Category Archives: kendime not

Saf Yasaklama Olarak Hukuk

Agamben, Kafka’nın dünyasında hukukun en güçlü olduğu durumun emretmediği saf yasaklama olduğu hal olduğunu ifade eder. Derrida’ya da atıf yaparak açık kapıdan girememe halinden, açık olanın açılmasının ontolojik imkansızlığından bahsedip  bunun mümkün olmamasından bahsederek Kafka üzerinden bunu detaylandırır. Devamında:

“Kant’ın bugün içinde bulunduğumuz çağın kitlesel toplulukları ve büyük totaliter devletlerinin karşılaştığı bir durumu yaklaşık iki yüz yıl öncesinden ve yüce bir ahlak duygusu altında nasıl betimleyebilediği hayret vericidir. Çünkü, anlamı olmadan yürürlükte olan bir hukuk altında yaşanan bir hayat, istisna durumunda yaşanan bir hayata benziyor; burada, en masum bir jest ya da en küçük bir unutkanlık bile en olmadık sonuçlar doğurabilir. İşte Kafka’nın betimlediği hayat tam da budur: Burada hukuk içerikten yoksun olmasının karşılığında hayatı her tarafından kuşatmıştır ve yanlışlıkla çalacağımız bir kapı sizi sonu gelmez mahkeme celselerine taşıyabilir.” tespitinde bulunur. (s. 66-69)

Kutsal İnsan-Giorgio Agamben-Ayrıntı Yayınları-2. Baskı

Advertisements

Totalitarizmin Doğası Üzerine-Hannah Arendt

Hannah Arendt’in “Formasyon, Sürgün, Totalitarizm Anlama Denemeleri” kitabında “Totalitarizmin Doğası” üzerine makalesi bugünlerde tekrar tekrar okunması gereken yazılardan biri olabilir. Söz konusu makale üç bölümden oluşur ancak burada bahsetmek istediğim ve alıntı yapacağım kısım ilk iki bölümle ilgili. Makalenin üçüncü bölümü kabaca totaliterizm terör ikilisini ve ideolojilerin tehlikelerini açarak, dikkat çekmekte. Makalenin ilk bölümünde özellikle Montesquieu ele alınarak (Kant’tan da bahsedilmiş olsa da bu yine Montesquie ekseninde) onun yurttaş-insan ayırımına eleştirel bir bakış geliştirilmiş yine totaliterizm üzerine açıklamada bulunulmadan, Montesquie üzerinden cumhuriyet, monarşi ve tiranlık yönetim biçimleri tartışılmıştır. Arendt için, diktötörlük, totalitarizm, tiranlık hepsi ayrı şeylere işaret eder. İkinci bölümde ise ayrı bir bölüm ve yönetim biçimi olarak totaliterizm ele alınmıştır. Bu bölümde totaliter yönetimin pozitif hukukun yoksaydığı ölçüde hukukdışı olma sorununu Tarih ya da Doğa yasalarını tam bir keyfiyetle icra ettiğini bu şekilde aslında daha güçlü bir meşruiyet kazandırdığını ifade edilmektedir. Bu şekilde tekil bir insan yaratma iddiaları için de kendine meşruiyet kazandırır bu yönetimler. Keza Stalin Rusya’sı tarihsel olarak işçi sınıfı iktidarının ve yönetiminin olması gerektiğini iddia ederek bir tek tipleştirmeye gider, Nazi Almayanası ise doğa yasalarına dayanarak daha Darwinci bir eksende tek tipleştirmeye gider.

Makaleden yapacağım alıntı makalenin ilk bölümünde tiranlığa ilişkin bir bölüm:

“… Tiranlık esinleyici eylem ilkesi olan korku, esas itibariyle, yapayalnız kaldığımzı durumlarda yaşadığımız kaygı ile ilintilidir. Bu kaygı, eşitliğin diğer yüzünü gözler önüne serer ve dünyayı kendi eşitlerimizle paylaşma hazzına karşı gelir. Kendi gücümüzü (tam anlamıyla kendimizin olan güç miktarı) realize etmek için gerek duyduğumuz bağımlılık ve karşılıklı bağımlılık, tam bir yalnızlığa gömülüp insanın tek başına hiçbir güce sahip olmadığını, fakat üstün bir güç karşısında hep ezilip hüsrana uğradığı anladığımız anda, bir ümitsizlik kaynağı haline gelir… Erdem, diğer insanlarla birlikte olmanın verdiği mutluluk karşısında ödediği bedelden, yani sınırlı bir güce sahip olmaktan mutludur; korku ise, her ne sebepten olursa olsun “uyumlu biçimde davranmayı” reddeden kişilerin kendi bireysel çaresizlikleri karşısında duydukları ümitsizliktir. Bu çaresizlik duygusuyla başa çıkmayan bir erdem, bir eşit güç sevgisi yoktur, çünkü eyleme* başvurmadığı takdirde tam bir çaresizliğe sürüklenmeyecek yaşam yoktur. Bir eylem ilkesi olarak korku, bir açıdan çelişkilidir, çünkü korku, eylemin imkansızlığı karşısında duyulan ümitsizliktir. Erdem ve onur ilkelerinden ayrı olarak korku kendi kendini aşan bir güce sahip değildir ve dolayısıyla anti-politiktir. Bir eylem ilkesi olarak korku ancak ve ancak yıkıcı ya da Montesquieu’nun deyişi ile kendi kendini yozlaştırıcı olabilir. Dolayısıyla tiranlık, kendi yıkımının tohumlarını içinde taşıyan biricik yönetim biçimidir.”

Arendt-Formasyon, Sürgün, Totalarizm-Totalarizmin Doğası Üzerine-Dipnot Yayınları- s. 461.

*Arendt’te insanın dolaysız yaşama bağlandığı üç asli durum vardır: Emek-İş-Eylem. Eylem, bunlardan en önemlisidir. Çünkü burada çoğulculuk ve insan değil insanların barlığı kabul edilir ve bu şekilde siyasi yapılar kurulur muhfaza edilir tarihin koşulları yaratılır. Konuya ilişkin Biyopolitika-Cilt 1-Nota Bene yayınları sayfa 249 devamı makaleye bakılabilir.

Kendime Not-Kadın Kadının Kurdu Mudur?

Her ne kadar, her konuya feminizm diye girmenin bir noktada kısırlaştırıcı olduğunu düşünsem de Hande Öğüt’ün Psikeart’ın Mayıs-Haziran 2016 sayısını görünce yazmadan edemedim. Kendini Pro-feminist gösteren çok erkek tanıdım ama hepsi yine de sen biraz öne çıkıyorsan diğer öne çıkan kadınlarla ilişkini “O seni çekemiyor”, “Seni rakip olarak görüyor”,”Sana öyle bir bakıyor ki sanki seni yiyecek”, ” Seni kıskanıyor bence”, “Sen onu kıskanıyorsun bence”, “Bence birbirinizden hoşlanmadınız bir gerildiniz” ve benzeri şekilde demeçlerle tanımlamının saçmalığından imtina edememesini, bu ilişkileri bu şekilde yönelendirmeye çalışmaktan kendini almamasını ayrıca bunu son derece kendi pro-feminizm dediği garabetin içinde görmesi yersizliğine binaen kısaca bir not düşmek istedim. Bu açıkçası doğrudan kadını öteleyen dilden çok daha tehlikeli. Bu durum, bu bireylerin tahakküm aşkını çok daha fazla açığa çıkaran, seni de olayları analiz edemeyecek kadar kendini kadın rekabetini kaptırmış biri olarak gördüğünü açığa çıkaran, en kötü ihtimal kültürlü geçinen eril bireyin hırs ve kıskançlıkları teşvik ederek kendince görüşü bulandırarak kendini güvene almaya çalışarak tahakkümünü sürdürmeye çalışmasının acınası halidir. Yönetme arzusudur; dolayısıyla her yönetme arzusunu gibi vasatlıktır.

O zaman Hande Öğüt’ten gelsin:

“Patriarkanın ve kapitalizmin kadını kadına karşı kılarak, her alanda kadınlar arasında bir ayrımcılık üretip beslediğini çoktan idrak etmiş olmasaydım, yanımdaki kadına, evet yarışı kazanmış rakibim olarak bakabilir, bir kaybeden olarak kendimi kötü hissedebilirdim. Sonraki derslerde onunla ve diğer kazanacak olanlarla yarışır, açıklarını kollar, bundan faydalanır, sinir olur, enerjimi tüketirdim…

Bu sistemde kadınlar çok alanda erkeklerle rekabet etmeye mecbur ve hevesli kılınırken bir yandan da hemcinsleriyle yarış halinde olmaya koşullanır. Dini ve siyasi patriarkanın, kültürün, kurumların, kanunların, erkeklerin kadına karşı şiddet bir yana, patriarka kadınlar arasında doğabilecek dostluğu ve kızkardeşliği, bu dişil güç birliğini önleyebilmek adına kendimizi ve hemcinslerimizi sevmemizi engeller, biz kadınları birbirine karşı oynar, rakip kılar, hiyerarşik, sınıfsal ve toplumsal ayrımcılıklara, hatta düşmanlıklara zemin hazırlar.”

Psikeart-Rekabet-Mayız Haziran 2016-Hande Öğüt-Kadın Kadının Kurdu Mudur?-s. 81, 2016.

 

 

 

 

 

KIYIYA VURAN İNSANLIK – SINIRLARA TOSLAYAN İNSANLIK/ “Kimlik Bedenin Hapishanesidir”

kıyıya vuran insanlık

“” Annem şöyle demişti: “Görüyor musunuz, isterlerse bal gibi düzgün konuşabiliyorlarmış.” İşte böyle hissediyorduk. (Hatta o anda ben bile, bunu inkâr etmeyeceğim, ne de olsa anne ve babalarımızın çocuklarıyız.) Siyahları kabullenmeye hazırdık. Onları kendi cemaatimize kabule hazırdık, tek şartla, normal davranmaları halinde. “” [1]

Geçtiğimiz günlerde Bodrum’da kıyıya vurmuş çocuk bedeni, uzun süredir özellikle ülkemiz genelinde bir kısım kimselerce kimlik- vatandaşlık ekseninde devam ettirilen Suriyeli göçmenlere ilişkin tartışmaları bir nebze de olsa kesintiye uğrattı. Sadece ülkemizde değil Avrupa’da da bu konu ciddi bir ağırlık kazandı ve Avrupa vatandaşları ülke yönetimlerine konuya ilişkin baskı yapmaya başladı. Bu gelişmeler ışığında, Reyda Ergün ve Cemal Bali Akal tarafından derlenen “Kimlik Bedenin Hapishanesidir- Spinoza Üzerine Yazılar ve Söyleşiler” kitabının, yine Reyda Ergün ve Cemal Bali Akal tarafından yazılmış “Kimlik Bedenin Hapishanesidir” makalesini özetleyeceğim. Bunun sebebi, söz konusu makalenin, modernite, ulus-devlet ve bu zihniyet içerisindeki soyutlama ve düalist nüvenin insan haklarını düşünürken, insan haklarını insansızlaştıran bir süreç olduğunu, özellikle göç ve mülteciler söz konusu olduğunda nasıl duvara çarptığını ve bu sebeple modern zihniyetin aşılması gerekliliğini gözler önüne sermesidir. Makalenin paragraflarını numaralandırdım. Makale, birbirini takip eden 22 paragraftan oluşmaktadır. Makalenin konuya ilişkin farklı bir bakış açısı sunduğunu düşündüğüm paragraflarını aşağıda numarası verilerek özetledim:

1- Hukuk modernite içerisinde devlet ile ayrı düşünülemez, devlet hukuku ile güçlenir. Egemenlik, bütünüyle hukuki bir kavram olup, devletin herhangi bir hesap vermesi gerekliliğinin olmadığını gösterir. Bu sebeple devlet hukukuyla durdurulamaz. Eğer hukuk devlet karşısına çıkarılmak isteniyorsa, o zaman modern ötesi bir mantık gereklidir. Bunun söz konusu olması ulus ötesi hukuk odağının ulusal sınırlardaki anlaşmazlıklara müdahale ettiği bir anda söz konusu olabilir. Ulus-devletin egemenlikle birlikte eski anlamını yitirmesi, hukukun evrensel düzlemde düşünülmesi ve devletsiz düşünülebildiği bir andır.

2- Hakları düşünmek modern düşünmektir. Modernite içerisinde haklar devlet dâhilinde korunur. Modernite çerçevesinde haklar, başının devletin çektiği bir sürü soyut kurumla ayrıca kavram ile sözde uyum içerisindedir. Bu nedenle modernite insan haklarının insansızlaştıran bir süreç olarak karşımıza çıkar. Hak ile hak kaynağı olarak kabul edilen varsayımlara yapılan göndermeler ile modern gerçeklik çelişir. Modernite dâhilindeki ulus devlet sorunsallaştırıldığı kadar hak kavramı da sorunsallaştırılıyor.

3- Eğer hakları devlete karşı düşünmek istiyorsak onları aynı zamanda modern hukuka karşı da düşünmemiz gerekmektedir. Bunun içinde düşünsel/bedensel özerklik alanlarının hukuk tarafından düzenlenmediği, yalnızca birbirlerine karşı özerkliklerini koruduğu bir hak/hukuk düzlemi düşüncesini gereksinim duyarız. Örneğin ifade özgürlüğünü müdahale edilemeyecek tekil özerk düşünsel/bedensel bir özgürlük sayarak. Hakları, insanlarla yeniden keşfetmek gerekir. Hakların önünü tıkayan modern zihniyete karşı tekillikler öne çıkarılmalıdır. Bu da insanların sınırsız bedensel/düşünsel ifade aracına dönüşmesine denk gelir.

4- Spinoza demokrasisinden bahsedilmektedir. Mevcut halin buna yaklaşamadığı ifade edilir. Spinoza için insanların kendi farklılıklarını koruyarak tekil bedensel/düşünsel ifade araçları olarak, sınırsızca ve karşılıklı, evrensel ve eksiksiz iletişime geçmeleri gerçek demokrasidir.

5- Bugün artık Zorunlu Göç bizi yeni bir gerçekliği ve hakkı düşünmeye zorlamaktadır. Francisco de Vittoria modernite öncesinde iletişim hakkından bahseder. İletişim Hakkı: 1) Seyahat ve Yerleşme Hakkı, 2) İnanç Yayma Hakkı 3) Ticaret Hakkı’ndan oluşur. Bu üç haktan herhangi birinin yokluğu iletişim hakkının da olmadığı anlamına gelmektedir. Yani yalnızca malların dolaşımda olması, seyahat ve yerleşme hakkı olmadan iletişim hakkı olarak adlandırılamaz. Vittoria’nın kuramı ne bütünü parçalara ayıran ulus-devlet modeline ne de sömürgeciliğe uymamaktadır. Ulusal sınırlar bedenin dolaşımını, düşüncenin dolaşımını, malların dolaşımını sınırlar.

6- Düşünce ve bedenin dolaşımı birbirlerinden radikal olarak ayrılmazlar. Bedeni engelliyorsanız düşüncenin tam anlamı ile özgür olduğunu, düşünceyi engelliyorsanız bedenin tam anlamı ile özgür olduğunun söylemeniz mümkün değildir. Modernitenin en önemli problemlerinden biri budur; sınırlar ilk elden bedensel/düşünsel özerkliği sınırlar. Bu sebeple demokrasi olarak ileri sürülen iletişimsel demokrasinin uzağında kalır ancak sözde bir demokrasi olarak karşımıza çıkar. Saçmalığın, azınlığın, çoğunluğun hâkimiyeti yerine iletişimsel bir kendi kendine düzenlemeyi oturtabilmek için, İletişim Hakkının layıkıyla kullanılabilmesi, egemenlik kavramının yeniden düşünülmesi gerekmektedir.

7- Modern yapılanma egemenliği, demokrasi önünde bir engel olarak dönüştürme tehlikesini beraberinde taşır. Sömürgecilikle dünyaya yayılan merkezler, tek yönlü göndermelerinin karşılığını Göç yiyerek alır. Bu sebeple İletişim Hakkını düşünmeliyiz. Bedenlerin/düşüncelerin sınırsız dolaşıma açılması halini… Demokrasinin ön koşulu bedenlerin/düşüncelerin sınırsız dolaşıma açılmasıdır. Göçmen hakkı denilen şey bedenlerin ve düşüncelerin (ifade özgürlüğünün) sınırsızca kullanılmasından başka bir şey olmayacaktır. 

8- Göç, modern dünyanın kapalılığına kendini bir zorunluluk olarak kabul ettirir. Onları zorlayarak vatandaş olamayan -kimliksiz- kişileri dikkate almaya zorlar. Bu tehdit karşısında modern yapılanma içine kapanmaya yönelir ama aynı zamanda yeni insan yapılarına farklı şekilde yaklaşmaya, geleneksel devlet/birey ilişkisine uygun olmayan özerk alanları düşünme zorunluluğu ortaya çıkar. Düşünülen (ve belki düşünülmesi gereken) etnik, dinsel, cinsel ve tüm diğer kimlikler hariç çıplak insandır. Göçmeler ya da yersiz yurtsuz hakları, iletişim hakkını, sınırsız bedensel/düşünsel özerkliği, “kimliksizliği” düşündürtecek en iyi örneklerdir.

9- Kimlik toplu olana ilişkindir ve denetim kimlik üzerinden sağlanır. (Foucault anımsatılarak “Kimlik bedenin hapishanesidir.” sözüne atıf yapılmıştır.) Foucault için denetim, beden teknikleri ile sağlanır bu durumda bunu aşmanın yolu bedeni sınırsız dolaşıma sokmak değil midir? Ayrıca kimlik toplu olanla ilişkili olduğu için bunu aşmak için tekillikleri göz önüne almak gerekliliğinden bahsetmemiz söz konusu değil midir?

10- Eğer eleştirel bir bakışla haklar tekrar düşünülecekse, reelpolitiği tuzağına düşülmemelidir. Soyutlamayı ve modern kavramları aşmak ve kavramları başka şekilde düşünmek bir gereksinimdir. Modern siyasi-hukuki kavramların kurgusallığını aşan yeni söylemler geliştirilmesi gerekmektedir. Modernitenin armağanı soyutlama ve soyut haklar yerine tekillik çerçevesinde bedensel/düşünsel özerkliğin dâhil olduğu haklar düşünülmelidir. Soyutlamalardan kurtulmak için beden/zihin karşıtlığında kurtulmak gereklidir. Bunun sebebi ise evrensel olduğu iddia edilen hakların acınası bir şekilde sessiz çoğunluğu görmezden gelişi, ulus-devletin mutlak ve tek olmadığını tasavvur edebilmesi. (Ek: Batı’nın temelinde hiyerarşik düalizmler yatan egemen ideolojik geleneği içinde beden kavramının kendisi, ruh ya da zihin-akıl kavramına karşıt bir biçimde oluşturulmuştur. Özellikle Eski Yunan felsefesinden kaynaklanan düşünce geleneği, evreni uzlaşmaz karşıtlıklar halinde kavrar: Aydınlık-karanlık, iyilik-kötülük… Burada önemli olan karşıtlıkların birbirleriyle bir denge ve eşitlik ilişkisi içerisinde değil, hiyerarşik bir ilişki içinde olmaları… [2] Düalizm, hiyerarşiyi beraberinde getirir; düalizm birbirini tamamlayarak bir bütün oluşturan zıtlıkların adı değildir.)

16- Göç, modernitenin kurum ve kavramları ile başa çıkmakta zorlandığı bir olgudur. Haklar        modern    ulus-devlet ile olan yurttaşlık (vatandaşlık) bağı ile tanımlandığında, yalnızca bedensel/düşünsel özerklik dâhilinde insanı -göç edenleri, mülteci sıfatına haiz görülenleri- tanımlamakta yetersiz kalmaktadır. Mülteci statüsü de bu durumun yani klasik modern zihniyetin ulus devletin sınırlarının ve hakların bu bağlamda tanımlanmasının yarattığı çözümsüzlüğü ve yetersizliği ortaya koymaktadır. Yurttaş ve mülteci statülerine sahip olmayan dolayısıyla bu haklardan mugayir kişilerin korunması hali hazırda var olan kurumlarla pek de mümkün değildir. Bu sebeple (Modern zihniyet- Ulus Devlet zihniyeti sebebi ile) Mülteci Hukuku ölü doğmuş bir hukuktur. İşte tam bu nokta mücadele noktasıdır. Hakların moderni zihniyet sebebiyle anlamsızlaştığı yer…

17- Kimlikler, tekilliklerin bedensel/düşünsel özerkliklerini, çeşitliliklerini görmezden gelip, onları genellemelere soyutlamalara hapsederler. Hakların artık yeni bir çerçeve içerisinde modern zihniyet dâhilinde ulus-devletin dayattığı kimlikleri aşar bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir. Kimlik denilen soyutlamaya ve kimliklerin varsayımsal dayanağına gönderme yapmaksızın, insanın hakları ancak bedensel/zihinsel özerklik ve tekilliğini korunarak korunabilir. Bunun aksi bir durumda korunan insan olmaz, modernitenin dayatması ve soyutlamaları çerçevesinde ortaya çıkan kimlikler olur. Hakları yeniden düşünmek istiyorsak soyutlamaya başvurmadan düşünce kapılarının açılması gerekmektedir. Bu sebeple zihin-beden ikililiği, düalizmine karşı bir duruş geliştirmek gereklidir.

19- Yurttaş ya da mülteci sayılmadıkları için bazı insanların düşünsel/bedensel açıdan var olma hakları olmadığı ileri sürülebilir mi? (Bu paragraftan yalnızca bu soru alıntılanmıştır.)

20- Mutlak olmayan ancak mutlak sayılan soyutlamalar için kaç tane tekillik yok sayılabilir? İstisnanın genellemeleri bozmaması zihniyeti daha ne kadar belirleyici olacak? İstisna yerine tekilliği gören bir sosyallik ne zaman mümkün olacak? Nasıl bir zihniyet dönüşümü bunu mümkün kılacak? Yüceltmeden ve yermeden insanı olduğu gibi kabul edip anlamak ne zaman mümkün olacak?

21- İnsana ilişkin önermenin istisnası varsa o önerme genel geçer kabul edilerek kural olarak kabul edilemez. Çünkü bu insanın tekilliğini, bedensel/düşünsel özerkliğinin yok sayılmasına denk düşer. Modernite insana dair istisnaların varlığını bilse dahi kurala varmaktan çekinmemiştir. Erkek olmadığı için kadını, beyaz olmadığı için renkliyi, heterokseksüel olmadığı için eşcinseli, vatandaş olmadığı için göçmeni dışlamıştır.

*Reyda Ergün ve Cemal Bali Akal tarafından derlenen “Kimlik Bedenin Hapishanesidir- Spinoza Üzerine Yazılar ve Söyleşiler” kitabını edinmek ve söz konusu makale ve diğer makale ve söyleşilerin tümünü okumak isteyenler için : http://www.idefix.com/kitap/kimlik-bedenin-hapishanesidir-spinoza-uzerine-yazilar-ve-soylesiler-reyda-ergun/tanim.asp?sid=PUQ2L4U2OB2BWDZ90IGH

[1] Jeffrey Eugenides, Middlesex, Domingo, Mayıs 2015, s. 279

[2] Fatmagül Berktay, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis, 2012, s. 131

by Lal Hitay