Category Archives: filmekimi

Filmekimi 2016- İzlediklerim Hakkında

20161016_150234 (1).jpg

Filmekimi 2016’yı bugün sonlandırdım. Sırasıyla Ken Loach, I, Daniel Blake (Ben, Daniel Blake);  Xavier Dolan, It’s Not the Enf of the World (Alt Tarafı Dünyanın Sonu); Park Chan-Wook, Handmaiden (Hizmetçi); Paul Verhoeven, Elle (O) ve son olarak Jim Jarmusch, Paterson’ı izledim. Bana en az hitap eden Dolan’nın Alt Tarafı Dünyanın Sonu filmi oldu ve ne ilginçtir ki kaybettiğim tek bilet bu filme ait. Diğer dört filmi beğendim ancak Chan-Wook’un Hizmetçisi ve Jarmusch’un Paterson’u beni en etkileyenler oldu. İlginç olan şu ki Chan-Wook aşırılıklara meyilli bir yönetmenken, Jarmush minimalist tarzı olan bir yönetmen. Yukarıda saydığım filmlerden Hizmetçi ve Paterson filmlerini en sona daha detaylı yazmak üzere saklayıp, diğer üçüne Ben, Daniel Blake, Alt Tarafı Dünyanın Sonu ve O’ya kısaca değineceğim.

Ken Loach’un; Ben, Daniel Blake’i kendi film repartuarına son derece uyan bir film. Yine yoksulluk, yoksunluk ve sistemin ezdikleri hakkında. Ancak sol hareketin açmazları dâhilinde kanımca en önemli alan olarak kendini göstermiş Kent Hakkı için oldukça malzeme taşıyan film, teoride marjindekiler ve başkaca terimlerle (marjini tercih ediyorum siyaseten doğru olmaya karşı olmakla birlikte) ifade edilen gruba ait kişileri görünür kılmış. Herhangi bir sanat yapıtının; didaktik olmaksızın, sistemin üstünü örttüğü, insan olma ve insan gibi muameleye hâsıl olamamış; görmezden gelinmiş, bir nevi yok sayılmış, hiçleştirilmiş bireylere, onların durumlarına dikkat çekmesinin önemli olduğu kanısındayım. Bu sebeple filmi gördüğüm için çok memnunum. Film, kalp rahatsızlığı sebebiyle bir süre doktorunun raporu doğrultusunda çalışamayacak olan Daniel Blake üzerinden ifşa ile birlikte sistem eleştirisi. İzlerken ve izledikten sonra aklımda belirenler: Üzerine çalışmamakla birlikte, öncelikli olarak Jean Baudrillard’ın iktidarın da artık var olmadığı, Hannah Arendt’in bürokrasi tiranlığı dediği iktidarsız iktidar halidir. (neye isyan edebileceğini bilememe durumu da bir nevi). Ayrıca bilişim bilgisinin, eğitim kadar önem kazandığı günümüzde, eğitime hak kazanmaktaki eşitsizliklerle bir; bilişime ilişkin bilgiye de ulaşılabilirliğin, toplumun her kesimi için ne kadar mümkün olduğu soruları kafamda belirdi.

Xavier Dolan’ın, Alt Tarafı Dünyanın Sonu en az beğendiğim film oldu. Bir aile dramı. Boğuculuğun yakın plan çekimlerle ve iklimin nemli olması, karakterlerin sırtlarına kadar terlemeleri ile verilmesi hoşça detaylardı. Film aşina olduğumuz boğucu ailelere merceğini çevirmiş ancak boğuculuk ve gürültülü hal (müzikler, görüntülere yer yer baskındı), Chan-Wook’da ele alacağım gibi yinelemenin aşırılaştırması sebebi ile yeniliğe yol açabilme ihtimali gibi bir düzeyde değildi. Kuru gürültü gibi daha çok. Vincent Cassel filme rağmen çok iyiydi, harika bir oyunculuk sergilemiş.

Paul Verheoven’in, O filmi başarılı bir kurgu ile sunulmuş psikolojik gerilim diyebilirim. Verheoven Temel İçgüdü ve Showgirls filmlerinin de yönetmeni.[1] Bu sebeple bu tarza yakın film bekleyenler için epey aldatmacalı bir film. Film uzunca olmasına rağmen kurgu aksamadı. Phillipe Dijan ‘ın “Oh…” isimli romanından uyarlanmış bir senaryosu var. Kendisi ile yapılan bir söyleşide bu filmini “en huzur bozucu filmim” diyerek tanımlamakta. [2] Cidden de tecavüz ekseni doğrultusunda katmanlamasından ve ana karakterin geçmişi, karakteri, işi ilişkilerinden dolayı da psikolojik olarak gerilimi yüksek diyebiliriz. Bu filmde de es geçilmemesi gereken Isabelle Huppert oyunculuğu söz konusu. Ana karakteri, sanırım Huppert dışında çok az oyuncu bu kadar iyi oynayabilir ve filme ivme kazandırabilirdi.

Kalan iki film, en çok etki bırakan filmler oldu, izleme sırasınca ele alacağım;

Park Chan-Wook’un Hizmetçi isimli filmi Sarah Waters’un Ustaparmak romanından bir uyarlama. Filmin konusuna girmeden genel olarak dikkatimi çeken noktalara değinmek istiyorum. Film, üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm hizmetçi kadını odağa alıp onun ağzından hikâyeyi, ikinci bölüm yüklü mirasın varisi olan kadını odağa alıp onun tarafında hikâyeyi anlatırken, üçüncü bölüm ise daha çok bir sentez şeklinde her karaktere eşit mesafede denebilecek bir aktarım tercih edilmiş. Kitabı okumamakla birlikte, kitabın da aynı şekilde anlatıcı değiştirilerek aktarıldığı ilgili sayfada ifade edilmektedir.[3] Park Chan-Wook Oldboy isimli kült filmin de yönetmeni. Kendi deyimi ile sinemasında intikamın ve bunun herkesin hayatında yarattığı yıkımı mercek altına almak gibi bir isteği bulunmakta. Bu filmde de intikam izleği olsa da bu intikam izleği intikam almak isteyen kadınları pek yaralamıyor aksine onları bir bakıma özgürleştiriyor. Filmin kurgusunun yer yer sarktığını düşünmekle birlikte Chan-Wook’un hikâye anlatım gücünü zedeleyecek boyutta değil. Filmin en başında gördüğümüz, hizmetçi karakterin, diğer ana karakter olan varisin eşyalarını karıştırırken bulduğu metal toplar, ip daha sonra hikâyede kendilerine açılım buluyor. Ayrıca varisin sürekli yoğunluğundan yakındığı okuma seanslarının, çok da beklenilmeyen bir okuma performansları için olduğunu daha sonradan anlıyoruz. Özellikle metalik topların kullanımı ilgi çekiciydi. Bunlar varisin amcası tarafından işkence aleti şeklinde kullanılırken daha sonra hizmetçi ve varisin aşklarında zevk veren nesnelere dönüşüyor. Her ne kadar filmde sadist-mazoşist bir izlek olsa da bu dönüşümün bununla ilişkili olduğunu düşünmüyorum. Bu eşyanın kullanımdaki dönüşüm; hizmetçi kadın ve varis kadının üzerlerinde hak iddia eden onları tahakküm altında kukladan öte görmeyen dolayısıyla onların arzularını da denetim altında tutma hakkına sahip olduğu düşüncesindeki varisin amcası, hizmetçinin ve varisin ilk başta suç ortağı olup daha sonra hizmetçi ve varisin birbirlerine âşık olmaları ile devre dışına çıkarttıkları dolandırıcı adamdan kurtulmalarını; arzularınca ve istedikleri gibi cinselliklerini ve cinsel kimliklerini yaşamalarını simgelemeye daha yakın. Filmin saldırgan olmadığını söylemek zor. Zaten yönetmenin genel olarak böyle bir film estetiğine sahip olduğu da bilinmekte. Chan-Wook’un etkilendidiği yazarlar arasında Kafka’yı sayması[4] ve aşırılıklara yatkın olması sebebi ile Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat kapsamında Kafka’nın Ödip’i aşırılaştırması ile dil, anlatı ve edebiyatı kırdığı belirlemesi aklıma geldi. Hizmetçi filminde de yer yer mide bulandırıcı derece şiddete yönelen yer yer mizahla birlikte ele alınan ancak her iki durumda da aşırılaştırılmış bir iğdiş edilme korkusu söz konusu. Buradan yineleme söz konusu ise yenilik ihtimalinin aşırılaştırma ile sağlanabileceği aklıma düştüğünden acaba yönetmen bu sebeple mi böyle bir anlatım yoluna başvurdu diye düşündüm.

Yazının kapanışı en sevdiğim film olan Jim Jarmusch’un Paterson’ı ile yapacağım.  Paterson Hizmetçi ile benzeşmeyen bir film. New Jersey, Paterson kasabasında doğup, büyüyen ve yaşayan Paterson isimli otobüs şoförü ve her ne kadar kendisi kabul etmese de şair olan Paterson isimli karakter ekseninde anlatılan bir hikâye. Paterson’ın en sevdiği şairden biri ve yoğunlukla kitabını gördüğümüz New Jersey, Paterson’lı olan William Carlos Williams’dır. Paterson aynı zamanda iyi bir  şiir okuyucusudur. Paterson ne kadar kendisi kendi yeteneğini yalnız kendine saklayan ve içe dönük bir karakterse, tek sevdiği ve yalnızca sevdiği kız arkadaşı bir o kadar eksantrik, dışa dönük ve her rüyasının peşinden gitmeye hevesli biridir. Ancak bu tatlı âşıklar farklı mizaçlarına rağmen her konuda birbirlerine destek olurlar, kız arkadaşı şiirleri konusunda Paterson’ı yüreklendirendir. Bir de köpekleri vardır. Film, pazartesi başlayıp diğer pazartesi sona erer, Paterson’ın bir haftasını ele alır. Her gün hemen hemen aynı saatte uyanan Paterson, işe gider, iş başı yapana kadar şiir yazar, iş başı yapar, işten eve döner, kız arkadaşı ile yemek yer, köpeği yürüyüşe çıkarıp mahalle barında mola verip bira içer ve eve döner.  Burada Jarmusch’a dönmek istiyorum çünkü kendisi hem bir zamanlar şair olmak isteğindeymiş hem de filmlerine ilişkin “Çin imparatorundansa, köpeğini gezdiren adama ilişkin film yapmayı tercih ederim.” demişliği var.[5] Bütün bu rutin içinde filmi izlenmeye değer kılan ne? Bütün bu rutin içinde, hayatın sıradanlığı içinde şiirselliği yakalaması. Sanatın hemen herkes için hayatın tek düzeliğine direnç noktası ve yeniliğe açılan kapı olduğunu çok bariz bir şekilde hissettirmesi. Bunu Paterson’un köpeğinin, şiirlerini yazdığı defteri parçalaması akabinde başkaca bir karakter olarak Everett ile konuşmasında da görüyoruz. Paterson, bugüne kadar her günün yeni olduğunu ancak bugünden sonra olmayacağına denk gelen bir ifadede bulunur. Filmdeki şiirler Jarmusch’un çok sevdiği çağdaş şair olan Ron Pagdett’a[6] ait. Kibritleri dile getirebilen ve o kibritleri filmin en başında biz anlamadan ateşleyip bütün bir filmin atmosferini de Jarmusch kadar belirleyen kelimlerin sahibi,minik mavi uçlu kibritleri tebesssüm ederek anımsatan. Filmde Jarmusch’un mizah anlayışına da bol bol yer vererek kahkaha attırdığı sahneler de azımsanmayacak kadar var. En sevdiğim film olmasının nedeni etkisinin yoğunluğu ve beni saatlerce şiir okuma isteği ile kuşatıp (ki iyi bir şiir okuyucusu hiç olmadım), günün olağanlığına dönmek istememi sağlaması; hem de bunu bütün sıradanlık ve rutin dâhilinde kurgulanmış bir eser ile yapabilmiş olması. Üzerine çok çok daha fazla yazılabilecek bir film belki bir gün yazarım. Kesinlikle tekrar izlerim ve herkesin de izlemesini temenni ederim.

[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Paul_Verhoeven

[2] http://www.filmcomment.com/blog/interview-paul-verhoeven-elle/

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Fingersmith_(novel)

[4] https://en.wikipedia.org/wiki/Park_Chan-wook

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/Jim_Jarmusch

[6] https://thefilmstage.com/features/jim-jarmusch-talks-paterson-his-love-for-poetry-hip-hop-tilda-swinton-and-being-grateful/