Category Archives: eleştri

Postdergi-Bütün Kadınlar ve Kadınlık Halleri için “Süreyya”

“Süreyya, kadınlık hallerini tekdüzeliğe, tek bir hale indirgeyip onları sıkıştırdıkça sıkıştıran ataerkinin dayatmalarına karşılık kadınlığın üretken ve çok sesli hallerini vurgular. Başkaldırarak kendi olma macerasına atılan, acıyan, kanayan ama yine de kendi olmak için verdiği mücadele sonucu kendi olabildiği için kendi ile el sıkışan bir kadındır o.”

Yazının devamı postdergi’de.

Advertisements

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, İkarus ya da Beşir Fuat

 Çevrimdışı İstanbul Temmuz-Ağustos 2016 sayısından yayımlanan yazım.(s.83-90) Aynı zamanda Gülsoy’un internet sitesinden de metne ulaşılabilir.

Murat Gülsoy, iyi sanat yapıtı üzerine ahkâm kesmenin insanı haksız çıkarma ihtimaline değinerek, iyi bir sanat yapıtının etkilemesi gerekliliğinin altını çizip, edebiyatın insanın kendi karanlığına yaptığı bir yolculuk olduğunu ifade etmiştir (Gülsoy). Kendisinin üretmiş olduğu işlerine bakıldığında da “karanlığa yapılan yolculuk” izleği kendini çok net bir şekilde göstermektedir. Murat Gülsoy, Türk Edebiyatı’nın modernist yazarları arasında sağlam bir yerde durmakta ve üretmektedir. Arayışını ve karanlığını kelimelerle deşer, cevap vermektense sorularla okuyucusunu baş başa bırakır. Bu sebeple bir noktada oturup Beşir Fuat (1852-1887) üzerine düşünmüş ve yazmış olmasının hiç de tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Hatta Beşir Fuat üzerine, fen bilimlerinde de yetkin olan bir kişi olarak roman yazmaya en uygun günümüz yazarı kendisi olabilir.

Murat Gülsoy tarihi roman yazmayı dil anlamında sorunlu bulduğunu, bu sebeple bu romanına kadar tarihi roman yazmaktan çekindiğini ifade etse de, romanı Fransızca yazılmış mektuplardan yakın tarihte yapılmış çeviri şeklinde kurgulayarak endişesini bertaraf etmiş olmalı. Gülsoy’un kurmaca ve meta kurmacaya hâkim olduğu bilinen bir gerçek. Her ne kadar tarihi romandaki dilin problemli olduğu düşüncesi ile birebir örtüşmese de modernist bir yazar olan Gülsoy’un genel olarak yazınında dil ve kurguyu kendine mesele edinmesi anlaşılabilir. Theodor W. Adorno, James Joyce gibi modern yazarların dil ile uğraşmaya başlamalarının son derece anlaşılır olduğunu çünkü röportaj ve özellikle sinemanın, öykücülüğün yerini aldığını, bu sebeple modern yazarların dil ile uğraşmaya yöneldiklerini belirtmiştir.(Adorno, 41)

Aslında üzerine yazmak için Gülsoy’un bu romanını seçmem, Tanzimat dönemi ve devamındaki batılılaşma süreci olarak adlandırılan dönem ve Tanzimat Edebiyatına ilişkin meraklanmam ve okuma yapmam yüzünden diyebilirim. Bence ve birçok başka kişilerce de ülkemizin bugünkü dinamiklerini anlayabilmek için Tanzimat Dönemi ve devamı sürece bakılması elzemdir. Beşir Fuat ise Tanzimat Edebiyatçıları arasında ayrıksı bir yerde durmaktadır. Kendisi için batılılaşma diye adlandırılabilecek olan süreçte gelişen edebiyatta epistemolojiyi sorunsallaştıran ilk edebiyatçı dersek yerinde olur. Ayrıca yine bu dönem edebiyatçıları arasındaki en trajik kişidir. Jale Parla, Beşir Fuat için Ikarus[1] benzetmesi yapmıştır. Her ne kadar Murat Gülsoy’un romanı kurmaca olsa da, dönemine ilişkin gerçeklikler üzerine kurgulandığı ve Gülsoy’un dönemi iyi çalışmış olduğu yadsınamaz. Bu yazıda Gülsoy’un romanı üzerinden Tanzimat Dönemi ve devamındaki batılılaşma süreci, Tanzimat Edebiyatı ve epistemolojisini örtüştürerek irdelemeye çalışacağım.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Beşir Fuat’ın Fransız metresinden olan Fuat isimli oğlunun, 1908’deki gelişmeleri bir gazete için yazmak üzere İstanbul seyahati yaptığı esnada yazdığı mektupların, sahaflara ilgilenen bir avukat tarafından bulunup dilimize çevirilmesi şeklinde kurgulanmış, mektup formunda ilerleyen bir roman. Gülsoy’un iddiasız gibi görünen ancak incelikli bir şekilde son derece ustaca kurgulanmış romanının o dönemin ruhunu aktarmayı başarmış olduğunu düşünüyorum. Walter Benjamin, Klee’nin Angelus Novus adlı meleğinin bakışlarını diktiği şeyden uzaklaşmak isteyen bir görünüşü olduğunu ifade eder ve tarihin meleğini bu melekle benzetir. Tarihin meleği sanki cennetten gelen fırtına ile yerine çivilenmişçesine herkesin olaylar zinciri gördüğü yerde ayaklarına fırlatılan tek bir felaket görür.  Cennetten gelen fırtına ile hareketsiz kaldığından gördüklerini ne kadar düzeltmek istese de düzeltemez. Fırtına onu arkasından geleceğe iter ve bizim ilerleme dediğimiz işte bu fırtınadır. (Benjamin, 42) Bu mektupları çeviren avukatın ruh halinin de tarihin meleğinden pek farklı olduğunu düşünmüyorum. Elinden mektupları çevirmek dışında bir şey gelmeyen, geleceğe gitmeye kaderli, yerine çivilenmiş, yüzünü geçmişe dönmüş bir melek gibi.

Beşir Fuat’ı, kendi annesinin paranoya sonucu intihar etmesi onu çok etkilemiştir. Pozitivist ve materyalist düşünce yapısı sebebiyle annesindeki ruhsal bozukluğu irsi olduğu kanısı onda yer etmiş,  delirme korkuları ile boğuşarak sonunda intihar etmiştir. Yine bu pozitivist ve materyalist düşünce yapısının tezahürü olarak intiharını detaylı olarak kaleme almıştır. Roman kahramanımız oğul Fuat’ı da babası Beşir Fuat’ın intihar etmiş olması oldukça fazla etkiler. Aynı babası gibi intihar eden birinin çocuğu olmanın dehşetine düşer:

“… Ama intihar etmiş bir adamın oğlu olmak çok korkunç Alex! İntihar etmek hem katil hem de kurban olmak. Kuyruğunu yutan bir yılan! Kendi kendini yiyen lanetli bir hilkat garibesi. Niçin başkaları gibi olmadığımı şimdi daha iyi anlıyorum Alex. Bende, hayatımda, düşüncemde, hayallerimde, içinde bulunduğum dünyada ters olan şeyin ne olduğunu sonunda anladım. Ama bilmek lanetin ta kendisiymiş meğer.” (Gülsoy, 2014: 218)

Tanzimat edebiyatı ve epistemolojisinden bahsetmek gerektiğinde Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar adlı kitabından bahsetmemenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Parla, Tanzimat Romanlarının her ne kadar batı romanını örnek almış olsa bile, yöntem olarak aslında bu roman türüne yaklaşamadığını örneklerle göstererek belirtir. Kitabında, Tanzimat Romanının epistemolojisine değinirken Beşir Fuat için ayrı bir bölüm bile kaleme almıştır. (Parla, 2014: 111) [2]Genel olarak Tanzimat romanı kendini üstün gören ve mutlak gerçekliğe sahip olduğunu düşünen Tanzimat Edebiyatçılarının ders verme niteliğinde yazdığı, yanlışı, doğruyu, ahlakı din çerçevesinde ve dine bağlı olarak işlediği mutlak metinlerdir. Bu mutlak metinlerin alegorik olması da kaçınılmazdır:

“Nerval’ın sözlerini içimden tekrarlıyordum : “Doğu herhangi bir şeyden hiçbir zaman kuşkulanmaz, orada her şey mümkündür.” (Gülsoy, 2014: 139)

Beşir Fuat’ın batının bilgi kuramını benimsemeden Batılılaşma olamayacağı düşüncesi ancak bu benimsemenin sonucunda dinin de dâhil olmak üzere tüm değerlerin gözden geçirilmesi gerekliliğinin ortaya çıkacak olması (Parla, 2014: 111-121) onu diğerleri ile karşı karşıya getirmiştir. Yine herkesin okuduğu aydınlardan farklı olarak Voltaire’e (Voltaire’in bilimsel ve eleştirel düşünce şeklini diğer Tanzimat edebiyatçıları özellikle din söz konusu olduğunda kabul etmiyorlardı)[3] yönelmesi Ahmet Midhat’ın eleştiri oklarını kendisine çevrilmesine sebebiyet vermiştir. (Parla, 2014: 115-119)

Romanda, Mısır Çarsısındaki Mösyö Arakel’in dükkânında Hamdi Bey, oğul Fuat’a “Çok değerli bir filozoftu babanız. Ona çok haksızlık ettiler. Bir bilim mistiğiydi. Onu hiç anlamadılar. Vasiyetine bile saygı göstermediler…”  der. (Gülsoy, 2014: 230)

Beşir Fuat’a karşı duran, onu anlamayan ve hırpalamaya çalışanlara karşı Hamdi Bey’in hayıflanması yersiz değildir. Keza Ahmet Midhat, biyografisinde, Beşir Fuat’ı İslam Kültürünün Batı karşısındaki üstünlüğünden emin, didaktik bir şekilde yazmış olduğu romanlarındaki, Batı etkisi altında kalan ve babanın yokluğunda iyi bir eğitim alamadığından kendini taşıyamayan savruk kahramanlarına benzeterek betimler. (Parla, 2014: 115) Necmiye Alpay, edebiyat ve pozitivizmi ele aldığı yazısında, günümüzde kuşku bileşenini dışlayan mutlak pozitivizminin, bilimsel dogmaları mutlak gerçeklik diye önümüze sunmasının pozitivizmin aslı ile uyuşmadığını belirttikten sonra, Beşir Fuat’ın nasıl bir pozitivist olduğunu sorgulayıp, onun kendisi ile aynı çağda yaşayan batılı pozitivistlerle aynı dönemde bu yöntemi düşündüğünü, yaşasa mutlak pozitivizmi benimseyip benimsemeyeceğini bilemediğini yine de Beşir Fuat’ın yapısına bakıldığında onun kuşkucu yanının kolay yolu seçmesine engel olacağını ifade etmiştir. (Alpay, 2010: 155-160) Beşir Fuat’ın kuşkuculuğu onu her şeyi bildiği yanılsamasında olan Tanzimat edebiyatçılarının karşısında sorgulayan ve arayışta olan biri olarak yalnızlaştırmıştır.

Tanzimat Edebiyatı ile alevlenen doğululuk-batılılık ikilemi, bunun getirdiği kimlik sorunu Modern Edebiyatımızın da önemli izleklerindendir. Doğu-Batı arasında kalmışlık ve bunun açmazları modern edebiyatımızda da sıkça işlenip modern yazarlarca Tanzimat Edebiyatçılarından farklı olarak sorgulanan, gerginliği romana yansıtılan bir konu olmuştur. Murat Gülsoy, doğu-batı izleğinin gerginliğini romanlarına taşıyan modern edebiyatçılar kanonuna eklenebilecek bir yazardır. (Kendisi bu durumu ne kadar kabul eder ya da hoşnut olur mu bilemiyorum.)

“Doğuluları hakir gören bu adama hak ettiği dersi vermeliydim… Parisien modasına uygun giyinmiş, akıcı ve aksansız Fransızca konuşan bu genç adam bir Türk! Olacak şey değil.” (Gülsoy, 2014: 24-25)

Daha önce de bahsettiğimiz gibi Batıya karşı mutlak bir üstünlüğün olduğu düşüncesi Tanzimat Edebiyatçılarının işlediği ve okuyucuya da işlemeye çalıştıkları bir düşünce yapısı olsa da Nurdan Gürbilek konuyu başka bir boyutu ile de ele almıştır. Harold Bloom’un “etkilenme endişesi” (Kaldı ki Jale Parla da “Babalar ve Oğullar” isimli eserinde aynı kavrama değinmektedir) kavramından yola çıkarak ilk romanlardaki züppe bolluğundan bahsetmiştir. Züppeyi örneklendirmek için ilk akla gelen Ahmet Midhat ‘ın Felatun Bey’le Rakım Efendi romanındaki Felatun Bey karakteridir. Ahmet Midhat, Rakım Efendi’yi romana gönül serinliği vermek adına yerleştirmiştir. Bu karakter kalem efendisidir, Felatun Bey gibi kendini kaybetmemiş, batıyı doğru okuyup Osmanlı terbiyesini korumuştur. Bunun dışında aynı dönemde yazılan başkaca romanlardaki züppe karakterler; moda düşkünü, kibirli, telkine açık ve şıklıkla meftunluğun birleştiği kadınsı karakterler olarak sunulmuştur. Aslında dönemin yazarlarının kendilerinin yabancı bir türle uğraşmaları –roman yabancı bir türdür-, varlıklarını Avrupalılaşmaya ve batılılaşmaya borçlu olmaları, onları etkilenmeye açık, ayrıcalıklı bir zümre halinde getirmekte ve onların züppelikle suçlanma ihtimalini doğurmaktadır. Bu durum da onlarda içsel bir çatışmaya sebebiyet vermiştir. İşte bu sebeple belki “züppe olan ben değilim” dercesine mübalağalı züppe karakterlerle bu çatışmanın üzerinden gelinmeye çalışılması söz konusudur. Yine dönemin yazarlarının çatışmalarını eserlerine yansıtmaktan imtina etmeleri, eserlerinin modern roman olabilmesinin önündeki en büyük engeldir. Bir başka ikincil endişeleri de kadınlaşma endişesidir. Etkileyen değil etkilenen olma ve bu durumun eril olma ve dişil olma üzerinden okunması. Dönemin eserleri batı uygarlığının yarattığı kültürel travma kadar cinsel belirsizleşmeye yazarlarca verilmeye çalışılan bir cevap olarak okunmaya da açıktır. (Alpay, 2010: 155-160) Bu noktada Gülsoy’un yukarıdaki alıntısı aslında o dönemdeki söz konusu gerilimi son derece yalın bir dille bize aktarmaktadır.

“Mesele sadece bir despotun gitmesi değildir. Hamit öyle ya da böyle gidecek, son günlerini yaşıyor. Eğer halk hürriyete hazır değilse, bir despot gider başkası gelir. Şimdi beni düşündüren asıl bu tehlikedir. Ne yazık ki bunu ne Avrupalılar ne de Osmanlılar anlıyor.” (Gülsoy, 2014: 45)

İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı isimli kitabında Tanzimat dönemini tanımlarken hüzünlü ve buhranlı bir atmosferde başlayıp devam eden bir dönem demekte ve ülkemizin halen bu gelişmenin sancılarını çektiğini ifade etmektedir. (Ortaylı, 2006: 199) Yine Ortaylı’nın söz konusu eserinde, bir batılılaşma hareketinin olduğu ama batılılaşmanın uzman kadrolar eliyle değil daha çok günü kurtarmak amacıyla yöneticilerce pragmatik bir temelde yapıldığı belirtilmiştir. Ve pek tabi ki böyle bir gidişatta batılılaşma hareketlerin bütün dinamiklerinin ne yönetici kadrolar ne de halk tarafından içselleştirilebildiğinin dile getirilmesi mümkün değildir. Aynı zamanda batılılaşma, Osmanlı’da onun coğrafyasını, toplumunu ve dilini öğrenmeyen düşman bir kesim yaratırken, yine bunları bilmeyen ancak bilmemezliği temelli hayranlık duyan başka bir kesimi de etkisi altına almıştır. Bu bilgisizliğe rağmen söz konusu batı uygarlığına temelsiz hayranlığı Sir Mark Skyes: “Yarı pişmiş Frenk eğitiminin sonuçları üzücü olmaktadır.” şeklinde dile getirir.[4] Bilgi eksikliği ile bir batı hayranlığını Ortaylı, muhafazakârların ölçüsüz karşı çıkışları kadar anlamsız bulmaktadır. (Ortaylı, 2006: 29-30) Yine her ne kadar cemaat mantığından sıyrılmaya başlandı ise de bireyleşme konusunda gelişmelere paralel kaygan bir zemin söz konusu olduğundan hürriyet talep etmekte, mücadele vermekte zayıf kalan bir halkın varlığı hiç de şaşırtıcı değildir. Olmamış, oldurulamamış temellendirilememiş batılılaşma hareketleri ile kendine yer bulmayan çalışan kişilerin olduğu bir toplumda, bir despotun gidip onun yerini bir başka despotun alması çok şaşırtıcı olmasa gerek.

“ ‘… O Galata Köprüsü’nün üzerinde yetmiş iki milletten insan birbirini kucaklayıp dans ediyor. Rum Ermeni’yle kucaklaşıyor, Müslüman Hristiyan’a kardeşim diyor. Eşitlik, Kardeşlik, Hürriyet, Adalet diye bağırarak insanlar senelerdir tepelerine çöreklenmiş sultandan kurtuluşlarını kutluyorlar.’ Anlattıkları hakikat miydi? Mümkün müydü bu insanların birbirini kucaklamaları? ” (Gülsoy, 2014: 54)

Tanzimat dönemi ve batılılaşma hareketleri sürecinde her dinden tebaaya eşit haklar sağlanması için düzenlemelere gidilmiş olsa da bu düzenlemeler tabi ki istenilen düzeyde sonuçlar doğuran düzenlemeler olmamıştır. (Ortaylı, 2006: 93) Bu hakların verilmesinin sebebi, zihniyetin bu yönde evrilmiş olmasından çok, Osmanlının içerisinde bulunduğu çalkantıların bu şekilde düzenlemeler olmaksızın durulmayacağına olan inançtan kaynaklanır. (Ortaylı, 2006: 100)[5] Bahsi geçen düzenlemelerin istenilen kaynaşma ve durulmayı sağlamadığı da açıktır. Bu biraz belki dönemin aydınlarının, dönemi ve gelişmeleri tam anlamıyla düzgün okuyamamasından, biraz da belirli değişimlerin önünü almanın mümkün olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’nin Fuat’ının duyduklarına kolayca ikna olmaması ve “olması mümkün değilmiş” hissi içerisinde durumu sorgulaması anlaşılabilir

.

“Belli başlı gazeteciler de eşlik etmek için gelmişlerdi. Mesela, İkdam adlı gazete çıkaran Ahmet Cevdet Bey’le tanıştım. Otuz-kırk bin günlük tiraja sahip epeyce mühim bir gazeteymiş.” (Gülsoy, 2014: 66-67)

Osmanlı ile aynı anda Batılılaşan Japonya yazı dilini sadeleştirerek okuma yazma oranını %40’a çıkarmıştır. O esnada Osmanlı’da ise hükümet gazete çıkarmayı kendi edim ve eylemlerine destekçi bulmak için teşvik etmiş hatta bedava dağıtmıştır. Bu kırılma noktası gazeteciliğin düşün hayatı ve siyasal yaşantımızda yönlendirici bir unsur olduğunun anlaşılması için önemlidir. Kitabın yaygın olmadığı bir yerde gazete ve gazetecilik yükselerek yeni bir toplumsal odak olmuştur. (Ortaylı, 2006: 195) Gülsoy kitabında bahsettiği gazeteyi, ülkemizde kutlanan Basın Bayramı’na atıfla ve gazetenin sahibini sansür memurlarını defetmiş olması sebebiyle saygı duyulan bir kişi olarak hikâyeleştirmiştir. Gülsoy’un okuma yazma ve kitabın yaygın olmadığı o dönemde, düşün ve siyaset hayatında ağırlık kazanan ve haber almak kadar bilgi kaynağı olduğu yanılsamısı ile yükselen gazete ve gazeteciliğe ve bunun günümüzü de aynı şekilde etkiliyor olmasına dikkat çekmek istediğinden mi kurmacasına bu detayı eklediği bilinmez. Ancak bu belirlemesi böyle bir okuma için de okuyucuya kapı aralamaktadır.

“Asıl sana anlatmam gereken buranın yaşayışı, buradaki olaylar. Anayasanın yeniden yürürlüğe konulması hakiki bir ihtilal tesiri yapmış, öncelikle bunu söylemem lazım. Sokaklarda, çarşıda, kahvede dolaşırken bunu hissetmemek mümkün değil.” (Gülsoy, 2014: 97)

Ortaylı, Osmanlı anayasal hareketinin küçük bir grup tarafından yapıldığını ve hazırlanan taslağın despotizme dönüşmeye çok yatkın olduğunu belirterek, o zamandan başlayarak günümüze dek uzanan bir “anayasa romantizmi” olduğunu ifade eder. Ayrıca yılların aslında bunu çürüttüğünü de ekler yine de yasa değişikliklerinin az da olsa gelişmelere kapı açtığını yadsımak mümkün değildir. (Ortaylı, 2006: 268) Ancak pragmatik ruhla yapılan düzenlemelerin o zaman da günümüzde de beklenen değişimi getirmediği açıktır. Gülsoy kitabında işte bu “anayasa romantizmini” kendi kelimeleriyle bize sunmuştur. Her anayasa değişikliği bizde bir heyecana tekabül ettiğini söylersek çok da yanlış bir şey söylemiş olmayız. Hep pozitivizmin o iki ucu keskin sırtında gidip gelirken, hayal kırıklığı ve despotizm arasında sıkışma hali ülkemiz için halen geçerlidir. O zamandan bu zamana belki de halen bu “anayasa romantizmini” sürdürüyor olmamız bizi hayal kırıklıkları ve despotizm arasına sıkıştırmıştır. Belki değişmenin, değişimin tek yolu anayasa değildir.

 “Doğrusu kulağa hoş gelmekle birlikte, Osmanlı bin senelik alışkanlıklarını kolayca değiştirebilir mi? Sabahattin Bey’in konuştuğu fesli bıyıklı kalabalığa baktım, çoğu hak verircesine kafalarını sallayarak dinliyorlardı ama kafalarının içindeki kemikleşmiş düşünceden kurtulmaları mümkün müydü?” (Gülsoy, 2014: 127)

Tanzimat ve devamında ilerici olan bir sürü gelişme uygulamada despotluk şeklinde kendini göstermiştir. Ne kadar değişim istense de yüzyıllarca süren despotizm geleneğinden sıyrılmak o kadar da kolay değildir.  Osmanlı’nın Batılılaşma döneminde işkence ve zor kullanma yasaklandığı halde valiler Babıali yöneticilerine memurların halka sopa attığı ve zor kullandıklarını haber veriyorlar, tutuklananlara işkence haberleri yine Babıali yöneticilerine iletiliyor; bu durum Babıali müfettişlerince sorgulandığı halde bu ve benzer uygulamalar durmaksızın devam ediyordu. (Ortaylı, 2006: 95)   Geçiş döneminin bu garabet hali günümüzde de yenilikçi yasama faaliyetleri ile despotik uygulamaların ikili bir dansı olarak devam etmektedir. (Ortaylı, 2006: 95) O sebeple kemikleşmiş düşüncelerin değişip değişmeyeceğinin sorgulanması çok yerindedir. Aynı topraklarda, yüzyılların alışkanlığıyla, kültürel birikimiyle yaşamaktayız. Resmi tarihi istediğimiz ve gönlümüzce tekrar tekrar yazalım, eğer ki gerçeklikle örtüşmüyorsa, resmi tarih yazbozdan yorgun, tozla kaplı bir kara tahtadır.

“ “Padişahım çoban isteriz, çobansız sürü olmaz!” diye bağırmışlar. Sultan perdenin ardından şöyle bir görününce yatışmışlar. Ama vaziyet bu! Başına çoban isteyenlerle hürriyet için canını tehlikeye atanlar aynı şehirde yaşıyor.” (Gülsoy, 2014: 145)

Her ne kadar dönem itibari ile belirli zümrelerde bir özgürlük havası hakim olsa da, bu zümreye dahil olan kişilerin sayısının sınırlı olduğunu ve çoğunluğun yüzyılların getirdiği imparatorluk kültürünü, tebaa anlayışını bırakarak bir anda batılılaşmanın değerlerini benimsediğini düşünmek en kibar biçimiyle bir safdillik halidir. Kaldı ki Tanzimat yöneticileri, aydınları ve edebiyatçıları da batılılaşma hareketine en yakından eklemlenen kişiler olmalarına rağmen oldukça muhafazakâr yapıda insanlardır. Ahmet Mithad ve Beşir Fuat arasındaki zıtlaşmalar kadar, Tanzimat yöneticileri arasında da batılılaşmaya ilişkin gerilim ve bunun getirdiği entrikalar eksik değildir. Böyle bir iklimde halkın da bir anda bütün yenilikleri içselleştirmesinin beklenmesi söz konusu olamaz.

“Geniş Asya steplerini muhayyelinizde canlandırın. İnsanı kaderci yapan sert bir iklim… Böyle bir hayat içinde, çetin tabiat şartlarında hayat mücadelesi verirken insanın kabilesine tam manasıyla itimat etmesi gerekir. O sebepten Türklerde reise biat her şeyden önde gelir. Cemaatin dışında kalmak ölümle aynı manaya gelir… Şimdi yeniden kabuk değiştirme zamanı geldi; çünkü bu elbiseler artık dar geliyor. Şimdi medeni Avrupa’nın tesirine girdik.” (Gülsoy, 2014: 175)

Tanzimat döneminin, batılılaşma sürecinin yalnızca dramlarla, çalkantılarla dolu bir dönem olarak algılamak tam anlamıyla doğru olmayacaktır. Bu dönem çıkmaza girmiş bir imparatorluğun çözüm arama sürecinde içten içe ağır ağır kaynadığı dönemdir. Önlenemez bir çözülmeye ilerlenmesine rağmen dönem, karanlığın yanında aydınlığı da taşıyan Ortaylı’nın deyimiyle “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”dır. (Ortaylı, 2006: 31) Bu dönemde yapılan batılılaşma hareketleri zorunluluklardan doğmuştur ve otokratik bir yapıya sahiptir. (Ortaylı, 2006: 32)  Otokratik rejimler, totaliter rejimlerden farklı olarak yönetim kademeleri arasında belirli bir bağımsızlığın olduğu, halkın can ve mal güvenliğinin bir noktaya kadar önemsendiği ancak siyasal katılım, siyasi özgürlük ve denetim mekanizmalarının olmayıp bürokrasilerin güçlendiği rejimlerdir. (Ortaylı, 2006: 40)Issızlığın ortasında dâhil olmazsa dışarıda kalıp öleceğini düşünen kaderci zihinler derken Gülsoy belki hiç birimizin farkında olmadığı kemikleşmiş bir refleksten bahsetmektedir. Gülsoy’un dediğine başka bir yerden yaklaşalım. Yıllardır üzerinde yaşadığımız bu topraklar, hep bir kabuk değiştirme isteği ile o kabuğu değiştirememenin getirdiği hayal kırıklıkları arasında gidip gelirken, bizler bu ülkenin ıssız olduğunu kanıksamış ve itaat etmemizin hayatta kalmamızı sağlayacak tek yol olduğunu bilinç düzeyinde reddetsek de içten içe kanıksamış olabiliriz. Belki Gülsoy bu dediğini yalnızca o dönem için değil, bu ülkenin günümüze dek süregelen tüm süreçlerine ithafen yazmıştır. Ya da belki de ben yazarın bu belirlemesini böyle yorumlamak istedim.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde kitabı, Tanzimat dönemi ve batılılaşmanın arzuları, rüyaları ve sancıları içerisinde, trajik bir döneminin trajik bir kahramanı olan Beşir Fuat’ın oğlunun çeviri mektupları aracılığıyla gezinmemizi sağlamaktadır. Bu sebeple romanın isminin de çok iyi düşünülmüş olduğunu belirtmek gerekir; aydınlığı ile karanlığı, hayaller ve hayaletleri -gölgeleri- bünyesinde, tıpkı geçtiği dönemin atmosferi gibi barındırdığından.

KAYNAKÇA

  • Alpay, Necmiye, 2010. “Pozitivizm ve Edebiyat: Birkaç Değini”, Dipnot Dergisi, Pozitivizm Sayısı, Ekim-Kasım-Aralık 2010, Sayı 3.
  • Adorno, Theodor W., 2015. Edebiyat Yazıları, ç Sabir Yücesoy – Orhan Koçak, Metis Eleştiri Serisi 7, 4. Basım, Metis Yayınları, İstanbul.
  • Benjamin, Walter, 2014. Pasajlar, Tarih Kavramı Üzerine, ç Ahmet Cemal, Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi, Yapı Kredi Yayınları, 11. Baskı, İstanbul.
  • Gülsoy, Murat, 2014. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Can Yayınları, 1. Baskı, İstanbul.
  • Gülsoy, Murat, 2016. https://muratgulsoy.wordpress.com/2016/02/14/edebiyat-insanin-karanliga-dogru-yaptigi-bir-yolculuktur/.
  • Gürbilek, Nurdan, 2014. Kör Ayna Kayıp Şark, Metis Yayınları, 4. Basım, İstanbul.
  • Ortaylı, İlber, 2006. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Alkım Yayınevi, 25. Baskı, İstanbul.
  • Parla, Jale, 2014. Babalar ve Oğullar-Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul.

[2] Jale Parla, Babalar ve Oğullar-Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri,” Güneşe Uzanan Oğul”, İletişim Yayınları, 14. Baskı, 2014, İstanbul, s. 111-121. (Parla)

[3] Voltaire’in bilimsel ve eleştirel düşünce şeklini diğer Tanzimat edebiyatçıları özellikle din söz konusu olduğunda kabul etmiyorlardı. (Parla, s. 115)

[4] İlber Ortaylı, Jale Parla ve Nurdan Gürbilek’ten farklı olarak Ahmet Midhat’ın Felatun Bey ve Rakım Efendi kitabının, bu bilgi olmaksızın körü körüne batı hayranlığı bulunan kişileri hicveden bir kitap olarak belirtmiştir. Ancak o da bu yazarların toplum öğretmenliğine giriştiğini ve kendilerine bu misyonu biçtiklerini ifade etmiştir. Tabi kendisinin uzmanlığının tarih, Parla ve Gürbilek’in uzmanlıklarının edebiyat olduğu düşünüldüğünde aynı esere farklı açılardan yaklaşıyor olmaları da son derece doğaldır.

[5] Ortaylı, s. 100.

 

Fernando Solanas’ın “Güney”inden “Yolculuk”una Kadın-Artcivic

Jean Luc Godard kendinin ve benzeri yönetmenlerin durumunu açıklamak için “kalenin içinde tuzağa düşürülmüş olarak kalma” benzetmesini kullanır. Bu Goddard ve onun dâhil edilebileceği ekolün yönetmenlerinin aslında bir şekilde çıkmazda hissettiklerinin Goddard’ın kullandığı bir analoji ile dışavurumudur. Üçüncü Sinemanın yönetmenleri işte tam bu noktada sinemanın içinde bulunduğu açmazlardan sıyrılma iddiaları ile kendilerini konumlandırır. Bu sebeple “gerilla sinemacılık” “militan film” gibi ifadelerle kendi kameralarını sisteme çevrilmiş silahlara benzetmektedirler. Hedeflerindeki sistem ise hâkim kapitalist düzen, bunun sebep olduğu sömürü, tahakküm ilişkileri, burjuva anlayışı ve beğenisi, anti-tarihsel film anlayışı ve piyasalaşan sinemacılıktır. Üçüncü Sinema aslında tüm bu sayılanlara bir başkaldırı olarak ortaya çıkmış olmasına rağmen bu ekolün önemli yönetmenlerinden ve konuya ilişkin oldukça iddialı bir manifestonun da yazarlarından biri olan Fernando Solanas’ın kamerası, hedefindeki anti tarihsel sinema anlayışını, burjuva anlayış ve beğenisini ve tahakküm ilişkilerini ne kadar yansıtabilmiş ya da yansıtabilmiş midir?

Yazının devamı Artcivic‘de…

Katharina Blum’un -ve İnsanlığın- Çiğnenen Onuru

katharina blum

Heinrich Böll’ün ünlü romanı “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru” medyanın manipülasyonunu ve bunun sonucu bir insanın, insanlığının fütursuzca ayaklar altına alınabileceğini yüzümüze vururken kadın problemini es mi geçiyor ya da tam tersi aslında feminist bir bakış açısını da içinde barındırıyor mu? Romana ilişkin araştırıp bulduğum yazılarda romanın başkarakterinin feminist bir duruşu olduğu belirtilmiş. Hatta Blum’un asıl suçunun kadın olması ve bir kadın olarak kendisinden bekleneni yapmadığı için ataerkiyi içselleştirmiş erkekler tarafından bir tehdit olarak görülüp yok edilmeye çalışıldığı belirtilmiş. Böyle bir okuma yapılmasına karşı çıkmak zor olsa dahi – çünkü ne yazık ki ataerkiyi içselleştiren kırılgan erkekliğin/lerin bu şekilde bir duruş karşısında yok etmeye planlı bir makine gibi davrandıklarını çok yakinen gözlemlediğimiz bir toplumda yaşıyoruz- iktidar, iktidar pratiğini karşı duruş göstereni yalnızca yok ederek mi tesis olunur? Romana ve çizilen Katharina Blum karakterine, kadın figürüne ilişkin başkaca bir okuma yapılabilir mi? Kadın konusuna ilişkin romanı okurken başkaca rahatsızlıklarım oldu ama buna yazının ilerleyen bölümünde değineceğim.

Öncelikle aslında kitap Batı Almanya’nın terör ile yüz yüze geldiği bir dönemde yazılmıştır. Medya ve medyanın da bu dönemde takındığı tavır eleştirilmek istenmiştir. Kitabın Almanya’da yazıldığı dönem olan 1975’de, 1980’lerde Türkiye’de haberciliğin yaşadığı kırılmaya benzer bir kırılma yaşanmış olması mümkün müdür? Bundan yola çıkarak bir analiz yapılabilir mi? Romanda Katharina Blum bir dansta tanıştığı Ludwig Götten isimli kişi ile tek gecelik bir ilişki yaşar. Ancak Ludwig Götten’in aranan ve terörist/anarşist olarak adlandırılmış bir şahıs olması, Katharina Blum’un gözaltına alınmasına ve herhangi somut bir gösterge olmaksızın Katharina Blum’un da terörist olduğuna ilişkin bir önyargıya ve bu önyargıyı doğrulama çabası çerçevesinde ilerleyen bir polis sorgusuna dönüşür. Bu noktada Zeitung isimli gazete ve bu gazetede çalışan bir muhabir, yine polisten çok da farklı olmayan bir biçimde Katharina Blum’un terörist olduğu ön kabulü ile onunla ve onu tanıyanlarla görüşerek söyleşir ve söyleşilerde Katharina Blum’un kendisine söylediklerini ve onu tanıyanların onun hakkında genel olarak söylediklerini, Katharina Blum’u topluma göstermek istediği imaja, polisin ve gazetenin önyargılarına hizmet edecek biçimde – yani onu düşük yaradılışlı, suç işlemeye meyilli, neredeyse insanlık dışı dolayısıyla terörist – aslına uygunsuz olarak değiştirerek, bir karalama kampanyası başlatır ve devam ettirir. Katharina Blum toplumda olmadığı bir insan olarak ona çizilen imaj dâhilinde tanınır. İnsanlık onuru çiğnenir. Sonuç olarak Katharina Blum’u daha önceden bilen, tanıyan birkaç kişi hariç ona dair şüphe içerisindedir. Roman aslında medya etiğini ya da medyanın yitirmiş olduğu etik değerleri vurgulamak istemektedir. Ancak bunun haricinde romana iktidar ve iktidarın işleyişi açısından da bakılabilir. Bu noktada Nurdan Gürbilek’in 1980 Türkiye’sinin kültürel iklimini incelediği “Vitrinde Yaşamak” isimli kitabından yararlanmak faydalı olabilir. Keza Nurdan Gürbilek kitabında 1980 yılında Türkiye’de o ana kadar söze dökülmemiş çoğu şeyin, söze dökülerek nesneleştiğini ve sözle örüldüğünden bahseder. Gürbilek, söze dökülme ve şeylerin adlandırılarak nesneleşme haline dikkat çekerken bunun medyadaki yansımasını da eğilir. 1980’ler Türkiye’sinde medyada haber ve hikâyeden önce imajın ve adlandırmanın öncellendiği belirlemesini yapar. Bu durumu Foucault’un Cinselliğin Tarihi isimli çalışmasına atıf yaparak, iktidarın engelleme, ret, inkâr, yasaklama ve saf dışı bırakmadan çok kurma, kışkırtma, düzenleme ve çoğaltma teknikleriyle işlediğini; bastırmayı ya da yok etmeyi değil, ayrıştırmayı, çeşitlendirmeyi ve görünür kılmayı içerdiğini altını çizerek açıklamaya çalışır. Foucault’nun çalışmasında bahsettiği 1867 Fransa’sında yarı meczup bir tarım işçisinin hikâyesinde olduğu gibi kişi tüm hakikatini itirafa zorlanır, böylece adlandırılır, ayrıştırılır. Bu şekilde söz artık yalnızca söz olmaktan çıkar, söz iktidarın ileri bir aşamasını temsil eder. Romanda Katharina Blum’un sorgusunda bütün günlük alışkanlıkları, harcamaları, yatırımları, yaşayışı, geçmişi masaya yatırılır ve her şeyi anlatması, açıklaması istenir, buna zorlanır. Katharina Blum cevap vermeyi reddettiği bir kısım sorular olmasına rağmen genel olarak sorular kendisince cevaplanır. Katharina Blum romanda da adlandırılır ve ayrıştırılır. Medya aracılığıyla da hem Katharina Blum hem toplumun geri kalanı farklı farklı biçimlerle de olsa kışkırtılır. Özgürleştirici olması gerektiği düşünülen söz artık bilmek ve denetlemek isteyen otoriteden bağımsız olarak denetimini kendi başına yerine getirir. Bu bizi dilde sahicilikten söz etmeyi olanaksız kılan bir noktaya getirir. Gürbilek haliyle şunu da sorgular: Her şeyin imajlar toplamına dönüştüğü kültür endüstrisinde, farkı evetleyerek içeren bir toplumda, kavramların dile getirdikleri ya da getirebilecekleri yaşantıları yok eden söz düzeninin her yere işlediği bir ortamda, kurulan imajın ve adlandırmanın gerçek olmadığını iddia eden biri olabilecek midir?[1]

Bir kadın olarak kitabı okurken rahatsız olduğum nokta ise, Katharina Blum’un aslında masum olduğu ve bir nevi cadı avına kurban edildiği gösterilmek istenirken, Katharina Blum karakterinin kurgulanış biçimi oldu. Böll orta sınıf, çalışan, kendi ayakları üzerinde duran – ki Katharina Blum’un herhangi bir erkeğe ihtiyacı olmadan ayakta durması ataerki açısından başlı başına bir sorunsal olarak algılanabileceğinden aslında feminist bir duruş sayılır- bir karakter yaratmak istemiş ve bunda başarılı olmuştur. Ancak Katharina Blum’un aslında “masum” olduğunu yine toplumun erdem olarak saydığı özellikleri barındıran bir figür üzerinden ve yine ataerkinin bir kadında erdem olarak belirlediği özellikleri barındırmadan yaptığını söylemek oldukça zor. Öncelikle romandaki Katharina Blum karakteri- dansa gitmesi ve dansta Ludwig Götten ile tek gecelik ilişki yaşaması haricinde- neredeyse püriten sayılabilecek bir figürdür. Kitabın birçok yerinde cinsellikten uzak “namuslu” bir hayat sürdüğü dile getirilir ki bu başlı başına benim açımdan rahatsızlık verici bir durum. Katharina Blum çalışkan, dürüst ve güvenilirdir. Bunların kötü meziyetler olduğunu söylemek mümkün olmasa da romana ilişkin olarak Böll’ün bir toplum eleştirisi yaptığına ilişkin ibarelere rastladım. Ancak bir toplum eleştirisinden çok roman, sistemin işleyişi ve medyayı eleştirmektedir. Ya da Böll’ün toplumu radikal bir biçimde – ki yazarın niyeti kesinlikle bu olmayabilir- eleştirdiğini düşünmemekteyim. Katharina Blum karakteri zaten toplumun, bireyden beklediği erdemlere fazlasıyla sahip bir insandır. Romanı okurken istemeden kendime “Eğer Katharina Blum böylesi övünülecek ve takdir edilecek özelliklere sahip olmamış olsaydı o zaman bu yaşadıkları hakkaniyetli bir durum olarak mı görülecekti?” diye sormadan edemedim. Var sayalım ki Katharina vasat bir işçi, gönül eğlendirmeye yatkın, hafifmeşrep olarak adlandırılacak bir kadın olarak kurgulanmış olsaydı o zaman roman yine aynı etkiyi bırakabilir miydi? Katharina Blum namusuna düşkün, ahlaklı olarak adlandıracağımız bir kadın olarak çizilmemiş olsaydı acaba polisin ya da muhabirin ona karşı takındığı cinsel ve her anlamda tacizkâr tutumu “rıza”sı var şeklinde yorumlayıp görmezden gelinebilecek miydi? Hani şu “yolun yolcusu” düşüncesi ile boş vermişliğe bir teslimiyet mi söz konusu olacaktı. Bir kadının haksızlığa uğramış olduğunun kabulü için o kadının, toplum nezdinde neredeyse bir azize olarak çizilmesinin rahatsızlığıydı sanırım romanı okurken hissettiğim rahatsızlık. Her ne kadar kendi ayakları üzerinde duran bir kadın portresi çizilmiş olsa da yine de toplumun kadın konusundaki iki yüzlüğünün tam olarak altının çizildiğini düşünmemekteyim. Bu noktada genel olarak ataerki, düzen ve topluma ilişkin eleştiri denildiğinde akla Marques de Sade gelmemesi beklenemez. Bunun sebebi hiç feminist bir bakış açısına sahip olmamasına rağmen Sade’ın toplumu ve toplumun ikiyüzlü ahlakını her seferinde hedefine alıp, buna sistematik olarak saldırmasıdır. Sade’ın toplumun kuruluşuna denk geldiği kabul edilen yasaların yasası olan ensest ile dahi problemi vardır. Sade, François Ost’un deyimiyle her rejimde iktidarın keyfiliğini, her resmi işlevde otoritenin* bütünüyle gizlemeye başaramadığı şiddeti ve ikiyüzlülüğü ifşa eden insandır. Ost’a göre Marques de Sade yasaya sonsuz dava açan insandır. Bunu üç radikal yöntemle yapar: 1- Ensest 2- Sodomi 3- Düzenin koruyucusu olarak gördüğü annelerin öldürülmesi. Sade’ın amacı kişileri kızıştırmak değil, düzene karşı kışkırtmaktır. (Burada da neden iktidar için neden her zaman bu kadar tehlikeli olduğunu görmek mümkün, kışkırtmak iktidarın silahlarından biridir. İktidara karşı iktidarın silahları ile saldırmak.)[2] Bu sebepten ötürü belki romanının evet bir tür ahlaksız ve iki yüzlüğü ifşa ettiğini düşünsem dahi – hatta kadına dair toplumda var olan iki yüzlülüğü de- tam anlamıyla ataerkinin, toplumun barındırdığı ikiyüzlülüğü ifşa ettiğini düşünmemekteyim. Romanda Katharina Blum için gazetenin ve polisin çizdiği iffetsiz, güvenilmez, orospu kadın imajının tam zıttının yazar tarafından çizilmiş olmasını ve masumiyetin bu ikililik üzerinden işlenmesinin, toplumdaki kadın erkek rollerini, bu roller arasındaki hiyerarşiyi, toplumun bu konudaki ikiyüzlülüğü ifşa ediyor olarak algılayamadım. Böll’ün romanı yazarken böyle bir amacı olduğunu da sanmıyorum.

Yazıyı sonlandırırken romanda Katharina Blum’un olaylar esnasında ölmesi ve bu duruma Katharina Blum’un yeterince üzülmüyor olmasının yine muhabir tarafından Katharina Blum’un ne kadar insanlık dışı bir mahlûkat olduğuna gösterge olarak ileri sürülmesi de akla Albert Camus’nun Yabancı’sını getirdi.

[1] Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak, Adlandırmak, Metis Yayınları, 7. Baskı, Mayıs 2014, s. 40-52

*iktidar ilişkileri ağı da eklenebilir belki .

[2] Cemal Bali Akal, Ahlak ya da Giyotin, Birikim Dergisi, Sayı 295, Kasım 2013.