adamın annesinin yanında filmin devamında kendi ifade edeceği gibi sığıntı bir şekilde yaşamak durumunda kalmıştır. Çocukluğunu yaşamadan kadın olmaya zorlanmış bir genç kız. Toplumda ön kabul olduğu şekilde cinsellik Elmas’ın evlilik içindeki görevi olduğu için isteyip istediğini bakmaksızın kocası tarafından talep edilen bir şey. Cinsellik, Elmas nezdinde düşünüldüğünde tecavüz ile eş anlamlı.  Elmas on sekiz yaşında olduğunu ve iki senedir evli olduğunu söylese de adli tıptan gelen raporda yaşının daha küçük olduğunu bu sebeple daha önceden evlendirilmiş olduğunu anlıyoruz. Bu durum ortaya çıktığında Elmas’ın konuya ilişkin konuşmak istemiyor çünkü babası bu konuda ona yemin ettirmiş. Ergenliğe yeni adım atmış bir kızın kendi karakterini bulamadan evliliğe hapsedildiğini ve ailesinde tecrübe ettiği reddedilmişlik ve vazgeçilmişliği, eşi ve eşinin annesi yanında aidiyetsizlik ve tecavüze dönüşmesinin hüznünü bütün bir film boyunca hissediyoruz. Eşinin Elmas çok küçük olduğu için alış verişe yollanmasına karşı çıkıp, düzenli olarak seks talep etmesinin ironisi de ayrıca acıklı. Hayır diyemeyecek kadar güçsüz konumda olmanın, buna sıkıştırılmanın sebep olduğu bastırılmışlık, öfke ve mutsuzlukların geri dönüşünün, Yeşim Ustaoğlu’nun bize filmde gösterdiği her şeyi yutacakmışçasına coşkulu dalgaların kayaları dövmesine benzer şekilde bir karakteri nasıl çözdüğünü, hiçbir şey hatırlamamacasına benliği nasıl ele geçirdiğini izliyoruz Elmas’ın hikâyesinde. Elmas’ın koşulları göz önüne alındığından böyle bir çöküntüyü beklemek işten bile değil. İşin acı kısmı küçük yaşta yaptırılan evliliklerin günümüzde halen rasyonelleştirilip, normalleştirilerek kabul edilmesi beklentisi ve bundan herhangi bir utanç duyulmaması.

Şehnaz:

Şehnaz ise psikiyatrist olarak çalışan üst sınıf, eğitimli bir kadın. Filmin en başında eşi  Cem ile mutlu ve tatmin edici bir evlilikleri var gibi gözükse de filmin devamında Elmas’ın hastası olması ile onun hayatında da dönüşümler oluyor. Elmas nasıl ki bütün kırılmışlığı, öfkesi ayrıca yaşadığı travmalar sebebi ile duygularını anlamlandıramayan, ifade edemeyen, kim olduğunu dair anımsamakta zorlanan bir hayalet gibi ise bunun antipodu gibi kurgulanmış, başkaca belirlenimlere sahip Şehnaz’ın da aslında bir şekilde kayıp olduğunu film ilerledikçe algılıyoruz.  Şehnaz’ın Cem ile evliliğinde görüyoruz ki aslında Şehnaz kendini eşine uyumlamaya çalışıyor, farklılıklarını bastırıyor, rahatsızlıklarını dile getirmeden bunları yok sayarak kendince yoluna koymaya çalışıyor. Cem her ne kadar daha itici bir karakter olarak karşımıza çıksa da Şehnaz da tam anlamı ile ayakları yere basan, ne istediğini bilen bir karakter diyemiyoruz. Bakıldığında sevdiği adamla evlenmiş, hem eşi hem kendisini oldukça iyi işleri var ancak ortada ayrı bir Cem ve ayrı bir Şehnaz değil Cem’in hayatına dâhil bir Şehnaz var. Rakı içmek isteyen ama kocası şarap içmek istediği için o rakıyı içmeyen, o olmadığında içen bir Şehnaz. Her ne kadar küçük bir detay olsa da rakının Cem ve Şehnaz ilişkisindeki kullanımının çok akılcıl olduğunu düşünüyorum çünkü hem Cem hem Şehnaz karakterleri için başka açılımlarını göstergesi olarak okunabiliyor bu rakı içme meselesi. Elmas’ın kendini, duygularını anlamlandırarak dile getirmesi gibi Şehnaz’ın da kendini bulması sürecini izliyoruz. Şehnaz, Elmas ile konuştukça kendi mutsuzluklarına ilişkin bastırılmışlıkları su yüzüne çıkıyor bir nevi; ne isteyip ne istemediğini anlaması ve yürümeyen ilişkisi ile yüzleşebilmesi noktasında. Şehnaz ve Cem birlikteler ancak bir ilişkileri yok. Oldukları gibi olmayan sıkışmış iki karakterin iletişim eksiliği sebebi ile yakınlık kuramaması noktası bu ilişkide çok güzel bir şekilde gösterilmiş. Filmde, Cem ve Şehnaz’ın ilişkisinin daha sonra Şehnaz ve Umut’un ilişkisinin, kadın ve erkek ilişkisine dair bana sorgulattıkları; bir arada olmak ile ilişkinin olmasının farkı, sevişme ile seks yapmanın farkı, iletişim kurabilme yakınlık ya da birbirinin gölgesi olarak var olma olmama ve arada kalma durumu.  Aslında kendimiz olamadan kendimizi anlayıp, kabullenmeden başkaca bir insanı anlamanın, onunla iletişim ve yakınlık kurmanın zorluğuna değinilmiş bir şekilde.

Cem:

Cem,  Şehnaz’ın eşi üst sınıf meslek sahibi bir adam. Cem ve Şehnaz üzerinden işlenen konu aslında Elmas üzerinden işlenen konu ile farklı gibi gözükse de kişiliğini bulabilme, olgunlaşabilme, olduğun gibi olabilme, toplumsal belirlemeler dâhilinde belirli kimliklere sıkışıp kalmanın farklı boyutlarda ele alınması ve bunun önemi hususunda ortaklaşıyor. Filme dair Cem üzerinden ele alabileceğimiz sıklıkla da işlenen bir konu olan batı ile doğu arasında kalmışlığın yarattığı kişilik ve kimlik sorunu. Bu sebeple Cem’i ayrıca ele almak istedim.  Şehnaz’ı ele alırken bahsettiğim rakı içme unsurunu burada başkaca bir boyutu ile ele alabiliriz. Cem tamamen batılı standartlarda, batılı gibi yaşama isteğinde ve kendini batılı olarak addedebilecek bir karakter. Ancak işin acı kısmı herhangi bir batılı karşısında doğulu, doğulu karşısında batılı olabilecek. Yani o kendini ne kadar batılı olarak görse ve batılılık olarak belirlenen standartlar dâhilinde yaşamaya çalışsa da – akşam yemeğinde risotto ya da biberiyeli biftek yapıp şarap ya da viski içip rakı içmeyi küçümsese de- aslında tam anlamı ile bir batılı olduğunu söyleyebilir miyiz Cem için? Cem de bu noktada batı-doğu ikileminde tamamen bir tercih yapmış gibi gözükse de bir o kadar bu ikililik dâhilinde sıkışmış bir durumda. Kendiliğinden olmayan, zorlamalar ile şekillendirilen bir kişiliğin, zayıf ve güçlü yanları ile bir birey olduğunu kabullenerek kendi gibi olması oldukça zor olacağından, kişiyi otantik olmaktan uzak düşüreceğinden, duygusal ve düşünsel olarak kendini açması yani samimi bir iletişime geçmesi, gerçek anlamda yakınlık kurabilmesi pek de mümkün değil. Yine Ustaoğlu’nun Cem’in yakınlık kurmakla ilgili olan sıkıntısını bize onun porno bağımlılığı ile göstermesinin çok incelikli olduğunu düşünüyorum. Yakınlık sorunu olan kişilerde porno, seks ve benzeri bağımlılıkların söz konusu olduğu klinik harici de genel olarak bilinen bir gerçek. Cem sevgisini hepsini kendi içine kendine akıtan bir karakter bu da onun yakınlık kurmasını oldukça zorlaştırıyor. Şehnaz ve Cem in ilişkilerinin kopuş noktasında Şehnaz’ın Cem’e kendi bedenin sevdiğin kadar, kendini sevdiğin kadar beni sevemedin çıkışı son derece yerinde bir çıkış. Ve Cem de yazının başında Ustaoğlu’dan alıntıladığım sözüne paralel olarak ayrılmayı iyi karşılamayan, gidebilmeye cesaret gösteren kadına şiddet göstermekten kaçınmayan bir erkek. Ancak en acısı bu durum eşine sevgisinden değil, kendine olan sevgisinden ve herhangi birinin onunla olmak istememesi ihtimalini düşünemediğinden.

Su, İklim ve Cinsellik:

Suyun psikanalizde bilinçaltına dair bir sembol olduğunu, arınma, çözülme, doğurganlık ya da ana rahmi gibi anlamlandırabileceğini biliyoruz. Şehnaz’ın rüyasında Cem’in yataktan evde yükselen su ile sürüklenip gittiğini ve ilişkinin çözüleceğini anlayabiliyoruz. Deniz de asli bir yere sahip filmde. Yüksek dalgalar, suyun sahilde köpürmesi ve iki kadın karakterin deniz kıyısında yükselen ve çekilen dalgalarla flörtü çok hoş detaylar. Ustaoğlu kendi de filmin kadın olma hali[3] hakkında olduğunu ifade etmiş. Film sert bir iklimde geçiyor. Fırtına yağmur hiç eksik olmuyor. İnsanın kendi olabilme serüveni, kendi içine dönebilme, kendini dinleyebilme ve ortaya koyabilme serüveni özellikle de kadınlık ekseninde hiç de süt liman değil. Fazladan mücadeleye vermek beklenilmesi gereken bir durum. Dalgaların en coşkulu olduğu Umut’un evinin önündeki sahne ise filmin sonuna doğru, çözülmeye doğru bir süreçte bize gösteriliyor. Bu noktada iki kadının da artık kendi reddediş ve bastırılmışlıklarını açığa vuracağını, kayaları döver bir şekilde kendilerini, duyguları ve kırılmışlıklarını ortaya koyacağını, olduklarından ve olabileceklerinden daha fazla kaçıp kaçınamayacaklarını ve kendilerini iyi ve kötüsüyle, bütün görkemi ile dışarıya çıkacakları şeklinde bir okuma yapmak istedim.

Ustaoğlu’nun cinselliğe yaklaşımını ve kadın cinselliğini ele almasına bayıldığımı söylemek isterim. Bir kere cinselliğin bir görev olmadığını ve bir görev olarak tecavüzden uzak olmadığını çok net bir şekilde göstermiş. Ayrıca kadının cinsel isteklerini, sevişmek istemesini, tatmin olamamasını ve bunları talep etme halini son derece doğal bir şekilde filme yedirmiş. Cinselliğin kadının nesne olarak ya da edilgen bir süje olarak dâhil olduğu bir eylem olmadığını yalın bir dille anlatmış. Kadın cinselliğine eğildiğini düşünen erkek yönetmenlerin bazılarında –istisnaları tenzih ederin- kadını ve kadının cinselliğini nesneleştirme ve/veya kadını cinsellik söz konusu olduğunda edilgen bir süje olarak gösterme haline denk geldiğimde son derece sinirlendiğimden Ustaoğlu’nun konuyu ele alışı beni ferahlattı. Yönetmenin, gerek Cem’in porno alışkanlığı; gerek Şehnaz’ın sevişmek istemesi, tatmin olamaması, kendini tatmin etmeye çalışması ve bu döngünün onu ilişkisinden koparması; gerekse küçük bir çocuğu daha bir kız çocuğunu gelin diye eve alarak zorla sevişen eş ile ilişkisini ele alışı olsun, cinselliğe, kadın bakış açısından son derece isabetli yaklaştığını düşünüyorum.

Oyuncuların da çok çok başarılı olduğunu belirterek filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

[1] Fyodor Dostoyevski

[2] http://www.radikal.com.tr/kultur/hayat-biraz-da-bu-kadar-klise-1101037/

[3] http://www.yesimustaoglu.com/filmler/tereddut/

Modernitenin, Modern İnsanın Korkutucu Yüzü; Beni Asla Bırakma-Artcivic

Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakması üzerine yazdığım yazı Artcivic’de yayımlandı.

“Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” romanını okuyup bitirdiğimde kitabı tanımlamak için aklımdan geçen cümle, ‘insanın işine gelince ötekinin insan olduğunu kabul etmemesinin, görmezden ve anlamazdan gelmesinin yarattığı trajedi, daha iyi bir kurguyla, daha sade ve daha vurucu bir biçimde anlatılmazdı,’ oldu. Halen de aynı hisler içerisindeyim. İyi bir kitabı iyi yapan özelliklerden birisi de iyi yazılmış olması haricinde farklı okumaların yapılmasına yatkın olması. Bu tarz kitapları insan, hayatının farklı noktalarında okur ve her okuduğunda kitap kendini aynı insana bile farklı yerlerden açarak, farklı okuma deneyimleri sağlar. Bazı yazarlar yapıtları ile bu yüzden yüzyılları aşabiliyor.”

Yazının devamı Artcivic‘de.

Kitap-lık 187/Eylül-Ekim 2016/Edebiyatın Evrenselliğine Yakılan Yavaş Bir Ateş s. 47

İlhan Durusel’in Yavaş Ateş’i için yazmış olduğum yazı Kitap-lık 187/Eylül-Ekim sayısında (s.47-51)’ta yayımlanmıştır.

“İnsanlara öykünmenin benim için çekici bir yanı yoktu; bir çıkış yolu aradığım için öykünmüşüm başka bir nedenden değil.”[1]

Nabokov, neyi yazdığın değil nasıl yazdığın daha önemlidir, demekte ve klişe bir temanın bile biçem aracılığı ile başka bir şeye dönüşebileceğini belirtmektedir. Esasen edebiyatın evrenselliğine yapılan vurgu da sıradanlaşmış, dillere pelesenk olmuş bir söylem. Yine de bu durum, söylemin gerçekliğine halel getirmemektedir. Ortak okunmuşluklar, ortak yaşanmışlıklar gibi birbirimizin hayatına temas etmemizi, dâhil olmamızı sağlar. Tıpkı her insanın-varoluş temelinde bakıldığında-bütün özelliklerinden bağımsız olarak salt ‘insan’ türünden olması sebebi ile edebiyatın evrenselliğe açılabilmesi gibi. Kendi hakikatine yolculuk yapan her yazar, aslında bir şekilde tüm insanlarda ortak olan insan olma haline, insanın dünyeviliğine yolculuk yapmakta ve insanlığına dair söz söylemektedir. İyi edebiyat dendiğinde kıstaslardan biri, hangi kurgu türünde olursa olsun benim için budur.

İlhan Durusel, “Yavaş Ateş” kitabında kendi okurluk deneyimini elekten geçirmekte, anlatıların kurgusunu, sanki okuduğu kitapların yazarlarının yazmış olabileceği mektuplar şeklinde düzenlemekte, bu esnada yazarların yarattığı karakterleri de metne yerleştirerek, dil açısından ne tam anlamı ile düzyazı ne şiir olarak kalıplaştırabilecek bir noktada durmakta; böylelikle dili de kurguya da kırma noktasında bir anlatı evreni kurmaktadır. Durusel’in bu metninin pastiş olarak adlandırılması yerinde olmayacaktır; keza Durusel okuru olduğu yazarların dünyasına temas etme deneyimi çerçevesinde, onların yazın dünyasından bize seslenmeye çalışırken, onların üsluplarına öykünmemiş, kendi üslubunun peşinde okurluk deneyiminin izini sürmüştür. Peki, “Yavaş Ateş”teki metinlere şiirsel bir düzyazı demek kitap açısından indirgemeci bir tutum olacağından haksızlık teşkil etmeyecek midir?

Şiirsel bir düzyazıdan söz etmek olası mıdır? Roland Barthes “Yazının Sıfır Derecesi-Yeni Eleştirel Denemeler” isimli ilk kitabındaki bir bölümde bu konuyu ele almaktadır. Barthes, klasik dil algısı çerçevesinde, şiir ve düzyazıyı matematiksel bir kesinlik ile bir formüle yerleştirmenin mümkün olduğunu ifade etmektedir. Barthes’a göre şiirin ve düzyazının denklemleri hep birbirinden farklı sonuçlar verecektir. Bu, öz farkı değil nitelik farkını ifade eder.[2] Barthes’a göre dil, klasik dil kapsamında bakıldığında dogmatik bir bütün olarak algılandığından söz konusu sonuç dogmayı kırmakta yetersiz kalmaktadır. Klasik dilde; dil, aklın farklı ifade şekillerinin farklı yansımaları ve gösterimleri de olsa tek bir dildir.  Klasik şiir, düzyazının süslerle bezenmiş özgürlüklerden budanmış halidir. Klasik şiirin, uygulanması bağlamında zorunlulukları içinde süresi söz konusudur.[3] Klasik dilde sözcüklerden çok bağlantılar önemlidir. Sözcüklerin dizilişi ve birbirleri ile bağlantıları, sözcüklerin kendilerinin önüne geçer; bu sebeple klasik dil söz konusu olduğunda şiirsel bir düzyazı söz konusu olabilir. Ancak Barthes’a göre çağdaş şiirde süreklilik söz konusudur, kelimler arası bağlantılardansa sözcükler öne çıkar. Şiir, düzyazının sözsel olarak süslü, özgürlükten yoksun ve sadece zorunlukları doğrultusunda uygulamasının süresi içerinde varoluş bulan bir ifade şekli olmaktan çıkar. Şairler, artık kapalı bir Doğa kurarlar ve çağdaş şiiri bu özellik nesnelleştirir. Çağdaş şiir, dilin bağlantılarını yıkar, nesne-sözcükler süresiz olur; hatta kendi göstergelerini bile yıkabilecek şekilde sönümlendiği anda yeniden patlar.[4] Çağdaş şiir kuramında ve algısında şiir, bağlantıları yıkması, kullanılan sözcüklerin ise bağlantının önüne geçmesi ve süresiz olması nitelikleri ile klasik şiirden farklıdır. Bu sebeple çağdaş yazın söz konusu olduğunda şiir ve düzyazı birbirinden tamamen farklılaşır.[5] Dolayısıyla Durusel gibi ‘modernist yazarlar okurluk deneyimine’ hakim; dil sorunsalı ile içiçe; dili zora koşma, kalıpları zorlamak, anlamı eğip bükmek ve sorgulamak söz konusu olduğunda yetkin bir yazarın metinlerini şiirsel bir düzyazı olarak adlandırmamalıyız. Kanımca böyle bir saptama elimizdeki metnin tadını yavanlaştıracaktır. Durusel’in “Yavaş Ateş”indeki metinlerin Barthes’dan yola çıkarak şiire en çok yaklaştığı nokta; sözcüklerin, nesne-sözcük olması ve metnin zorunluluğundan bağımsız olarak sönümlendiği anda yeniden patlaması olabilir.

Metnin tadı demişken şimdi bir de Barthes’ın aynı isimli denemesinden yola çıkarak Durusel’in Yavaş Ateş’indeki metinlerinin düzyazı çerçevesinde nerede durduğuna bakmaya çalışalım. Barthes’a göre ideolojik-tarihsel okuma, yazarları ve yazıyı toplumun ve savaşın dışında kalmışların işi olarak yorumlar ve yazının erincini, huzurunu, dinginliğini unutur.[6] Erinç, sadece yeni olanla gelebilir ancak yenilik yerleşik olanı ve bilinci sarsabilir. Yenilik bir moda değil bir değerdir.[7] İktidar tarafından dayatılan dil, yineleme dili olup yenilikten yoksundur; bu bağlamda da ideolojiktir. İhtiyacımız olan yineleme dili değil ileriye kaçış dilidir. Yenilikle gelen erinç; kural ve kalıpların dışındadır, kurallar kötüye kullanım içindir.[8] Barthes, Nietzsche’nin ‘gerçek, eski eğretilmelerin kalıplaşmasıdır’ sözüne atıfta bulunduğunda, kalıpların ‘kurallara uygun olan’ nitelikler toplamı olduğunu belirterek, kalıp karşısında kuşkunun, kalıplara saygı göstermemesi ile yeniliğe, haliyle erince yönelen bir potansiyel barındırdığını söylemektedir. Kalıplar mide bulandırıcı bir ölme imkânsızlığıdır.[9] İdeoloji tümcelerin bitimli olmasını ister, bir tümceyi sonsuz kere çeşitlendirmek mümkündür. Dahası ideoljinin tümcelerinde hiyerarşisi söz konusudur. Bu hiyerarşinin kırılması için tümcenin tamamlanmamış, tamamlanmamaya açık olması gerekmektedir.[10] Tam bu noktada Durusel’in Yavaş Ateş’inde olgunlaştırdığı metinler, bildiğimiz kalıpları zorlamakta, bizi kitaptaki metinleri herhangi bir kalıba sokmak istediğimiz vakit tereddütte bırakmaktadır. Durusel’in tümceleri açık uçludur, sonsuz kere yenilenmeye açıktır. Her tümce nokta ile sonlanmış olsa dahi bizi ‘ideolojik olanın’ dışında bir dil ve yazının erincinin nasıl bir şey olacağına dair düşünmeye zorlamaktadır. Benim okumam dâhilinde metinler, en arı haline gelene kadar yeniden yazılmış ve bu şekilde süreklilik, sonsuz kere çeşitlendirme potansiyeline sahip cümlelere evrilmiş olarak okura ulaşmıştır. “Yavaş Ateş”teki metinleri okurken, Durusel’in saygı durmaktan imtina edemediği Sevim Burak’ın, kendi metinlerini perdelere iğneleyerek oluşturuyor olma hali gözümün önünde canlandı. Durusel, metinlerini yavaş ateşte pişirip, birikimini didaktik bir ton benimsemeden paylaşıma açtığı; dahası okuruna yer bıraktığı halde bir anlamda kapalı olan yazını, tıpkı Sevim Burak’ın metinlerini oluştururken yaptığı, yazdıklarını parça parça geniş perdelere iğneler ile tutturması hissini bırakıyor ve okurda bu perdeler önünde gide gele okuma isteği uyandırıyor.

             Yavaş Ateş’teki metinlerinin mektup formuna benzer bir şekilde kurgulanmış olması bize minör edebiyat üzerinden de kitabı incelememiz için olanak sağlamakta. Minör edebiyata bağlanmak için yine Barthes’a dönüp ilerleyelim. Barthes, “Metnin Tadı” adlı denemesinde, yineleme dilinin ideolojik olduğunu bu sebeple erince yaklaşamayacağını belirtirken, yinelemenin erince açılma olasılığını bütünüyle yadsımaz ve aşırı bir yinelemenin dili erotikleştirerek erince açılabileceğini ifade eder. Bu noktada Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin minör edebiyat kavramsallaştırmasında ele aldıkları, Kafka’nın Ödip’i aşırılaştırarak nasıl dili ve edebiyatın o ana kadar süre gelmişliğini kırdığını belirttikleri nokta akla gelmektedir. Deleuze ve Guattari, Kafka’nın “Baba’ya Mektup” metninden yola çıkarak bu konuyu ele alıp, Max Brod’un, Kafka’nın Ödipal bir analize tabi tutulmasının zafiyet olduğunu ifade etmiş olmasından bahsetmektedirler. Kafka, kendisi için psikanaliz yolu ile yapılan her tespitin çok öncesinde, kendisi bu tespit denen sınırlamaların farkındadır. İlhan Durusel’in eserinde Kafka adına yazdığı metin, hem Kafka’nın mektuplarına atıf yapmakta hem de şu yerinde soruyu sorarak, belki de Kafka’nın farkındalığının farkında olmayan ve psikanaliz ile yazarı çözümlemeye çalışan kişilere göz kırpmaktadır: “Yoksa ben adına kandırılıyor muyum?”[11]

            Durusel’in-modernist yazarların ortak bir niteliği-dil üzerine düşünen ve dili kendine sorun edinen bir yazar olduğu aşikârdır. Ancak Yavaş Ateş isimli kitabındaki metinleri, minör edebiyat kapsamında değerlendirmek olası mıdır? Deleuze ve Guattari’nin, Kafka üzerinde belirlenimde bulundukları minör edebiyat kavramının unsurlarını şu şekildedir; azınlığın çoğunluğun dilinde yaptığı edebiyat, yazına dâhil olan her unsurun siyasi olması, her unsurun kollektif bir nitelik barındırması. Bir diğer deyişle, dilin yersizyurtsuzlaştırılması, bireyselin dolaysız-siyasal olana bağlanması ve sözcelemin kollektif olarak düzenlenmesidir.[12]

            Her ne kadar Durusel’in Yavaş Ateş’ i, tam anlamıyla, bütün kıstasları ile minör edebiyata dâhil edilemeyecek olsa da ona yaklaşmaktadır. Benim için bu çerçeveye yaklaştığı noktalar ise hem dili kullanışı hem de metinlerini mektup formuna yakın bir biçimde düzenlemiş olmasıdır.

Durusel Yavaş Ateş’te, dünyasına nüfus etmek istediği belli başlı yazarları seçerek onların ağzından kaleme alınmış mektupları metinleştirilmiş; dahası bu mektupları o yazarlar tarafından imzalanmış gibi göstermiştir. Burada minör edebiyat çerçevesinde bakıldığında Durusel sözcelem öznesi ve sözce öznesini çeşitlendirmektedir. Özellikle metinleri mektup şekline öykünür biçimde düzenlemesi bunu düşündürtmektedir. Keza Ali Akay, Deleuze ve Guattari’nin “Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin” eseri dâhilinde, sözcelem öznesi kavramını, düşünürlerin Kafka’nın mektupları tahlilleri doğrultusunda açıklarken, bunun mektubu yazan kişinin ifade formuna denk düştüğünü, sözce öznesi kavramının ise mektubun anlattığı içerik formuna denk düştüğünü ifade edecektir.[13] Yani; minör edebiyatın unsurlarından olan, sözcelemin kollektifleşmesi derken metnin içeriğinin değil; yazan kişinin ifade formunun kollektifleşmesinden bahsedilmektedir. Mektuplar aracılığıyla yazar, yer değiştirmeden bir yer değiştirme yaşar, gitmektense mektupların yollanması tercih edilir.[14] Durusel ise burada bambaşka bir mektup formu yakalamaya çalışırken hem sözcelem hem de sözce öznesi ile oynayarak, mektup şeklindeki düzenleme ile kendi yazmamamışçasına kendi yazmış, mektupları yollama olanaksızlığı karşısında yine de onları yollamış gibidir. Ele aldığı yazarlara saygı duruşunda mı bulunuyor, içeriği mi biçemi mi önceliyor, yoksa ölümlülüğe karşı edebiyatla mı direniyor? İşte bu soruların hepsi onda iç içe geçmiş gibidir. O zaman bu içiçe geçmişlik bir kaçış olarak edebiyata sığınmak olarak adlandırılabilir mi? Kanımca bu sorunun yanıtı olumsuz olacaktır. Tam tersine yazar burada kaçış çizgilerinin farkında olarak, kaçmadığı halde kaçtığı yanılsamasını yaratmakta; farkında değilmişçesine farkında olmanın, tek boyuta indirgenmenin yaratacağı kısırlığı çeşitlendirmekte; kendi gerçekliğine ve dünyevi olmasının sonsuz sonluluğunu kabullenmeye ilişkin bir duruş sunmakta ve bunu bir zayıflık ve yenilgi olmaktan ziyade insan olmanın sınırlılığına bağlamaktadır. Benim için Durusel’in Yavaş Ateş’inde öne çıkan paylaşımdır. Yaşamak, paylaşmaya ilişkindir; duyguları, düşünceleri, benzerlikleri, farklılıkları, anlaşmaları, ‘anlaşmamaları’, yaşanmışlıkları, yaşanamamışlıkları ve benzer ikilemleri paylaşmaya ilişkindir. Ölüm ise paylaşılamayan sonluluğun, sonsuz bir biçimde sonlanmasıdır. Ancak ölü olanın da yaşam gibi tek bir hali ve şekli yoktur; ölüm, beyin ölümünden yani biyolojik anlamda ölmüş olmaktan ötedir. Canlılık, yaşam ve ölüm ikilik olarak okunamaz. Ölüm pekala; bir eyleyememe, paylaşamama, ifade edememe hali olarak da hayata, yaşama dâhil olabilir. Durusel’in metinleri, yazıyı, yaşam ve ölümü biyolojik anlamlarından çok daha geniş bir biçimde alarak yaşanmışlığa, hayata, canlılığa iliştirmektedir. Yine en başta bahsettiğimiz edebiyatın evrenselliğine dönecek olursak; insan hayatı en temelinde her türlü zorunluluğundan azade olarak yaşanmışlıklardan ibarettir. Ve de bunların barındırdığı anlamdan. Kimsenin yaşamı kimseden daha çok yaşanmışlık içermez. Herkesin yaşamı kendi yaşanmışlığı ve herkesin yaşanmışlığı kendi zorunluluğu ve belirlenimleri derecesinde benzer düzeyde yaşanmışlık olarak eş düzeyde değerlidir. Durusel’in dili, seçtiği yazarlardan bağımsız olarak, insanın sadece insan olmasından; sonlu, sınırlı olduğunu kabullenmesi ile sonsuzluğa dokunmasının getirdiği bir arılık halini yansıtan ve sonsuz kere çeşitlendirilebilme olanağına sahip bir niteliğe sahip. Düzyazısının, şiirsel olduğu belirlemesine yatkın olma yanılgısı böylece ortaya çıkıyor belki de. Kabullenmenin, tahammülün ve dinginliğin insan ruhu açısından şiirsel bir ezgisi olabilir. Ne de olsa şiirselliği ahenkle; dolayısıyla erinç ve/veya huzurla denk düşürmenin indirgemeci niteliği insan olma haline pek de uzak değil. Ancak sanat hiçbir zaman yalnızca ahenkten ibaret değildir ve huzur da seyrek olarak kabullenme ile birlikte başlar; esasen huzur değişime inanabilmek ve ona ilişkin adım atabilmekle, mücadeleyle belki yer yer tahammülle ilişkilidir.

Deluze ve Guattari, Kafka’nın kullandığı metaforları kendisini edebiyatta en çok umutsuzluğa düşüren pek çok nedenden biri olarak ifade etmesinden yola çıkarak “Kafka, her türlü metaforu, simgeciliği ve anlamlandırmayı da, her türlü adlandırma gibi, bilinçli olarak öldürür. Metamorfoz (dönüşüm), metaforun karşıtıdır. Artık ne gerçek anlam ne de mecazi anlam vardır, yalnızca sözcük yelpazesinde hallerin dağılımı vardır” demektedirler.[15] Bu noktada Durusel’in ele aldığımız eseri dil ve şekil açısından kalıplara meydan okuyan bu duruşu akla getirmektedir. Durusel’in duruşu Kafka’nın duruşuna ile benzerlik göstermektedir; ancak biçimi farklıdır. Durusel, biyolojik çerçevede yaşıyor ya da ölmüş olmaktan sıyrılıp kendisinin yazmış olması ya da başkasının yazmış olması ile topyekûn hiç yazmamış olmanın aralığını görerek;  anlamsızlaşmaya, adlandırma çabası içinde olmaksızın anlam vererek bir pencere aralamakta sözcelem öznesi olarak ortaklıklara bir nevi kollektif nitelik atfederek kendini önemsemeksizin-ama yine de kaçmayarak-ideolojik olana, çoğunluğa, alışılmışlığa ve dikte edilene karşı gelmekte; yeniliğe, erince yüzünü dönmektedir.

Bu noktada son olarak Durusel’in diline değinmekte fayda var. Daha öncede Barthes doğrultusunda ideolojik olan dilin çeşitlendirmeye açık olmadığı ve hüküm içerir şekilde kurulduğunu, ideolojinin bunu istdediğini ifade etmiştik. Minör edebiyatta anlam, içerikten önce gelir.[16] Yazı ve yaşam birbirinden ayrı değildir ve yazmak asla bir kaçış değildir. Mektuplar bize yaşanmışlığı, roman ve öykü yazılmışlığı anımsatır ama bu durum asla bu kadar keskin çizgilerle ayrılabilecek bir durum değildir. Bütünlüklü bir yapıtın kesintiler ve sona erdirilemeyenlerle ortaya çıkmış olabileceğini, bir yazarın poetikasını buna yaklaştırabileceğini aklımızda bulundurmamız gerekir. Durusel, yaşam ile ölüm arasında geçen bir ömrü, ölüme öykünerek değil, yaşamı şenleyerek bize ifade eder. Sonluluğu sonsuzluk içinde çınlatarak, sonsuzluğu sonlulukla kabullenip ama aynı şekilde sınırlı olduğumuz hakikatini kutsayarak.

 

 

Kaynakça:

  • İlhan Durusel, Yavaş Ateş, “Uygun Adım Bir Gölgenin Peşinde”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016.
  • Gilles Deleuze-Felix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Işık Ergüden, Dedalus Yayınları, İstanbul, 2015.
  • Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi-Yeni Eleştirel Denemeler, “Şiirsel Bir Düzyazı Var Mıdır?”, çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yayınları.
  • Roland Barthes, Yazı ve Yorum, “Metnin Tadı”, çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 4. Baskı, 2015.

*Kitap-lık, Eylül-Ekim 2016, Sayı:187’de yayımlanmıştır. S.47-51.

 [1]  Gilles Deleuze-Felix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Işık Ergüden, Dedalus Yayınları, İstanbul, 2015, s.39. (Minör Edebiyat).

[2] Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi-Yeni Eleştirel Denemeler, “Şiirsel Bir Düzyazı Var Mıdır?”, çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2016, s. 38 (Yazının Sıfır Derecesi).

[3] Yazının Sıfır Derecesi, s. 39.

[4] Yazının Sıfır Derecesi, s. 43.

[5] Yazının Sıfır Derecesi, s. 39.

[6] Roland Barthes, Yazı ve Yorum, “Metnin Tadı”, çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 4. Baskı, 2015, s. 158. (Metnin Tadı).

[7] Metnin Tadı, s. 158.

[8] Metnin Tadı, s. 159.

[9] Metnin Tadı, s. 160.

[10] Metnin Tadı, s. 161.

[11] İlhan Durusel, Yavaş Ateş, “Uygun Adım Bir Gölgenin Peşinde”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016, s. 39.

[12] Minör Edebiyat, s. 49.

[13] Minör Edebiyat, s. 11.

[14] Minör Edebiyat, s. 11.

[15] Minör Edebiyat, s. 56.

[16] Minör Edebiyat, s. 92.

Bayağılığın, Boğucu Bir Şekilde Hayatımıza Sirayeti

Geçen cumartesi, arkadaş ile bir sanatçının en son gördüğüm sergisindeki işleri üzerine konuşurken, sanatçının işlerini beğenmeme sebebimi, işlerini “incelikten yoksun” buluyor olmam şeklinde ifade ettim. Söz konusu sanatçının işleri kesinlikle düşünceden yoksun değil ama bunların ifade ediliş şekli benim için incelikten yoksundu. Bu ne estetik kaygı ekseni doğrultusunda ne de çağdaş sanatın farklı ifade ediliş biçimlerine karşı bir duruş olarak yapılmış bir belirlemeydi. Sanatçının işinin incelikten yoksun bulmamın sebebi benim için, ülkenin son derece kanayan bir sorunu olan kadın olma halinin problemlerini ve şiddete açıklığını kendine bir erkek olarak sorun edinmesi –ki bunda bir problem yok-, iyi niyeti ve ilericiliğini buna dikkat çekerek kendince göstermek isterken ne yazık ki son derece eril bir ifade tarzından ve ideolojik olandan kaçınamamasıydı. Kısacası aslında sorun, sanatçının benim açımdan ucuza kaçmasıydı.

Takip eden içinde bulunduğumuz hafta içerisinde yine bir başka arkadaş ile konuşurken bayağılığın, tahammül edilemez bir durum olması hali sohbetimize eklemlendi.

Bu gibi düşünceler yaklaşık bir haftadır düşünce izleğimi meşgul ediyor. Zamanında yoğun Nabokov okumları yaparken, yazarın bayağılığı kendine sorun edindiğine ve bayağılığa nefrete yaklaşır bir tiksinti duyduğuna ilişkin okuma yaptığımı anımsıyorum. (Mesela bayağılığı kendine hiç problem edinmediği çok belli olan Alev Alatlı’nın da yazarı anlamayarak, yapıtına soft pornografi muamelesi yapmasına şaşırmıyorum.) O zamandansa şimdi Nabokov’un bu durumu neden bu kadar kendine sorun edindiğini daha iyi anlayabiliyorum.

Yine her eserini okumamış olmakla birlikte, okumalarımdaki sık uğraklarımdan Hannah Arendt’e de değindikten sonra devam etmek yerinde olacaktır. Ne de olsa “Banality of Evil” adlı bir eseri var düşünürün. Her ne kadar bu eser “Köütülüğün Sıradanlığı” şeklinde Türkçe’ye çevrilmiş olsa da banality sözcüğünün Türkçe de bayağılık kelimesi ile karşılanabileceğini bilmekte fayda var.

Peki, bayağılık dediğimde tam olarak ne demek istemekteyim? Önce benim için bayağılığın nelere denk düşmediğini ifade etmek istiyorum. Bayağılık saf bir idrak yoksunluğu değildir. Bayağılık saf bir düşünce yoksunluğu da değildir. Saf bir his yoksunluğu ya da saf bir küstahlık da değildir. Bunların hepsi ayrı ayrı sinir bozucudur ama ayrı ayrı olarak tahammülü mümkündür. Bayağılığa tahammül edilmesinin zorluğu, bayağılığın; düşünce, idrak ve/veya his yoksunluğunun zorunlu olarak, tek bir şekilde kendini küstahlık olarak ileri sürmesi ve bunun haklılığına körcesine inanması bu sebeple kaçınılmaz olarak incelikten yoksun olma durumuna denk düşmesi. Bu sebeple insan hayatına sirayet ettikçe, insanlığa ve yaşama dair olanı sönümlendirir, dirimseli sakatlar, safi nefes alıp vermenin verebileceği huzur ve dinginliği dahi gölgeler. Bu sebeplerle de iletişimdense, şiddete yatkındır.

Son zamanlarda genel olarak ya denk geldiğimden ya da kendim buna takıldığım için algıda seçici olmamdan konuştuğum kişiler kendilerini ülkenin gündemine eskisine kıyasla daha çok kapattıklarından bahsetmekte. Bunun sebebinin tam olarak bu bayağılık meselesi ile el ele gittiğini düşünüyorum. Halk olmanın ve halktan olma hali mevcut iktidar tarafından uzun süredir bayağılıkla eşdeğer bir şey gibi sunulmakta, ideolojik olarak bu durum durmaksızın her yolla işlenmektedir. Haliyle güç, güçlü olma hali kaba güce indirgenmektedir. Hâlbuki bayağılık ne halktan olmakla ne de güçlü olmakla ilgili olmayıp ham bir boğuculuk, yaşamın çaresizlik, şiddet ve ölümle gölgelenmesine açılan bir kapıdır. Gözlemleyebildiğim kadarı ile mevcut iktidarın en büyük başarısı da buradadır. Bayağılığı boğucu bir şekilde hayatlarımıza sirayet ettirerek nefes almayı dahi zül haline getirmek… Bayağılığı halk olma, halktan olma gibi söylemlerle olağanlaştırmak. Her kim olursak olalım, hangi gruba hangi ideolojiye ait hissedersek hissedelim, bayağılık hayatımıza tüm yoğunluğu ile sirayet ettirildiğinden dirimsel olanı hatırlasak da tecrübe edemiyoruz. Belki bir şekilde hepimizin arınmaya ihtiyacı var. Tekrar yaşamaya, hayata ve paylaşmaya dair olabilmemiz için.  Karşı duruşlarımızda dahi bayağılıktan kaçınabilmek için.

THOMAS BERNHARD’IN ESKİ USTALAR’I, TINTORETTO’NUN BEYAZ SAKALLI ADAM’I ve DEVLET İNSANI-Artcivic

…Yazının devamında Latimer’in kurduğu bağlantılardan bahsederek, bunun haricinde Reger’ın “Devlet İnsanı” olarak parodileştirdiği insanlık durumunu, Althusser’in İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları eseri ile değerlendirmeye çalışıp, bunu takiben kurguda Bernhard’ın vurguladığı kitsch kavramına değineceğim. Son olarak çok kısa bir şekilde Spinoza ve Nietzsche’nin bilgeliğe yaklaşımlarını bahsedip, samimiyet/münzevilik/ritüel gerginliği ekseninde Eski Ustalar kitabının protagonisti Reger’ın konumunu sorgulayacağım…

Devamı Artcivic’de.