Category Archives: goodreads

Ay ve Şenlik Ateşleri-Seni İçime Gömdüm

Art arda okuduğum çok hoşuma giden incecik, incelikli ve arı dili ile etkileyici iki kitap. Biri Cesare Pavese’nin “Ay ve Şenlik Ateşleri” diğer Andrew Jolly’nin “Seni İçime Gömdüm”ü. Kitapları birlikte ele almamın sebebi ise ikisinde de bir doğup büyünülen kasabaya dönüş, doğa ile içiçelik ve ikisinin de  yakılan bir kadınla kapanış yapması.

ay-ve-senlik-atesi

Pavese’nin “Ay ve Şenlik Ateşleri” otobiyografik yanları da olan bir kitap. Amerika’da belirli varlık edinerek köyüne dönen bir karakterin dünü, bugünü, köyün geçmişi ve şimdiki hali, yaşananlar ve yaşanmışlıklar arasında karakterle birlikte bizde yolculuk yapıyoruz. Dupduru bir dil, vurucu hikâyelerin eşleşmesi ile kaleme alınmış harika bir roman. Dönüp yeniden okuma isteğini de uyandıracak romanlardan. Bir daha bugünlerdeki gibi kar sebebi ile eve kapanıp da tanıdık ama iyi bir şey okumak istersem battaniyem ve sıcak içeceğime eşlik etmesi için aklıma gelecek kitaplardan biri. Roman çok kişisel hikâyelerden oluşuyor gibi görünse de toplumsal değerlere, toplumun o zamanki haline, politik iklimine de değinmekte. Ancak bu gibi etmenler hikâyeye çok iyi yedirilmiş bu sebeple rahatsız etmiyor. Zaten aksi bir durum olduğunda ben şahsen o roman ya da hikâyenin iyi yazıldığını ifade edemem. Bir Pazar günü evde kalıp iyi bir şeyler okuyayım deniyorsa akılda tutulmasında fayda var kitabın.

“Babanlarla dükkânda yaptığımız konuşmayı anımsıyor musun? Daha o günlerde baban bilgisizlerin hep bilgisiz kalacaklarını, çünkü gücün, insanların bilgisiz kalmasında çıkarı olanların ellerinde, hükümetin, kara cüppelilerin, sermaye sahiplerinin ellerinde olacağını söylerdi… Burada, Mora’da bir şey yoktu, ama askerliğimi yaparken Cenova’nın dar sokaklarını, işyerlerini görünce işverenlerin, sermaye sahiplerinin, askerlerin ne olduklarını anladım… O sırada faşistler vardı, böyle şeyler söylenemezdi… Ama başkaları da vardı.” Cesare Pavese-Ay ve Şenlik Ateşleri-7. Baskı-s. 137- Can Yayınları

seni-icime-gomdum

Andrew Jolly’nin “Seni İçime Gömdüm” adlı romanı ise başta söylediğim noktalar dışında bambaşka bir kitap.  Aşık bir adamın ölen karısına yası, o yası yaşama ve tutmaya çalışışı, tutmakta zorlanması, yasadığı kasabaya aşkı için sırt çevirmesi yine de o kadın öldükten sonra belki bir umut o aşkın kabul görebileceği düşüncesi, toplumun kimlikler üzerinde nasıl bölündüğü ve aslında sevdiğimizi ziyaret edecek bir mezarın bile hiyerarşiler ve kimlik dahilinde belirlemelerden azade olmamasının trajikliğini iyi yansıtan bir roman. Amerikan toplumu ve Kızılderililere yaklaşımına ilişkin eleştirel bir bakışın da hakim olduğunu ifade etmem gerek. Ayrıca doğa ile başkarakterin ilişkisi ve aslında bana göre yaşadığı toplumla yaşadığı mücadelenin doğa ile mücadelesi dâhilinde verilmesi ve doğaya ilişkin tasvirleri çok başarılı buldum. Platonov’un “Can” romanındaki gibi doğanın zorlukları ile topluluğun mücadelesini ve yoksunluğunun yansıtılmasındaki başarı bu kitapta da mevcut. Jolly’nin romanı için ayrıca başarılı bir kurguyla, sade ve duru bir dil ile gayet istenen vuruculuğun sağlandığı da ifade edilmeli. Baş karakterin de sofistike olmaması hali ile de sade dil kullanımı son derece uyumlu. Jolly, çok bilinen veya tanınan bir yazar değil. İki tane kitabı var; bu onlardan biri ve kitapları dışında hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Bu kitap da yine bugünlerdeki kar tatiline benzer evde kalmalara ya da evde huzurlu geçirilecek bir Pazar’a harika eşlik edecek kitaplardan.

“Ateş, döşeğin altındaki tahtaları yalazlamaya başlamıştı. Döndü Kabrero, yürüdü gitti. O anda hiç söylemediği, bir kere bile, eğreltiotlarının yeşil örgüsü altında geçirilen o iki yıl boyunca bir kere bile ağzına almadığı, almak gereğini duymadığı sözcükler geldi aklına. Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm.” Andrew Jolly-Seni İçime Gömdüm-Ayrıntı Yayınları-7. Baskı-s. 124.

Advertisements

Ağaçların Özel Hayatı-Alejandro Zambra

agacların özel hayatı

Doksan sayfalık kısa ve sıcak bir kurgu. Kısacık bir anlatı olmasına rağmen katmanlanan bir kitap. Sevgi gibi biraz, tanışıklığın süresinden bağımsız katmanlanabildiği için. Zambra genç bir yazar. Bunun harici iki kitabı daha Notos’tan yayımlandı ve deinip okunma isteğim yüksek. Yazar, edebiyat bilgisinin derinliğini sizi yormadan hissettiriyor daha doğrusu yazar kendi yolculuğuna ortak olmanız için alan bırakıyor.  Bu kitaba hiçbir zaman için eleştiri yazamam. Ancak goodreads serime girebilir çünkü nesnel mesefa alabilmem bazı kitaplarda mümkün olmuyor. Bazı kitaplar beni tek bir yeri ile vurur ve ondan sonrasında eleştirel bir gözle okumaktan, o ana kadar ki eleştirelliğimden de kastım olmadan vazgeçerim. (Hoş hangi okunmuşluğa tam anlamı ile nesnel denilebilir ondan da tam emin değilim, okunmuşluk; okumayı yapanın yorumundan hiçbir zaman tam anlamıyla azade olmaz ancak dediğim gibi mesafe alınabilir.)

Kitap beni 30. sayfasında vurdu:

“Evet Julian, kabul eti dedi Sergio. Kiraladın çünkü bugüne dek fazlasıyla Paul Auster romanı okumuşluğun var.

Sergio ve Bernardita içlerinden güldü, ama isteksizce ya da arkadaşlarının gitmesini ve ancak gülme krizlerini anlatınca geri dönmelerini isteyerek. Bu can sıkıcı esprini altından Julian bir daha Paul Auster romanı okumadı. Hatta birkaç defa, Yalnızlığın Keşfi’nin birkaç sayfası hariç, Auster’ın sulandırılmış bir Borges’ten daha fazlası olmadığını iddia ederek okumaktan caydırmaya çalıştığı insalar dahi oldu.”

Alejandro Zambra-Ağaçların Özel Hayatı- Notos Kitap Yayınevi-2015-90 sayfa.

Middlesex-Jeffrey Eugenides

jeffret eugines

Pulitzer ödüllü Eugenides’in bu kitabı Virgin Suicides filmini izlediğimde çok etkilenmiş olmam ve Eugenides’in filmin senaryosunun dayandığı aynı isimli kitabın yazarı olması sebebi ile beni çok heyecanlandırmıştı. Ancak ne yazık ki kitabı okuma tecrübem aynı heyecanı bana yaşamatı. Bunun sebebi ne yazık ki beklentilerimin yüksek olması değildi.

Kitap Calliope “Cal” isimli intersex (Romanın Middlesex ismi bu durumla bağlantılı değildir.) bir protaganistin kendi cinsel yönelimini bulma serüvenini eksene alarak Yunanistan göçmeni bir sülalenin göçme olma durumunun getirdiği kimlik sorununu ayrıca tabi ki göç ettkileri ABD’nin’de ailenin yerleşik olduğu Detroit üzerinden dönemsel resmini vermekte. Aileye ilişkin kısımlar özellikle büyükaane karakteri, onun ipek böceği sevdası ve kendi vicdan mahkemesinde hep hüküm giymesi sebebi ile hayatın olağanlığında kendine yer bulamayarak uçlara savrulması kitabta sürdürülmüş en güçlü ve başarılı hikaye diyebilirim. Her ne kadar ana karakter olmasa da ben büyükanneyi okumaktan protagonistin hikayesini okumaktan çok daha keyif aldım.

Kitabın kurgusu aksamadığı gibi anlatım da çeşitlendirilmiş. Dil kullanımının da kötü olduğu söylenemez. Zaten Eugenides yaratıcı yazarlık eğitimi veren biri. Yine de kitapta eksik olan bir şeyler var. İşte tam bu günlerde Elif Şafak’ın kitap çıkarması ile bir ayyuka çıkan tartışmalar geçen yaz  okuduğum bu kitabı aklıma getirdi. Kitapta eksik olan bence yazarın güncel olan bir konuyu kendine sorun edinmeye çalışması ve bu güncel olaydan kitabına pay çıkarmaya çalışması. Konuya ilişkin istediği kadar araştırma yapmış olsun onu yazmaya iten mesele, protagonistinin meselesi değil ve bu ortalama bir okuyucunun algılayabileceği bir durum. O kitap yavan gelir çünkü. Eğer ki Cal yan bir karakter olsa belki bir nevi kurgusunu kurtarabilirdi ama ana eksene intersex olgusunu oturtuyor olması bence onun açısından bir hata. Eugenides ne kadar iyi niyetle konuya ilişkin dikkat çekmeye çalışmış olursa olsun, onu yazmaya iten meselenin bu olmadığı anlaşılıyor çünkü çoğu kısım teknik olarak parlasa bile ağızda bir yavanlık bırakıyor. İşte bu yavan tat burada yazarın kendi meslesine, meselelerine sadık kalmamasından ileri geliyor diye düşünüyorum. Yazarın bu konuda hassasiyetinin olmadığı ya da bu konuya ilgisi olmadığını söylemek değil demek istediğim. İyi kitabı iyi kitap yapan özelliklerden birinin açıkçası yazarın kendi hayatında; hayata bakışında sorun, mesele edindiği şeylerin üzerine gitmesi olduğunu düşünenlerdenim. Bunun farklı farklı kurgular ve farklı farklı karakterlerden üzerinden yapabilir. Her yazarın meselesi bize hitap da etmeyebilir ancak yine de bunu algılayabilir otantikliği takdir edebiliriz. Yani herkese hitap etmiyor olması kitabı kötü yapmaz. Hatta okuyucu olarak bana hitap etmeyen bir durumu mesele etmiş ve iyi işlemiş yazarın kitabını beğenmeme engel olmaz. Nabokov mükemmel bir yazardır ama Lolita’yı bu kadar mükkemmel kılan sebeplerden birinin kendisinin bayağılık olarak tanımladığı ve hazmettiği meselesinden uzaklaşmıyor oluşudur. Nabokov’u harika kurgu ve dil kullanım yeteniği, büyücülüğü her yazarda olmasa bile kurgu ve dili oturtulmuş ve otantik kurmaca yazılamayacağı anlamına gelmez. Büyü işte aslında biraz da meseleye sadık olmakla da ilgilidir. Ne tür yazarsa yazsın ve meselesi ne olursa olsun yazar meselesi/meseleleri olmayan durumu/durumları mesele edinmeye çalıştığı anda bu kurguyu hemen yavanlşatırıyor ve  bütün bir kitabın olmuşluğuna zarar getiriyor. Kendi meselen olmayan bir şeyi mesele edinme gereği nerede geliyor peki? Çok okunma isteği, tanınma isteği, çok satma isteği? Herhangi biri olabilir. Bu amaçlara bu şekilde ulaşılabiliyor da olunabilir ama işte orada iyi eser vermekten uzaklaşılıyor. İyi yazmak, yazabilmek ile iyi eser vermek bence aynı şey değil. Elif Şafak’taki kırılmanın da aynı durumdan kaynaklandığını düşünüyorum. Kendi meselesi, meselelerine sadık kalmaması, oluşturmuş olduğu dili ötelemesi suni meseleler edinmeye çalışması onu yazarlığının ilk başlarındaki parladığı noktasından çok uzağa sürükledi.

Yazıyı noktalarken tatil mevsiminde olduğumuz şu günlerde Eugenides’in fena bir okuma sağlayabilir. Sıksa da, yormuyor.

Jeffrey Eugenides-Middlesex-Domingo Yayınları-2015-605 sayfa.

Zamanımızın Bir Kahramanı-Lermontov

1968 ZAMANINKAHRAMANI.indd

Bu kitabı Oda Yayınlarının baskısından okusam da daha sonrasında İletişim Yayınlarının baskısını da edindim. İletişim Yayınlarının klasiklere ekledikleri önsöz ve sonsözleri sevdiğimden ötürü klasikleri başka bir yayınevinden okusam dahi İletişim baskısı varsa edinmeye çalışıyorum. Kitabı okumam da okuma gurubumuzda tercih edilmesi sebebi ile oldu. Oldukça bilindik bir kitap olsa da insanın kendince yaptığı okuma listelerinde bazen bazı kitaplara sıra gelmiyor çünkü öncellemeyi hep kendi zevkin doğrultusunda yapıyorsun. Bu sebeple kolektif olarak okumanın, okuma listelerinin paylaşılması ve okumanın çeşitlenmesi anlamında faydası olduğunu düşünüyorum. Ayrıca aynı kitabın farklı insalarca okunup yorumlanıyor olması okunmuşluğa başkaca bir derinlik katıyor.

Böyle bir girizgahtan sonra kitabın benim için dikkat çekici özelliklerini özetleyeyim. Kitabın protagonisti Peçorin. Onun üzerinden kurgulanmış farklı bölümlerden oluşan bir kitap Zamanımızın Bir Kahramanı. Lermontov’un kurguyu zamanın ötesine taşıdığını düşünenler bulunmakta. Açıkçası beni de kitapta en çok etkileyen yanlardan biri, kitabın yazıldığı dönem düşünüldüğününde, yazarın klasik roman kurgusunu kırarak hikayesini  farklı anlatıcılar ve anlatım şekilleri kullanrak çeşitlendirmeye çalışmasıydı.  Öyle ki eğer farklı anlatıcı, kurgu haricinde dile ilişkin de yazarın kafasında bir soru işareti belirse ve dili kullanışını da çeşitlendirmiş olsa başkaca bir kırılma noktasında kendisini anıyor olabilirdik.

Peçorin karakteri kimi yerlerde Byronik bir kahraman olarak adlandırılıyor. Bu sınıflandırmaya karşı çıkmak durumunda hissediyorum. Burada da Lermontov bir adım ötede davranarak bize Byronik değil nihilist bir karakter armağan etmektedir. Byronik olarak adlandırdığımız Mr. Rochester, Heatcliff gibi karakterlerden oldukça farklı bir karaterdir Peçorin. Byronik kahramanların karanlık bir geçmişleri, baş edemedikleri kırılmışlıkları vardır ve bu karakterler zayıflıklarını, yenilmişlik hislerini yakıcı ve/veya yıkıcı duygularla dışavururlar. Herşeye rağmen Byronik karakterler iyileştirilebilir olma,iyileşebilir olma özelliğini-gerçekleşse de gerçekleşmese de- taşırlar. Peçorin böyle bir karakter değildir. Zorlu bir geçmişi olsa da onun maraz olarak algılayabilenecek hareketlerine sebep olan geçmişi net olarak tespit etmemiz mümkün değildir. Varoluşunun olduğu kişi olmasına sebep olması dışında hiçbir açıklama bulamayız. Peçorin’i anlamını yitiren dünya karşısında anlamsızlaşan biri olarak tanımlamak, travmatik biri olarak tanımlamaktan daha yerinde olacaktır.

Bunları söyledikten sonra keyifli bir okuma olduğunu ve kitabın yazıldığı zamanı da aklımdan çıkaramayaraktan okuduğum için bende ayrıca bir beğeni yarattığını söyleyerek noktalayım.

Mihail Yuryeviç Lermontov-Zamanımızın Bir Kahramanı-İletişim Yayınları-2016-249 sayfa

 

Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım-Herta Müller

müller-kendimle karşılaşmasaydım

Herta Müller, romanlarında genel olarak Romanya’da yaşayan Alman bir azınlık olarak Cavuşesku dönemi Romanya’sının ruh halini bize yansıttığı bilinir. Bu kitabında da Müller, diktatörlerin, baskıcı rejimlere maruz kalmış insanların öfke ve başkaldırma istediği hariç söz konusu olabilecek yegane hissiyatı; çıkışsızlığı ve sıkışmışlık halini, dolayısıyla aklı başında olmak ve delirmek arasındaki gidiş gelişleri kitabına ilmek ilmek işliyor. Bunu düzenli olarak sorguya çağrılan ana karakterin yaptığı tramvay yolculuğunda, tramvaydan dışarıyı izlediği manzara ile kendi hayatı ve etrafındaki insaların hayatından sunduğu manzaraları içiçe geçirdiği yazara has olan düzyazı tarzı, uslübu ve imge yaratmaktaki ustalığı ile yapıyor.

Birbiri ile benzeşmeyen insanların benzeşmeyen umutlarının, umutsuzluğa karışması için etkiliyici ve birbirinden farklı onca hikaye ve detay eklemiş ki kitap dikkatin dağıldığı bir evrede elinizden kaçıp gidiveriyor ve tekrar dönüp aynı sayfaları okumak durumunda kalıyorsunuz. Müller, kolay bir okumama mı öneriyor okuyucusuna? Hayır. Ancak doyurucu bir okuma önerdiği kesin. Yazarın, keskin bir gözlem gücünün yaratıcılık ve dil becerisi ile en üst noktalarda birleştiği güçlü kalemlerden olduğu kesin. Müller’in tasvir tekniği ve yetisi o kadar üst noktada ki, sahnelerin ve insaların bütün canlılığı ile okuyucunun gözünde canlanmaması mümkün değil. Bunu iyi yapan yazarlar genelde keyifli okuma sağlarlar.

 Her ne kadar bütün karakterlerin umutlarının hayalkırıklığına dönüştüğü, aşkın dahi bir tutsaklık ve yabancılaşmadan öteye evrilemediği, yakınlaşmaların hem fiziksel hem duygusal mesafeler  üzerinden işlendiği kitapta nedense Bayan Micu karakterinin öyküsü bana Vittorio De Sica’nın”Bisiklet Hırsızları” ve Yılmaz Güney’in “Umut” filmlerini anımsattığından, bende buruk bir tebessüme sebep oldu.

“…Ben kabalaştım ve o iyi kaldı, işte o kadar. Kafam yerinde değildi. Ensesinden itip meşum bir sevinçle bağırdım: Kimsenin ata dönüştüğü yok, fasulye kabuğu gibi kuruyoruz burada. Anladın mı, burada ağaç yok, yalnızca tabutlar için tahta var. Kendi tabutlarımıza giriyoruz, görüyorum.” s. 165

Herta Müller, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım, Siren Yayınları, 2016, 198 sayfa.

Aşk Sıraya Girmez-Melike İnci

ask-siraya-girmez-kitabi-melike-inci-Front-1

Melike İnci’nin Kırılma Anları üçlemesinin ikinci kitabı “Aşk Sıraya Girmez”  bir grup insanı merkeze alarak, bu insanların rastlantılar ve belirlenimleri doğrultusunda birbirlerinin hayatlarına dahil olmasını ve bu dahil oluşlarının etkisinin zamanla azalmaktansa, pekişmesini, perçinlenmesini yine bu pekişmenin, perçinlenmenin getirdiği düğümleri anlatıyor diyebiliriz. Bir grup insan denildiyse de aslında yazarın çok fazla karakteri ustaca kurguya yedirdiği ve karakterleri kurgularkenki itinası sebebi ile kurgunun aksamadığını ifade etmek ve burada yazara hakkını vermek gerekiyor.  Nasıl ki Irıs Murdoch “Rüya Sakinleri”kitabında, bir grup insanı merkeze alarak bu insanların birbirleri ile ilişkilerinin pembe diziye dönüşebilecek dramasını iyi bir kurgucu olması sebebi ile bambaşka bir boyuta taşıdıysa, İnci’nin kurgusuna hakimiyeti de onun kitabına başka bir boyut vermiş. Diyalog şeklinde ilerleyen kitap, İnci’nin diyalog yazmadaki becerisini ortaya koymakta.  Kitaptaki karakterlere doyamadım derseniz o zaman serinin ilk kitabını da okumalı ve üçüncü kitabını da beklemelisiniz.

Üçlemenin bu ikinci kitabının protogonisti Selim karakteri. Yazarın tanımlamasıyla alfa erkek olarak kurgulanmış. Bu detayı vermemin sebebi kitabın ağırlıklı olarak diyalog şeklinde devam etmesi ile bu alfa olma durumunun ilişkisi. Ama söz konusu ilişkinin tam olarak ne olduğunun keşfi okuyana kalsın…

*”Haklısın İsmet dayı… Hem de çok haklısın.”

“Her zaman evladım.”

“Mütevazi olma çabasında da değilsin bakıyorum.”

“Hiç o tip samimiyetsizliklerle işim yoktur evladım.”* s. 129

Melike İnci-Aşk Sıraya Girmez-Yitik Ülke Yayınları-2016-198 sayfa.

 

 

Yukio Mişima-Yaz Ortasında Ölüm

edebiyat-oyku-yaz-ortasinda-olum20110817001018

Yaklaşık beş yıl önce bayılarak okuduğum bir öykü kitabı Mişima’nınki. O dönem hem uslüp olarak hem kurgusundan çok etkilenmiştim. Betimlemelerinde kendine has tarzı ile durum ve duyguları öngöremeyeceğimiz bir şekilde ama son derece yerli yerinde ifade edebilmesi, bunu yaparken de aşırıya kaçmayan bir dil kullanması hoşuma gitmişti. O zaman da  öykülerinden birinden alıntı yapıp, izlek doğrultusunda serbest çağrışım ile kurgu ya da düz bir metin arasındaki sınırda duran küçük bir pastij çalışmam olmuş.

“Bir gece kızın hasta olabileceği düşüncesiyle gözlerimi açtım. Rüya mı görmüştüm, yoksa aklımdan mı geçirmiştim, anlayamadım. Bana çok aptalca geldiği için, ertesi gün dedemin evine gidip durumuna bakmaya yeltenmedim. Ancak, o gün kâbusun doğruluğunu kontrol etmeye gitmeyişim bir dizi kaza halinde bana geri döndü. Kâseyi düşürüp kırdım, yanlışlıkla başka bir tren hattına bindim, arkadaşımın evinde eşyamı unuttum, demliği devirdim, kurşunkalemi her açışımda ucu hemen kırılıverdi. Sonunda kendime yenik düşüp ne halde olduğunu görmeye gittim; benim yaşadığım sıkıntılı anlara karşın Miçiko canla başla çalışıyordu ve bana bir yabancıymışım gibi davrandı. Öfkeli bir suratla da olsa eve döndüm. Sonra aynaya baktım, net olarak, âşık bir insanın aptal suratını gördüm.” Yukio Mişima-Yaz Ortasında Ölüm

Kitabı bıraktım. Dün akşam gördüğüm rüyayı düşündüm. Kalabalık bir odaydı. Yüzleri seçilmeyen karartılar vardı. O karartıların arasında yüzü olan bir tek sen… Dimdik ayaktaydın, üstünde hep o vazgeçemediğin lacivert pantolonun, gerginliğin omuzlarına olduğundan daha keskin bir hava katmış, ne dediğini tam duyamadım ama bağırıyordun aradan bir iki kelime hafızamda belirdiyse hoşuma gitmediğinden anımsamıyor gibi yapıyorum. Ben de bağırıyordum, ne dediğimi bilmediğimden hatırlamıyorum belki… Uyanıkken de böyleyimdir bağırmam için sıkışmam gerekir, sıkıştığımda aklım bu sıkışıklığa ve bundan nasıl kurtulacağıma takılsa da sıkışmışlığın verdiği darlıkta, hiç çıkış bulamam. Bu çıkışsızlık esnasına denk gelir bağırmalarım. Ondandır bağırdığımda, ağzımdan çıkan kelimeleri hiçbir suretle hiçbir şekilde hatırlamam.

Senin suretin bile böyle bir durumda bana farkındalık kazandırmadı ya ben en çok buna şaşırdım dün akşam rüyamda; en çok yine buna şaşırıyorum şu an o rüya şimdi tekrar aklımda canlandığında.

Sen dediysem, öylesine… Farkına varamadığım karartılar arasında hep “sen” diyeceği birileri olur insanın. Olmaz mı? Kendi karanlığıyla bir başkasında yüzleşmez mi? Sessiz, çekişmesiz olur mu yüzleşmeler? Bağırışlar zaman zaman bir çığlığın utangaçlığıyla sığındığıdır.

Yukio Mişima-Yaz Ortasında Ölüm-Can Yayınları-2011-249 sayfa.