Category Archives: inceleme

Italo Calvino/Jaguar-Güneşin Altında/Siyasi İktidar Nedir?-Hukukpolitik

jaguar-gc3bcnec59fin-altc4b1nda.jpg

Cemal Bali Akal’a

Italo Calvino’nun “Jaguar-Güneşin Altında” kitabı, Calvino’nun ölmeden önce beş duyu üzerine yazmaya düşündüğü ancak yalnızca üçünü (koklamak, tatmak, duymak) tamamlayabildiği öykülerden oluşmakta. Bu öyküler üzerine yazmak isteme sebebim öncelikle öykülerin edebiyat-hukuk-siyasetin içiçeliğini göstermek adına çok yerinde olması. Hemen altını çizmekte fayda var ki bu üç öyküden oluşan kitap, toplumsal gerçekçi veya ideolojiler doğrultusunda yazılmış ya da herhangi didaktik görev üstlenmiş bir eser de değil. Bunlardan çok uzak bir noktada siyaset-hukuk-edebiyat üçlüsünün biraradalığı söz konusu kitapta. “Siyasi İktidar Nedir?” sorusu; kutsal/kutsal olmayan, otorite/güç, yasa/uygulama gibi çerçevelerde ele alınabilir.1 Bu yazıda, Calvino’nun sözü geçen kitabındaki öykülerini, “Siyasi İktidar Nedir?” sorusuna kutsal/kutsal olmayan ayrımı bağlamına değinerek ele almaya çalışacağım.

Yazının devamı hukukpolitik sitesindedir.

Postdergi-Bütün Kadınlar ve Kadınlık Halleri için “Süreyya”

“Süreyya, kadınlık hallerini tekdüzeliğe, tek bir hale indirgeyip onları sıkıştırdıkça sıkıştıran ataerkinin dayatmalarına karşılık kadınlığın üretken ve çok sesli hallerini vurgular. Başkaldırarak kendi olma macerasına atılan, acıyan, kanayan ama yine de kendi olmak için verdiği mücadele sonucu kendi olabildiği için kendi ile el sıkışan bir kadındır o.”

Yazının devamı postdergi’de.

Modernitenin, Modern İnsanın Korkutucu Yüzü; Beni Asla Bırakma-Artcivic

Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakması üzerine yazdığım yazı Artcivic’de yayımlandı.

“Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” romanını okuyup bitirdiğimde kitabı tanımlamak için aklımdan geçen cümle, ‘insanın işine gelince ötekinin insan olduğunu kabul etmemesinin, görmezden ve anlamazdan gelmesinin yarattığı trajedi, daha iyi bir kurguyla, daha sade ve daha vurucu bir biçimde anlatılmazdı,’ oldu. Halen de aynı hisler içerisindeyim. İyi bir kitabı iyi yapan özelliklerden birisi de iyi yazılmış olması haricinde farklı okumaların yapılmasına yatkın olması. Bu tarz kitapları insan, hayatının farklı noktalarında okur ve her okuduğunda kitap kendini aynı insana bile farklı yerlerden açarak, farklı okuma deneyimleri sağlar. Bazı yazarlar yapıtları ile bu yüzden yüzyılları aşabiliyor.”

Yazının devamı Artcivic‘de.

Kutsal İnsan, Andrey Platonov ve Can

Çevrimdışı/İstanbul  Ekim-Kasım-Aralık 2016 4. sayısında Agamben’in Kutsal İnsan’ı doğrultusunda Metis Yayınevinden yayımlanan Andrey Platonov’un Can isimli kitabını inceledim. Bu inceleme doğrultusunda Hannah Arendt, Cemal Bali Akal, Adem Yıldırım gibi duraklara da uğradım. Yazı, derginin 80. ve 86. sayfaları arasındadır.

                                     KUTSAL İNSAN, ANDREY PLATONOV ve CAN 

            Platnov’un Can romanı, kendi Türkmen topluluğundan ayrılarak SSCB’de eğitimini alan Nazar Çagatayev’in, steplerde yaşayan topluluğu için yıllar sonra görevlendirilmesi ve topluluğun hayatta kalmasını tüm zorlu koşullara rağmen sağlamaya çalışmasının kurgusudur. Söz konusu romanı Agamben’in Kutsal İnsan kitabı ve Hannah Arendt’in biyopolitkası doğrultusunda incelemeyi düşündüm. Ayrıca yaşadığımız dönem itibari ile biraz biyopolitika üzerine çalışmak ve bahsetme istemektedim. Söz konusu topluluğun kendini Can olarak adlandırılmasının sebebi:

“Can. Ruh ya da tatlı hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatlarından başka şeysi yoktu-halkı doğuran analardır çünkü.” (Platonov, 28)

şeklinde belirtilmiş…

Yazının devamı hukukpolitik sitesindedir.

Kitap-lık 187/Eylül-Ekim 2016/Edebiyatın Evrenselliğine Yakılan Yavaş Bir Ateş s. 47

İlhan Durusel’in Yavaş Ateş’i için yazmış olduğum yazı Kitap-lık 187/Eylül-Ekim sayısında (s.47-51)’ta yayımlanmıştır.

“İnsanlara öykünmenin benim için çekici bir yanı yoktu; bir çıkış yolu aradığım için öykünmüşüm başka bir nedenden değil.”[1]

Nabokov, neyi yazdığın değil nasıl yazdığın daha önemlidir, demekte ve klişe bir temanın bile biçem aracılığı ile başka bir şeye dönüşebileceğini belirtmektedir. Esasen edebiyatın evrenselliğine yapılan vurgu da sıradanlaşmış, dillere pelesenk olmuş bir söylem. Yine de bu durum, söylemin gerçekliğine halel getirmemektedir. Ortak okunmuşluklar, ortak yaşanmışlıklar gibi birbirimizin hayatına temas etmemizi, dâhil olmamızı sağlar. Tıpkı her insanın-varoluş temelinde bakıldığında-bütün özelliklerinden bağımsız olarak salt ‘insan’ türünden olması sebebi ile edebiyatın evrenselliğe açılabilmesi gibi. Kendi hakikatine yolculuk yapan her yazar, aslında bir şekilde tüm insanlarda ortak olan insan olma haline, insanın dünyeviliğine yolculuk yapmakta ve insanlığına dair söz söylemektedir. İyi edebiyat dendiğinde kıstaslardan biri, hangi kurgu türünde olursa olsun benim için budur.

İlhan Durusel, “Yavaş Ateş” kitabında kendi okurluk deneyimini elekten geçirmekte, anlatıların kurgusunu, sanki okuduğu kitapların yazarlarının yazmış olabileceği mektuplar şeklinde düzenlemekte, bu esnada yazarların yarattığı karakterleri de metne yerleştirerek, dil açısından ne tam anlamı ile düzyazı ne şiir olarak kalıplaştırabilecek bir noktada durmakta; böylelikle dili de kurguya da kırma noktasında bir anlatı evreni kurmaktadır. Durusel’in bu metninin pastiş olarak adlandırılması yerinde olmayacaktır; keza Durusel okuru olduğu yazarların dünyasına temas etme deneyimi çerçevesinde, onların yazın dünyasından bize seslenmeye çalışırken, onların üsluplarına öykünmemiş, kendi üslubunun peşinde okurluk deneyiminin izini sürmüştür. Peki, “Yavaş Ateş”teki metinlere şiirsel bir düzyazı demek kitap açısından indirgemeci bir tutum olacağından haksızlık teşkil etmeyecek midir?

Şiirsel bir düzyazıdan söz etmek olası mıdır? Roland Barthes “Yazının Sıfır Derecesi-Yeni Eleştirel Denemeler” isimli ilk kitabındaki bir bölümde bu konuyu ele almaktadır. Barthes, klasik dil algısı çerçevesinde, şiir ve düzyazıyı matematiksel bir kesinlik ile bir formüle yerleştirmenin mümkün olduğunu ifade etmektedir. Barthes’a göre şiirin ve düzyazının denklemleri hep birbirinden farklı sonuçlar verecektir. Bu, öz farkı değil nitelik farkını ifade eder.[2] Barthes’a göre dil, klasik dil kapsamında bakıldığında dogmatik bir bütün olarak algılandığından söz konusu sonuç dogmayı kırmakta yetersiz kalmaktadır. Klasik dilde; dil, aklın farklı ifade şekillerinin farklı yansımaları ve gösterimleri de olsa tek bir dildir.  Klasik şiir, düzyazının süslerle bezenmiş özgürlüklerden budanmış halidir. Klasik şiirin, uygulanması bağlamında zorunlulukları içinde süresi söz konusudur.[3] Klasik dilde sözcüklerden çok bağlantılar önemlidir. Sözcüklerin dizilişi ve birbirleri ile bağlantıları, sözcüklerin kendilerinin önüne geçer; bu sebeple klasik dil söz konusu olduğunda şiirsel bir düzyazı söz konusu olabilir. Ancak Barthes’a göre çağdaş şiirde süreklilik söz konusudur, kelimler arası bağlantılardansa sözcükler öne çıkar. Şiir, düzyazının sözsel olarak süslü, özgürlükten yoksun ve sadece zorunlukları doğrultusunda uygulamasının süresi içerinde varoluş bulan bir ifade şekli olmaktan çıkar. Şairler, artık kapalı bir Doğa kurarlar ve çağdaş şiiri bu özellik nesnelleştirir. Çağdaş şiir, dilin bağlantılarını yıkar, nesne-sözcükler süresiz olur; hatta kendi göstergelerini bile yıkabilecek şekilde sönümlendiği anda yeniden patlar.[4] Çağdaş şiir kuramında ve algısında şiir, bağlantıları yıkması, kullanılan sözcüklerin ise bağlantının önüne geçmesi ve süresiz olması nitelikleri ile klasik şiirden farklıdır. Bu sebeple çağdaş yazın söz konusu olduğunda şiir ve düzyazı birbirinden tamamen farklılaşır.[5] Dolayısıyla Durusel gibi ‘modernist yazarlar okurluk deneyimine’ hakim; dil sorunsalı ile içiçe; dili zora koşma, kalıpları zorlamak, anlamı eğip bükmek ve sorgulamak söz konusu olduğunda yetkin bir yazarın metinlerini şiirsel bir düzyazı olarak adlandırmamalıyız. Kanımca böyle bir saptama elimizdeki metnin tadını yavanlaştıracaktır. Durusel’in “Yavaş Ateş”indeki metinlerin Barthes’dan yola çıkarak şiire en çok yaklaştığı nokta; sözcüklerin, nesne-sözcük olması ve metnin zorunluluğundan bağımsız olarak sönümlendiği anda yeniden patlaması olabilir.

Metnin tadı demişken şimdi bir de Barthes’ın aynı isimli denemesinden yola çıkarak Durusel’in Yavaş Ateş’indeki metinlerinin düzyazı çerçevesinde nerede durduğuna bakmaya çalışalım. Barthes’a göre ideolojik-tarihsel okuma, yazarları ve yazıyı toplumun ve savaşın dışında kalmışların işi olarak yorumlar ve yazının erincini, huzurunu, dinginliğini unutur.[6] Erinç, sadece yeni olanla gelebilir ancak yenilik yerleşik olanı ve bilinci sarsabilir. Yenilik bir moda değil bir değerdir.[7] İktidar tarafından dayatılan dil, yineleme dili olup yenilikten yoksundur; bu bağlamda da ideolojiktir. İhtiyacımız olan yineleme dili değil ileriye kaçış dilidir. Yenilikle gelen erinç; kural ve kalıpların dışındadır, kurallar kötüye kullanım içindir.[8] Barthes, Nietzsche’nin ‘gerçek, eski eğretilmelerin kalıplaşmasıdır’ sözüne atıfta bulunduğunda, kalıpların ‘kurallara uygun olan’ nitelikler toplamı olduğunu belirterek, kalıp karşısında kuşkunun, kalıplara saygı göstermemesi ile yeniliğe, haliyle erince yönelen bir potansiyel barındırdığını söylemektedir. Kalıplar mide bulandırıcı bir ölme imkânsızlığıdır.[9] İdeoloji tümcelerin bitimli olmasını ister, bir tümceyi sonsuz kere çeşitlendirmek mümkündür. Dahası ideoljinin tümcelerinde hiyerarşisi söz konusudur. Bu hiyerarşinin kırılması için tümcenin tamamlanmamış, tamamlanmamaya açık olması gerekmektedir.[10] Tam bu noktada Durusel’in Yavaş Ateş’inde olgunlaştırdığı metinler, bildiğimiz kalıpları zorlamakta, bizi kitaptaki metinleri herhangi bir kalıba sokmak istediğimiz vakit tereddütte bırakmaktadır. Durusel’in tümceleri açık uçludur, sonsuz kere yenilenmeye açıktır. Her tümce nokta ile sonlanmış olsa dahi bizi ‘ideolojik olanın’ dışında bir dil ve yazının erincinin nasıl bir şey olacağına dair düşünmeye zorlamaktadır. Benim okumam dâhilinde metinler, en arı haline gelene kadar yeniden yazılmış ve bu şekilde süreklilik, sonsuz kere çeşitlendirme potansiyeline sahip cümlelere evrilmiş olarak okura ulaşmıştır. “Yavaş Ateş”teki metinleri okurken, Durusel’in saygı durmaktan imtina edemediği Sevim Burak’ın, kendi metinlerini perdelere iğneleyerek oluşturuyor olma hali gözümün önünde canlandı. Durusel, metinlerini yavaş ateşte pişirip, birikimini didaktik bir ton benimsemeden paylaşıma açtığı; dahası okuruna yer bıraktığı halde bir anlamda kapalı olan yazını, tıpkı Sevim Burak’ın metinlerini oluştururken yaptığı, yazdıklarını parça parça geniş perdelere iğneler ile tutturması hissini bırakıyor ve okurda bu perdeler önünde gide gele okuma isteği uyandırıyor.

             Yavaş Ateş’teki metinlerinin mektup formuna benzer bir şekilde kurgulanmış olması bize minör edebiyat üzerinden de kitabı incelememiz için olanak sağlamakta. Minör edebiyata bağlanmak için yine Barthes’a dönüp ilerleyelim. Barthes, “Metnin Tadı” adlı denemesinde, yineleme dilinin ideolojik olduğunu bu sebeple erince yaklaşamayacağını belirtirken, yinelemenin erince açılma olasılığını bütünüyle yadsımaz ve aşırı bir yinelemenin dili erotikleştirerek erince açılabileceğini ifade eder. Bu noktada Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin minör edebiyat kavramsallaştırmasında ele aldıkları, Kafka’nın Ödip’i aşırılaştırarak nasıl dili ve edebiyatın o ana kadar süre gelmişliğini kırdığını belirttikleri nokta akla gelmektedir. Deleuze ve Guattari, Kafka’nın “Baba’ya Mektup” metninden yola çıkarak bu konuyu ele alıp, Max Brod’un, Kafka’nın Ödipal bir analize tabi tutulmasının zafiyet olduğunu ifade etmiş olmasından bahsetmektedirler. Kafka, kendisi için psikanaliz yolu ile yapılan her tespitin çok öncesinde, kendisi bu tespit denen sınırlamaların farkındadır. İlhan Durusel’in eserinde Kafka adına yazdığı metin, hem Kafka’nın mektuplarına atıf yapmakta hem de şu yerinde soruyu sorarak, belki de Kafka’nın farkındalığının farkında olmayan ve psikanaliz ile yazarı çözümlemeye çalışan kişilere göz kırpmaktadır: “Yoksa ben adına kandırılıyor muyum?”[11]

            Durusel’in-modernist yazarların ortak bir niteliği-dil üzerine düşünen ve dili kendine sorun edinen bir yazar olduğu aşikârdır. Ancak Yavaş Ateş isimli kitabındaki metinleri, minör edebiyat kapsamında değerlendirmek olası mıdır? Deleuze ve Guattari’nin, Kafka üzerinde belirlenimde bulundukları minör edebiyat kavramının unsurlarını şu şekildedir; azınlığın çoğunluğun dilinde yaptığı edebiyat, yazına dâhil olan her unsurun siyasi olması, her unsurun kollektif bir nitelik barındırması. Bir diğer deyişle, dilin yersizyurtsuzlaştırılması, bireyselin dolaysız-siyasal olana bağlanması ve sözcelemin kollektif olarak düzenlenmesidir.[12]

            Her ne kadar Durusel’in Yavaş Ateş’ i, tam anlamıyla, bütün kıstasları ile minör edebiyata dâhil edilemeyecek olsa da ona yaklaşmaktadır. Benim için bu çerçeveye yaklaştığı noktalar ise hem dili kullanışı hem de metinlerini mektup formuna yakın bir biçimde düzenlemiş olmasıdır.

Durusel Yavaş Ateş’te, dünyasına nüfus etmek istediği belli başlı yazarları seçerek onların ağzından kaleme alınmış mektupları metinleştirilmiş; dahası bu mektupları o yazarlar tarafından imzalanmış gibi göstermiştir. Burada minör edebiyat çerçevesinde bakıldığında Durusel sözcelem öznesi ve sözce öznesini çeşitlendirmektedir. Özellikle metinleri mektup şekline öykünür biçimde düzenlemesi bunu düşündürtmektedir. Keza Ali Akay, Deleuze ve Guattari’nin “Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin” eseri dâhilinde, sözcelem öznesi kavramını, düşünürlerin Kafka’nın mektupları tahlilleri doğrultusunda açıklarken, bunun mektubu yazan kişinin ifade formuna denk düştüğünü, sözce öznesi kavramının ise mektubun anlattığı içerik formuna denk düştüğünü ifade edecektir.[13] Yani; minör edebiyatın unsurlarından olan, sözcelemin kollektifleşmesi derken metnin içeriğinin değil; yazan kişinin ifade formunun kollektifleşmesinden bahsedilmektedir. Mektuplar aracılığıyla yazar, yer değiştirmeden bir yer değiştirme yaşar, gitmektense mektupların yollanması tercih edilir.[14] Durusel ise burada bambaşka bir mektup formu yakalamaya çalışırken hem sözcelem hem de sözce öznesi ile oynayarak, mektup şeklindeki düzenleme ile kendi yazmamamışçasına kendi yazmış, mektupları yollama olanaksızlığı karşısında yine de onları yollamış gibidir. Ele aldığı yazarlara saygı duruşunda mı bulunuyor, içeriği mi biçemi mi önceliyor, yoksa ölümlülüğe karşı edebiyatla mı direniyor? İşte bu soruların hepsi onda iç içe geçmiş gibidir. O zaman bu içiçe geçmişlik bir kaçış olarak edebiyata sığınmak olarak adlandırılabilir mi? Kanımca bu sorunun yanıtı olumsuz olacaktır. Tam tersine yazar burada kaçış çizgilerinin farkında olarak, kaçmadığı halde kaçtığı yanılsamasını yaratmakta; farkında değilmişçesine farkında olmanın, tek boyuta indirgenmenin yaratacağı kısırlığı çeşitlendirmekte; kendi gerçekliğine ve dünyevi olmasının sonsuz sonluluğunu kabullenmeye ilişkin bir duruş sunmakta ve bunu bir zayıflık ve yenilgi olmaktan ziyade insan olmanın sınırlılığına bağlamaktadır. Benim için Durusel’in Yavaş Ateş’inde öne çıkan paylaşımdır. Yaşamak, paylaşmaya ilişkindir; duyguları, düşünceleri, benzerlikleri, farklılıkları, anlaşmaları, ‘anlaşmamaları’, yaşanmışlıkları, yaşanamamışlıkları ve benzer ikilemleri paylaşmaya ilişkindir. Ölüm ise paylaşılamayan sonluluğun, sonsuz bir biçimde sonlanmasıdır. Ancak ölü olanın da yaşam gibi tek bir hali ve şekli yoktur; ölüm, beyin ölümünden yani biyolojik anlamda ölmüş olmaktan ötedir. Canlılık, yaşam ve ölüm ikilik olarak okunamaz. Ölüm pekala; bir eyleyememe, paylaşamama, ifade edememe hali olarak da hayata, yaşama dâhil olabilir. Durusel’in metinleri, yazıyı, yaşam ve ölümü biyolojik anlamlarından çok daha geniş bir biçimde alarak yaşanmışlığa, hayata, canlılığa iliştirmektedir. Yine en başta bahsettiğimiz edebiyatın evrenselliğine dönecek olursak; insan hayatı en temelinde her türlü zorunluluğundan azade olarak yaşanmışlıklardan ibarettir. Ve de bunların barındırdığı anlamdan. Kimsenin yaşamı kimseden daha çok yaşanmışlık içermez. Herkesin yaşamı kendi yaşanmışlığı ve herkesin yaşanmışlığı kendi zorunluluğu ve belirlenimleri derecesinde benzer düzeyde yaşanmışlık olarak eş düzeyde değerlidir. Durusel’in dili, seçtiği yazarlardan bağımsız olarak, insanın sadece insan olmasından; sonlu, sınırlı olduğunu kabullenmesi ile sonsuzluğa dokunmasının getirdiği bir arılık halini yansıtan ve sonsuz kere çeşitlendirilebilme olanağına sahip bir niteliğe sahip. Düzyazısının, şiirsel olduğu belirlemesine yatkın olma yanılgısı böylece ortaya çıkıyor belki de. Kabullenmenin, tahammülün ve dinginliğin insan ruhu açısından şiirsel bir ezgisi olabilir. Ne de olsa şiirselliği ahenkle; dolayısıyla erinç ve/veya huzurla denk düşürmenin indirgemeci niteliği insan olma haline pek de uzak değil. Ancak sanat hiçbir zaman yalnızca ahenkten ibaret değildir ve huzur da seyrek olarak kabullenme ile birlikte başlar; esasen huzur değişime inanabilmek ve ona ilişkin adım atabilmekle, mücadeleyle belki yer yer tahammülle ilişkilidir.

Deluze ve Guattari, Kafka’nın kullandığı metaforları kendisini edebiyatta en çok umutsuzluğa düşüren pek çok nedenden biri olarak ifade etmesinden yola çıkarak “Kafka, her türlü metaforu, simgeciliği ve anlamlandırmayı da, her türlü adlandırma gibi, bilinçli olarak öldürür. Metamorfoz (dönüşüm), metaforun karşıtıdır. Artık ne gerçek anlam ne de mecazi anlam vardır, yalnızca sözcük yelpazesinde hallerin dağılımı vardır” demektedirler.[15] Bu noktada Durusel’in ele aldığımız eseri dil ve şekil açısından kalıplara meydan okuyan bu duruşu akla getirmektedir. Durusel’in duruşu Kafka’nın duruşuna ile benzerlik göstermektedir; ancak biçimi farklıdır. Durusel, biyolojik çerçevede yaşıyor ya da ölmüş olmaktan sıyrılıp kendisinin yazmış olması ya da başkasının yazmış olması ile topyekûn hiç yazmamış olmanın aralığını görerek;  anlamsızlaşmaya, adlandırma çabası içinde olmaksızın anlam vererek bir pencere aralamakta sözcelem öznesi olarak ortaklıklara bir nevi kollektif nitelik atfederek kendini önemsemeksizin-ama yine de kaçmayarak-ideolojik olana, çoğunluğa, alışılmışlığa ve dikte edilene karşı gelmekte; yeniliğe, erince yüzünü dönmektedir.

Bu noktada son olarak Durusel’in diline değinmekte fayda var. Daha öncede Barthes doğrultusunda ideolojik olan dilin çeşitlendirmeye açık olmadığı ve hüküm içerir şekilde kurulduğunu, ideolojinin bunu istdediğini ifade etmiştik. Minör edebiyatta anlam, içerikten önce gelir.[16] Yazı ve yaşam birbirinden ayrı değildir ve yazmak asla bir kaçış değildir. Mektuplar bize yaşanmışlığı, roman ve öykü yazılmışlığı anımsatır ama bu durum asla bu kadar keskin çizgilerle ayrılabilecek bir durum değildir. Bütünlüklü bir yapıtın kesintiler ve sona erdirilemeyenlerle ortaya çıkmış olabileceğini, bir yazarın poetikasını buna yaklaştırabileceğini aklımızda bulundurmamız gerekir. Durusel, yaşam ile ölüm arasında geçen bir ömrü, ölüme öykünerek değil, yaşamı şenleyerek bize ifade eder. Sonluluğu sonsuzluk içinde çınlatarak, sonsuzluğu sonlulukla kabullenip ama aynı şekilde sınırlı olduğumuz hakikatini kutsayarak.

 

 

Kaynakça:

  • İlhan Durusel, Yavaş Ateş, “Uygun Adım Bir Gölgenin Peşinde”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016.
  • Gilles Deleuze-Felix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Işık Ergüden, Dedalus Yayınları, İstanbul, 2015.
  • Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi-Yeni Eleştirel Denemeler, “Şiirsel Bir Düzyazı Var Mıdır?”, çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yayınları.
  • Roland Barthes, Yazı ve Yorum, “Metnin Tadı”, çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 4. Baskı, 2015.

*Kitap-lık, Eylül-Ekim 2016, Sayı:187’de yayımlanmıştır. S.47-51.

 [1]  Gilles Deleuze-Felix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Işık Ergüden, Dedalus Yayınları, İstanbul, 2015, s.39. (Minör Edebiyat).

[2] Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi-Yeni Eleştirel Denemeler, “Şiirsel Bir Düzyazı Var Mıdır?”, çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2016, s. 38 (Yazının Sıfır Derecesi).

[3] Yazının Sıfır Derecesi, s. 39.

[4] Yazının Sıfır Derecesi, s. 43.

[5] Yazının Sıfır Derecesi, s. 39.

[6] Roland Barthes, Yazı ve Yorum, “Metnin Tadı”, çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 4. Baskı, 2015, s. 158. (Metnin Tadı).

[7] Metnin Tadı, s. 158.

[8] Metnin Tadı, s. 159.

[9] Metnin Tadı, s. 160.

[10] Metnin Tadı, s. 161.

[11] İlhan Durusel, Yavaş Ateş, “Uygun Adım Bir Gölgenin Peşinde”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016, s. 39.

[12] Minör Edebiyat, s. 49.

[13] Minör Edebiyat, s. 11.

[14] Minör Edebiyat, s. 11.

[15] Minör Edebiyat, s. 56.

[16] Minör Edebiyat, s. 92.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, İkarus ya da Beşir Fuat

 Çevrimdışı İstanbul Temmuz-Ağustos 2016 sayısından yayımlanan yazım.(s.83-90) Aynı zamanda Gülsoy’un internet sitesinden de metne ulaşılabilir.

Murat Gülsoy, iyi sanat yapıtı üzerine ahkâm kesmenin insanı haksız çıkarma ihtimaline değinerek, iyi bir sanat yapıtının etkilemesi gerekliliğinin altını çizip, edebiyatın insanın kendi karanlığına yaptığı bir yolculuk olduğunu ifade etmiştir (Gülsoy). Kendisinin üretmiş olduğu işlerine bakıldığında da “karanlığa yapılan yolculuk” izleği kendini çok net bir şekilde göstermektedir. Murat Gülsoy, Türk Edebiyatı’nın modernist yazarları arasında sağlam bir yerde durmakta ve üretmektedir. Arayışını ve karanlığını kelimelerle deşer, cevap vermektense sorularla okuyucusunu baş başa bırakır. Bu sebeple bir noktada oturup Beşir Fuat (1852-1887) üzerine düşünmüş ve yazmış olmasının hiç de tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Hatta Beşir Fuat üzerine, fen bilimlerinde de yetkin olan bir kişi olarak roman yazmaya en uygun günümüz yazarı kendisi olabilir.

Murat Gülsoy tarihi roman yazmayı dil anlamında sorunlu bulduğunu, bu sebeple bu romanına kadar tarihi roman yazmaktan çekindiğini ifade etse de, romanı Fransızca yazılmış mektuplardan yakın tarihte yapılmış çeviri şeklinde kurgulayarak endişesini bertaraf etmiş olmalı. Gülsoy’un kurmaca ve meta kurmacaya hâkim olduğu bilinen bir gerçek. Her ne kadar tarihi romandaki dilin problemli olduğu düşüncesi ile birebir örtüşmese de modernist bir yazar olan Gülsoy’un genel olarak yazınında dil ve kurguyu kendine mesele edinmesi anlaşılabilir. Theodor W. Adorno, James Joyce gibi modern yazarların dil ile uğraşmaya başlamalarının son derece anlaşılır olduğunu çünkü röportaj ve özellikle sinemanın, öykücülüğün yerini aldığını, bu sebeple modern yazarların dil ile uğraşmaya yöneldiklerini belirtmiştir.(Adorno, 41)

Aslında üzerine yazmak için Gülsoy’un bu romanını seçmem, Tanzimat dönemi ve devamındaki batılılaşma süreci olarak adlandırılan dönem ve Tanzimat Edebiyatına ilişkin meraklanmam ve okuma yapmam yüzünden diyebilirim. Bence ve birçok başka kişilerce de ülkemizin bugünkü dinamiklerini anlayabilmek için Tanzimat Dönemi ve devamı sürece bakılması elzemdir. Beşir Fuat ise Tanzimat Edebiyatçıları arasında ayrıksı bir yerde durmaktadır. Kendisi için batılılaşma diye adlandırılabilecek olan süreçte gelişen edebiyatta epistemolojiyi sorunsallaştıran ilk edebiyatçı dersek yerinde olur. Ayrıca yine bu dönem edebiyatçıları arasındaki en trajik kişidir. Jale Parla, Beşir Fuat için Ikarus[1] benzetmesi yapmıştır. Her ne kadar Murat Gülsoy’un romanı kurmaca olsa da, dönemine ilişkin gerçeklikler üzerine kurgulandığı ve Gülsoy’un dönemi iyi çalışmış olduğu yadsınamaz. Bu yazıda Gülsoy’un romanı üzerinden Tanzimat Dönemi ve devamındaki batılılaşma süreci, Tanzimat Edebiyatı ve epistemolojisini örtüştürerek irdelemeye çalışacağım.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Beşir Fuat’ın Fransız metresinden olan Fuat isimli oğlunun, 1908’deki gelişmeleri bir gazete için yazmak üzere İstanbul seyahati yaptığı esnada yazdığı mektupların, sahaflara ilgilenen bir avukat tarafından bulunup dilimize çevirilmesi şeklinde kurgulanmış, mektup formunda ilerleyen bir roman. Gülsoy’un iddiasız gibi görünen ancak incelikli bir şekilde son derece ustaca kurgulanmış romanının o dönemin ruhunu aktarmayı başarmış olduğunu düşünüyorum. Walter Benjamin, Klee’nin Angelus Novus adlı meleğinin bakışlarını diktiği şeyden uzaklaşmak isteyen bir görünüşü olduğunu ifade eder ve tarihin meleğini bu melekle benzetir. Tarihin meleği sanki cennetten gelen fırtına ile yerine çivilenmişçesine herkesin olaylar zinciri gördüğü yerde ayaklarına fırlatılan tek bir felaket görür.  Cennetten gelen fırtına ile hareketsiz kaldığından gördüklerini ne kadar düzeltmek istese de düzeltemez. Fırtına onu arkasından geleceğe iter ve bizim ilerleme dediğimiz işte bu fırtınadır. (Benjamin, 42) Bu mektupları çeviren avukatın ruh halinin de tarihin meleğinden pek farklı olduğunu düşünmüyorum. Elinden mektupları çevirmek dışında bir şey gelmeyen, geleceğe gitmeye kaderli, yerine çivilenmiş, yüzünü geçmişe dönmüş bir melek gibi.

Beşir Fuat’ı, kendi annesinin paranoya sonucu intihar etmesi onu çok etkilemiştir. Pozitivist ve materyalist düşünce yapısı sebebiyle annesindeki ruhsal bozukluğu irsi olduğu kanısı onda yer etmiş,  delirme korkuları ile boğuşarak sonunda intihar etmiştir. Yine bu pozitivist ve materyalist düşünce yapısının tezahürü olarak intiharını detaylı olarak kaleme almıştır. Roman kahramanımız oğul Fuat’ı da babası Beşir Fuat’ın intihar etmiş olması oldukça fazla etkiler. Aynı babası gibi intihar eden birinin çocuğu olmanın dehşetine düşer:

“… Ama intihar etmiş bir adamın oğlu olmak çok korkunç Alex! İntihar etmek hem katil hem de kurban olmak. Kuyruğunu yutan bir yılan! Kendi kendini yiyen lanetli bir hilkat garibesi. Niçin başkaları gibi olmadığımı şimdi daha iyi anlıyorum Alex. Bende, hayatımda, düşüncemde, hayallerimde, içinde bulunduğum dünyada ters olan şeyin ne olduğunu sonunda anladım. Ama bilmek lanetin ta kendisiymiş meğer.” (Gülsoy, 2014: 218)

Tanzimat edebiyatı ve epistemolojisinden bahsetmek gerektiğinde Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar adlı kitabından bahsetmemenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Parla, Tanzimat Romanlarının her ne kadar batı romanını örnek almış olsa bile, yöntem olarak aslında bu roman türüne yaklaşamadığını örneklerle göstererek belirtir. Kitabında, Tanzimat Romanının epistemolojisine değinirken Beşir Fuat için ayrı bir bölüm bile kaleme almıştır. (Parla, 2014: 111) [2]Genel olarak Tanzimat romanı kendini üstün gören ve mutlak gerçekliğe sahip olduğunu düşünen Tanzimat Edebiyatçılarının ders verme niteliğinde yazdığı, yanlışı, doğruyu, ahlakı din çerçevesinde ve dine bağlı olarak işlediği mutlak metinlerdir. Bu mutlak metinlerin alegorik olması da kaçınılmazdır:

“Nerval’ın sözlerini içimden tekrarlıyordum : “Doğu herhangi bir şeyden hiçbir zaman kuşkulanmaz, orada her şey mümkündür.” (Gülsoy, 2014: 139)

Beşir Fuat’ın batının bilgi kuramını benimsemeden Batılılaşma olamayacağı düşüncesi ancak bu benimsemenin sonucunda dinin de dâhil olmak üzere tüm değerlerin gözden geçirilmesi gerekliliğinin ortaya çıkacak olması (Parla, 2014: 111-121) onu diğerleri ile karşı karşıya getirmiştir. Yine herkesin okuduğu aydınlardan farklı olarak Voltaire’e (Voltaire’in bilimsel ve eleştirel düşünce şeklini diğer Tanzimat edebiyatçıları özellikle din söz konusu olduğunda kabul etmiyorlardı)[3] yönelmesi Ahmet Midhat’ın eleştiri oklarını kendisine çevrilmesine sebebiyet vermiştir. (Parla, 2014: 115-119)

Romanda, Mısır Çarsısındaki Mösyö Arakel’in dükkânında Hamdi Bey, oğul Fuat’a “Çok değerli bir filozoftu babanız. Ona çok haksızlık ettiler. Bir bilim mistiğiydi. Onu hiç anlamadılar. Vasiyetine bile saygı göstermediler…”  der. (Gülsoy, 2014: 230)

Beşir Fuat’a karşı duran, onu anlamayan ve hırpalamaya çalışanlara karşı Hamdi Bey’in hayıflanması yersiz değildir. Keza Ahmet Midhat, biyografisinde, Beşir Fuat’ı İslam Kültürünün Batı karşısındaki üstünlüğünden emin, didaktik bir şekilde yazmış olduğu romanlarındaki, Batı etkisi altında kalan ve babanın yokluğunda iyi bir eğitim alamadığından kendini taşıyamayan savruk kahramanlarına benzeterek betimler. (Parla, 2014: 115) Necmiye Alpay, edebiyat ve pozitivizmi ele aldığı yazısında, günümüzde kuşku bileşenini dışlayan mutlak pozitivizminin, bilimsel dogmaları mutlak gerçeklik diye önümüze sunmasının pozitivizmin aslı ile uyuşmadığını belirttikten sonra, Beşir Fuat’ın nasıl bir pozitivist olduğunu sorgulayıp, onun kendisi ile aynı çağda yaşayan batılı pozitivistlerle aynı dönemde bu yöntemi düşündüğünü, yaşasa mutlak pozitivizmi benimseyip benimsemeyeceğini bilemediğini yine de Beşir Fuat’ın yapısına bakıldığında onun kuşkucu yanının kolay yolu seçmesine engel olacağını ifade etmiştir. (Alpay, 2010: 155-160) Beşir Fuat’ın kuşkuculuğu onu her şeyi bildiği yanılsamasında olan Tanzimat edebiyatçılarının karşısında sorgulayan ve arayışta olan biri olarak yalnızlaştırmıştır.

Tanzimat Edebiyatı ile alevlenen doğululuk-batılılık ikilemi, bunun getirdiği kimlik sorunu Modern Edebiyatımızın da önemli izleklerindendir. Doğu-Batı arasında kalmışlık ve bunun açmazları modern edebiyatımızda da sıkça işlenip modern yazarlarca Tanzimat Edebiyatçılarından farklı olarak sorgulanan, gerginliği romana yansıtılan bir konu olmuştur. Murat Gülsoy, doğu-batı izleğinin gerginliğini romanlarına taşıyan modern edebiyatçılar kanonuna eklenebilecek bir yazardır. (Kendisi bu durumu ne kadar kabul eder ya da hoşnut olur mu bilemiyorum.)

“Doğuluları hakir gören bu adama hak ettiği dersi vermeliydim… Parisien modasına uygun giyinmiş, akıcı ve aksansız Fransızca konuşan bu genç adam bir Türk! Olacak şey değil.” (Gülsoy, 2014: 24-25)

Daha önce de bahsettiğimiz gibi Batıya karşı mutlak bir üstünlüğün olduğu düşüncesi Tanzimat Edebiyatçılarının işlediği ve okuyucuya da işlemeye çalıştıkları bir düşünce yapısı olsa da Nurdan Gürbilek konuyu başka bir boyutu ile de ele almıştır. Harold Bloom’un “etkilenme endişesi” (Kaldı ki Jale Parla da “Babalar ve Oğullar” isimli eserinde aynı kavrama değinmektedir) kavramından yola çıkarak ilk romanlardaki züppe bolluğundan bahsetmiştir. Züppeyi örneklendirmek için ilk akla gelen Ahmet Midhat ‘ın Felatun Bey’le Rakım Efendi romanındaki Felatun Bey karakteridir. Ahmet Midhat, Rakım Efendi’yi romana gönül serinliği vermek adına yerleştirmiştir. Bu karakter kalem efendisidir, Felatun Bey gibi kendini kaybetmemiş, batıyı doğru okuyup Osmanlı terbiyesini korumuştur. Bunun dışında aynı dönemde yazılan başkaca romanlardaki züppe karakterler; moda düşkünü, kibirli, telkine açık ve şıklıkla meftunluğun birleştiği kadınsı karakterler olarak sunulmuştur. Aslında dönemin yazarlarının kendilerinin yabancı bir türle uğraşmaları –roman yabancı bir türdür-, varlıklarını Avrupalılaşmaya ve batılılaşmaya borçlu olmaları, onları etkilenmeye açık, ayrıcalıklı bir zümre halinde getirmekte ve onların züppelikle suçlanma ihtimalini doğurmaktadır. Bu durum da onlarda içsel bir çatışmaya sebebiyet vermiştir. İşte bu sebeple belki “züppe olan ben değilim” dercesine mübalağalı züppe karakterlerle bu çatışmanın üzerinden gelinmeye çalışılması söz konusudur. Yine dönemin yazarlarının çatışmalarını eserlerine yansıtmaktan imtina etmeleri, eserlerinin modern roman olabilmesinin önündeki en büyük engeldir. Bir başka ikincil endişeleri de kadınlaşma endişesidir. Etkileyen değil etkilenen olma ve bu durumun eril olma ve dişil olma üzerinden okunması. Dönemin eserleri batı uygarlığının yarattığı kültürel travma kadar cinsel belirsizleşmeye yazarlarca verilmeye çalışılan bir cevap olarak okunmaya da açıktır. (Alpay, 2010: 155-160) Bu noktada Gülsoy’un yukarıdaki alıntısı aslında o dönemdeki söz konusu gerilimi son derece yalın bir dille bize aktarmaktadır.

“Mesele sadece bir despotun gitmesi değildir. Hamit öyle ya da böyle gidecek, son günlerini yaşıyor. Eğer halk hürriyete hazır değilse, bir despot gider başkası gelir. Şimdi beni düşündüren asıl bu tehlikedir. Ne yazık ki bunu ne Avrupalılar ne de Osmanlılar anlıyor.” (Gülsoy, 2014: 45)

İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı isimli kitabında Tanzimat dönemini tanımlarken hüzünlü ve buhranlı bir atmosferde başlayıp devam eden bir dönem demekte ve ülkemizin halen bu gelişmenin sancılarını çektiğini ifade etmektedir. (Ortaylı, 2006: 199) Yine Ortaylı’nın söz konusu eserinde, bir batılılaşma hareketinin olduğu ama batılılaşmanın uzman kadrolar eliyle değil daha çok günü kurtarmak amacıyla yöneticilerce pragmatik bir temelde yapıldığı belirtilmiştir. Ve pek tabi ki böyle bir gidişatta batılılaşma hareketlerin bütün dinamiklerinin ne yönetici kadrolar ne de halk tarafından içselleştirilebildiğinin dile getirilmesi mümkün değildir. Aynı zamanda batılılaşma, Osmanlı’da onun coğrafyasını, toplumunu ve dilini öğrenmeyen düşman bir kesim yaratırken, yine bunları bilmeyen ancak bilmemezliği temelli hayranlık duyan başka bir kesimi de etkisi altına almıştır. Bu bilgisizliğe rağmen söz konusu batı uygarlığına temelsiz hayranlığı Sir Mark Skyes: “Yarı pişmiş Frenk eğitiminin sonuçları üzücü olmaktadır.” şeklinde dile getirir.[4] Bilgi eksikliği ile bir batı hayranlığını Ortaylı, muhafazakârların ölçüsüz karşı çıkışları kadar anlamsız bulmaktadır. (Ortaylı, 2006: 29-30) Yine her ne kadar cemaat mantığından sıyrılmaya başlandı ise de bireyleşme konusunda gelişmelere paralel kaygan bir zemin söz konusu olduğundan hürriyet talep etmekte, mücadele vermekte zayıf kalan bir halkın varlığı hiç de şaşırtıcı değildir. Olmamış, oldurulamamış temellendirilememiş batılılaşma hareketleri ile kendine yer bulmayan çalışan kişilerin olduğu bir toplumda, bir despotun gidip onun yerini bir başka despotun alması çok şaşırtıcı olmasa gerek.

“ ‘… O Galata Köprüsü’nün üzerinde yetmiş iki milletten insan birbirini kucaklayıp dans ediyor. Rum Ermeni’yle kucaklaşıyor, Müslüman Hristiyan’a kardeşim diyor. Eşitlik, Kardeşlik, Hürriyet, Adalet diye bağırarak insanlar senelerdir tepelerine çöreklenmiş sultandan kurtuluşlarını kutluyorlar.’ Anlattıkları hakikat miydi? Mümkün müydü bu insanların birbirini kucaklamaları? ” (Gülsoy, 2014: 54)

Tanzimat dönemi ve batılılaşma hareketleri sürecinde her dinden tebaaya eşit haklar sağlanması için düzenlemelere gidilmiş olsa da bu düzenlemeler tabi ki istenilen düzeyde sonuçlar doğuran düzenlemeler olmamıştır. (Ortaylı, 2006: 93) Bu hakların verilmesinin sebebi, zihniyetin bu yönde evrilmiş olmasından çok, Osmanlının içerisinde bulunduğu çalkantıların bu şekilde düzenlemeler olmaksızın durulmayacağına olan inançtan kaynaklanır. (Ortaylı, 2006: 100)[5] Bahsi geçen düzenlemelerin istenilen kaynaşma ve durulmayı sağlamadığı da açıktır. Bu biraz belki dönemin aydınlarının, dönemi ve gelişmeleri tam anlamıyla düzgün okuyamamasından, biraz da belirli değişimlerin önünü almanın mümkün olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’nin Fuat’ının duyduklarına kolayca ikna olmaması ve “olması mümkün değilmiş” hissi içerisinde durumu sorgulaması anlaşılabilir

.

“Belli başlı gazeteciler de eşlik etmek için gelmişlerdi. Mesela, İkdam adlı gazete çıkaran Ahmet Cevdet Bey’le tanıştım. Otuz-kırk bin günlük tiraja sahip epeyce mühim bir gazeteymiş.” (Gülsoy, 2014: 66-67)

Osmanlı ile aynı anda Batılılaşan Japonya yazı dilini sadeleştirerek okuma yazma oranını %40’a çıkarmıştır. O esnada Osmanlı’da ise hükümet gazete çıkarmayı kendi edim ve eylemlerine destekçi bulmak için teşvik etmiş hatta bedava dağıtmıştır. Bu kırılma noktası gazeteciliğin düşün hayatı ve siyasal yaşantımızda yönlendirici bir unsur olduğunun anlaşılması için önemlidir. Kitabın yaygın olmadığı bir yerde gazete ve gazetecilik yükselerek yeni bir toplumsal odak olmuştur. (Ortaylı, 2006: 195) Gülsoy kitabında bahsettiği gazeteyi, ülkemizde kutlanan Basın Bayramı’na atıfla ve gazetenin sahibini sansür memurlarını defetmiş olması sebebiyle saygı duyulan bir kişi olarak hikâyeleştirmiştir. Gülsoy’un okuma yazma ve kitabın yaygın olmadığı o dönemde, düşün ve siyaset hayatında ağırlık kazanan ve haber almak kadar bilgi kaynağı olduğu yanılsamısı ile yükselen gazete ve gazeteciliğe ve bunun günümüzü de aynı şekilde etkiliyor olmasına dikkat çekmek istediğinden mi kurmacasına bu detayı eklediği bilinmez. Ancak bu belirlemesi böyle bir okuma için de okuyucuya kapı aralamaktadır.

“Asıl sana anlatmam gereken buranın yaşayışı, buradaki olaylar. Anayasanın yeniden yürürlüğe konulması hakiki bir ihtilal tesiri yapmış, öncelikle bunu söylemem lazım. Sokaklarda, çarşıda, kahvede dolaşırken bunu hissetmemek mümkün değil.” (Gülsoy, 2014: 97)

Ortaylı, Osmanlı anayasal hareketinin küçük bir grup tarafından yapıldığını ve hazırlanan taslağın despotizme dönüşmeye çok yatkın olduğunu belirterek, o zamandan başlayarak günümüze dek uzanan bir “anayasa romantizmi” olduğunu ifade eder. Ayrıca yılların aslında bunu çürüttüğünü de ekler yine de yasa değişikliklerinin az da olsa gelişmelere kapı açtığını yadsımak mümkün değildir. (Ortaylı, 2006: 268) Ancak pragmatik ruhla yapılan düzenlemelerin o zaman da günümüzde de beklenen değişimi getirmediği açıktır. Gülsoy kitabında işte bu “anayasa romantizmini” kendi kelimeleriyle bize sunmuştur. Her anayasa değişikliği bizde bir heyecana tekabül ettiğini söylersek çok da yanlış bir şey söylemiş olmayız. Hep pozitivizmin o iki ucu keskin sırtında gidip gelirken, hayal kırıklığı ve despotizm arasında sıkışma hali ülkemiz için halen geçerlidir. O zamandan bu zamana belki de halen bu “anayasa romantizmini” sürdürüyor olmamız bizi hayal kırıklıkları ve despotizm arasına sıkıştırmıştır. Belki değişmenin, değişimin tek yolu anayasa değildir.

 “Doğrusu kulağa hoş gelmekle birlikte, Osmanlı bin senelik alışkanlıklarını kolayca değiştirebilir mi? Sabahattin Bey’in konuştuğu fesli bıyıklı kalabalığa baktım, çoğu hak verircesine kafalarını sallayarak dinliyorlardı ama kafalarının içindeki kemikleşmiş düşünceden kurtulmaları mümkün müydü?” (Gülsoy, 2014: 127)

Tanzimat ve devamında ilerici olan bir sürü gelişme uygulamada despotluk şeklinde kendini göstermiştir. Ne kadar değişim istense de yüzyıllarca süren despotizm geleneğinden sıyrılmak o kadar da kolay değildir.  Osmanlı’nın Batılılaşma döneminde işkence ve zor kullanma yasaklandığı halde valiler Babıali yöneticilerine memurların halka sopa attığı ve zor kullandıklarını haber veriyorlar, tutuklananlara işkence haberleri yine Babıali yöneticilerine iletiliyor; bu durum Babıali müfettişlerince sorgulandığı halde bu ve benzer uygulamalar durmaksızın devam ediyordu. (Ortaylı, 2006: 95)   Geçiş döneminin bu garabet hali günümüzde de yenilikçi yasama faaliyetleri ile despotik uygulamaların ikili bir dansı olarak devam etmektedir. (Ortaylı, 2006: 95) O sebeple kemikleşmiş düşüncelerin değişip değişmeyeceğinin sorgulanması çok yerindedir. Aynı topraklarda, yüzyılların alışkanlığıyla, kültürel birikimiyle yaşamaktayız. Resmi tarihi istediğimiz ve gönlümüzce tekrar tekrar yazalım, eğer ki gerçeklikle örtüşmüyorsa, resmi tarih yazbozdan yorgun, tozla kaplı bir kara tahtadır.

“ “Padişahım çoban isteriz, çobansız sürü olmaz!” diye bağırmışlar. Sultan perdenin ardından şöyle bir görününce yatışmışlar. Ama vaziyet bu! Başına çoban isteyenlerle hürriyet için canını tehlikeye atanlar aynı şehirde yaşıyor.” (Gülsoy, 2014: 145)

Her ne kadar dönem itibari ile belirli zümrelerde bir özgürlük havası hakim olsa da, bu zümreye dahil olan kişilerin sayısının sınırlı olduğunu ve çoğunluğun yüzyılların getirdiği imparatorluk kültürünü, tebaa anlayışını bırakarak bir anda batılılaşmanın değerlerini benimsediğini düşünmek en kibar biçimiyle bir safdillik halidir. Kaldı ki Tanzimat yöneticileri, aydınları ve edebiyatçıları da batılılaşma hareketine en yakından eklemlenen kişiler olmalarına rağmen oldukça muhafazakâr yapıda insanlardır. Ahmet Mithad ve Beşir Fuat arasındaki zıtlaşmalar kadar, Tanzimat yöneticileri arasında da batılılaşmaya ilişkin gerilim ve bunun getirdiği entrikalar eksik değildir. Böyle bir iklimde halkın da bir anda bütün yenilikleri içselleştirmesinin beklenmesi söz konusu olamaz.

“Geniş Asya steplerini muhayyelinizde canlandırın. İnsanı kaderci yapan sert bir iklim… Böyle bir hayat içinde, çetin tabiat şartlarında hayat mücadelesi verirken insanın kabilesine tam manasıyla itimat etmesi gerekir. O sebepten Türklerde reise biat her şeyden önde gelir. Cemaatin dışında kalmak ölümle aynı manaya gelir… Şimdi yeniden kabuk değiştirme zamanı geldi; çünkü bu elbiseler artık dar geliyor. Şimdi medeni Avrupa’nın tesirine girdik.” (Gülsoy, 2014: 175)

Tanzimat döneminin, batılılaşma sürecinin yalnızca dramlarla, çalkantılarla dolu bir dönem olarak algılamak tam anlamıyla doğru olmayacaktır. Bu dönem çıkmaza girmiş bir imparatorluğun çözüm arama sürecinde içten içe ağır ağır kaynadığı dönemdir. Önlenemez bir çözülmeye ilerlenmesine rağmen dönem, karanlığın yanında aydınlığı da taşıyan Ortaylı’nın deyimiyle “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”dır. (Ortaylı, 2006: 31) Bu dönemde yapılan batılılaşma hareketleri zorunluluklardan doğmuştur ve otokratik bir yapıya sahiptir. (Ortaylı, 2006: 32)  Otokratik rejimler, totaliter rejimlerden farklı olarak yönetim kademeleri arasında belirli bir bağımsızlığın olduğu, halkın can ve mal güvenliğinin bir noktaya kadar önemsendiği ancak siyasal katılım, siyasi özgürlük ve denetim mekanizmalarının olmayıp bürokrasilerin güçlendiği rejimlerdir. (Ortaylı, 2006: 40)Issızlığın ortasında dâhil olmazsa dışarıda kalıp öleceğini düşünen kaderci zihinler derken Gülsoy belki hiç birimizin farkında olmadığı kemikleşmiş bir refleksten bahsetmektedir. Gülsoy’un dediğine başka bir yerden yaklaşalım. Yıllardır üzerinde yaşadığımız bu topraklar, hep bir kabuk değiştirme isteği ile o kabuğu değiştirememenin getirdiği hayal kırıklıkları arasında gidip gelirken, bizler bu ülkenin ıssız olduğunu kanıksamış ve itaat etmemizin hayatta kalmamızı sağlayacak tek yol olduğunu bilinç düzeyinde reddetsek de içten içe kanıksamış olabiliriz. Belki Gülsoy bu dediğini yalnızca o dönem için değil, bu ülkenin günümüze dek süregelen tüm süreçlerine ithafen yazmıştır. Ya da belki de ben yazarın bu belirlemesini böyle yorumlamak istedim.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde kitabı, Tanzimat dönemi ve batılılaşmanın arzuları, rüyaları ve sancıları içerisinde, trajik bir döneminin trajik bir kahramanı olan Beşir Fuat’ın oğlunun çeviri mektupları aracılığıyla gezinmemizi sağlamaktadır. Bu sebeple romanın isminin de çok iyi düşünülmüş olduğunu belirtmek gerekir; aydınlığı ile karanlığı, hayaller ve hayaletleri -gölgeleri- bünyesinde, tıpkı geçtiği dönemin atmosferi gibi barındırdığından.

KAYNAKÇA

  • Alpay, Necmiye, 2010. “Pozitivizm ve Edebiyat: Birkaç Değini”, Dipnot Dergisi, Pozitivizm Sayısı, Ekim-Kasım-Aralık 2010, Sayı 3.
  • Adorno, Theodor W., 2015. Edebiyat Yazıları, ç Sabir Yücesoy – Orhan Koçak, Metis Eleştiri Serisi 7, 4. Basım, Metis Yayınları, İstanbul.
  • Benjamin, Walter, 2014. Pasajlar, Tarih Kavramı Üzerine, ç Ahmet Cemal, Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi, Yapı Kredi Yayınları, 11. Baskı, İstanbul.
  • Gülsoy, Murat, 2014. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Can Yayınları, 1. Baskı, İstanbul.
  • Gülsoy, Murat, 2016. https://muratgulsoy.wordpress.com/2016/02/14/edebiyat-insanin-karanliga-dogru-yaptigi-bir-yolculuktur/.
  • Gürbilek, Nurdan, 2014. Kör Ayna Kayıp Şark, Metis Yayınları, 4. Basım, İstanbul.
  • Ortaylı, İlber, 2006. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Alkım Yayınevi, 25. Baskı, İstanbul.
  • Parla, Jale, 2014. Babalar ve Oğullar-Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul.

[2] Jale Parla, Babalar ve Oğullar-Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri,” Güneşe Uzanan Oğul”, İletişim Yayınları, 14. Baskı, 2014, İstanbul, s. 111-121. (Parla)

[3] Voltaire’in bilimsel ve eleştirel düşünce şeklini diğer Tanzimat edebiyatçıları özellikle din söz konusu olduğunda kabul etmiyorlardı. (Parla, s. 115)

[4] İlber Ortaylı, Jale Parla ve Nurdan Gürbilek’ten farklı olarak Ahmet Midhat’ın Felatun Bey ve Rakım Efendi kitabının, bu bilgi olmaksızın körü körüne batı hayranlığı bulunan kişileri hicveden bir kitap olarak belirtmiştir. Ancak o da bu yazarların toplum öğretmenliğine giriştiğini ve kendilerine bu misyonu biçtiklerini ifade etmiştir. Tabi kendisinin uzmanlığının tarih, Parla ve Gürbilek’in uzmanlıklarının edebiyat olduğu düşünüldüğünde aynı esere farklı açılardan yaklaşıyor olmaları da son derece doğaldır.

[5] Ortaylı, s. 100.

 

THOMAS BERNHARD’IN ESKİ USTALAR’I, TINTORETTO’NUN BEYAZ SAKALLI ADAM’I ve DEVLET İNSANI-Artcivic

…Yazının devamında Latimer’in kurduğu bağlantılardan bahsederek, bunun haricinde Reger’ın “Devlet İnsanı” olarak parodileştirdiği insanlık durumunu, Althusser’in İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları eseri ile değerlendirmeye çalışıp, bunu takiben kurguda Bernhard’ın vurguladığı kitsch kavramına değineceğim. Son olarak çok kısa bir şekilde Spinoza ve Nietzsche’nin bilgeliğe yaklaşımlarını bahsedip, samimiyet/münzevilik/ritüel gerginliği ekseninde Eski Ustalar kitabının protagonisti Reger’ın konumunu sorgulayacağım…

Devamı Artcivic’de.