Category Archives: okumanın ardından

Giovanni’nin Odası-James Baldwin

cover              Son zamanlarda okuduğum ve okumaktan da son derece keyif aldığım bir kitabın dikkatimi çeken noktalarını kaleme almak istedim.

        James Baldwin’in “Giovanni’nin Odası” sevdiğim ve saygı duyduğum iki arkadaşımın bana ortak hediyesi olan bir roman. İyi ki de böyle bir romanı hediye etmişler. Hem yazarı tanımama hem de keyifli bir okuma yapmama vesile oldular. Bu yazı da aslında romanı okumamın ardından kitaba ilişkin arkadaşlarıma yazdığım e-postanın Türkçesi.  Romanı İngilizce olarak okuduğum için alıntılara yer vermeyeceğim ancak kitabın Türkçe tercümesi YKY tarafından yayımlanmış bulunmakta.

             James Baldwin hem siyahi hem de homoseksüel bir yazar. Yazdıkları, yazdığı dönemde her ne kadar başarılı yapıtlar da olsa eleştirmenler tarafından görmezden gelinmiş çok daha sonraları ses getirmiş.

             James Baldwin’in “Giovanni’nin Odası” varoluşçu tarzda kaleme alınmış bir roman. Romanın ana karakteri, protagonisti David edebiyatta anti-kahraman olarak adlandırdığımız bir karakter. Yazarın eserinde karakterleri derinlikli olarak ele aldığını belirtmek gerekiyor. Bu derinliğe de mekân ve olayları kurgulayışı ayrıca diyalogları çok iyi kullanarak ulaştığını belirtmek lazım. İyi diyalog yazarak karaktere derinlik kazandırmanın incelikli bir yetenek gerektirdiğini de belirtmekte fayda var. Roman, Paris şehrinde geçmekte ki yazar burada yine çok sevdiğim bir tarzı benimseyerek şehri de romanın bir karakteri olarak kullanmış.

                Roman, David’in Giovanni ve Hella ile olan ilişkileri ekseninde örülmüş bir kurgu. Romanın ana teması kimlik ancak kimlik sorunu ağırlıklı olarak cinsel yönelim bağlamında ele alınmışsa da aynı zamanda milli kimlik ile kimlik meselesi derinleştirilmiş. Romanı asıl sürükleyen karakterler David ve Giovanni homoseksüel eğilimleri olması haricinde Paris’de yaşayan bir Amerikalı ve bir İtalyan. Sınıfsal aidiyetlere ilişkin de yazar belirli olay kurgusundaki detaylar ekseninde okura bazı hususları gösterse de bu boyuta daha az derinlikli değinilmiş ki bence bu da isabetli bir seçim olmuş. Bir yazarın asıl olarak vurgulamak istediklerini vurgulayabilmesi için yazını içinde hangi unsurları tutup hangi unsurları elemesi gerektiğini bilmesi ve karar vermesi onun eserinin edebi yalınlığı ve vuruculuğu için önemli bir gereklilik. Kimi yazarlar bütün kusurluluğu ve kalabalıklığı ile vurucu olmayı hatta edebi olarak çıtayı aşmaya becerse de bu istisna bir durum.

                Edebiyat söz konusu olduğundan yorum yaparken psikanalizden kaçınmaya çalışıyorum çünkü bu tip yorumlar incelikli ve kavramsal olarak kullanılmadığı zamanlarda haddini aşan bir boyuta geçebiliyor özellikle yazınından yola çıkarak yazar psikanalize tabi tutulduğunda. Yine aynı şekilde bu tip yorumlar heteronormatif bir vurguyu da beraberinde getiriyor. Yine de Baldwin’in söz konusu romanı özelinde az da olsa psikanalatik bir iki kelam etmek istiyorum. Özellikle oda ve odaların kurguda kullanımı ve olayların bu mekânlardaki kurgulanışı dikkate alındığında odanın rahim ile benzer şekilde kullanıldığını ifade etmek mümkün. Özellikle Giovanni’nin odasında geçirdikleri zamanda David ve Giovanni’nin toplumun baskıları ve yargıları olmaksızın güvenli bir şekilde birlikte vakit geçirdikleri alenen görülmekte. Ve yine David kendi ile gerçekliği ile yüzleşmeye en çok bu odada yaklaşıyor. Yine David özelinde kitabın giriş kısmında çocukluğuna dair anlatılan ve gösterilen öğelere bakıldığında eksik, dengesiz ve aksayan bir baba figürü görsek de anne figürünün olmaması dikkati çekiyor bu sebeple de odayı bir rahim olarak yorumlamanın hatalı olmayacağı kanısındayım. Yine oda ve rahim ikililiği ve değinilenler ekseninde Otto Rank’in “Doğum Travması” –Freud her ne kadar karşı çıkmış olsa da- aslında yaşanılan her travmanın temelinde doğum travması olduğunu ifade ediyor. Romanda David’in anne figürünün yokluğu ve David’in hikâyesi bana Otto Rank’in teorisini anımsattı.

                “Gitmek” de kitabın temalarının arasında. “Gitmek” temasının yazar tarafından kullanılması durumunu Tezer Özlü’nün aynı temayı kullanma haline benzettim. “Gitmek” teması her iki yazar tarafından olunan yer ve mekânların kısıtlaması, daraltması ve olunan yerde mutsuz olmak sebepli olarak bir çıkış olarak kullanılmakta. Bu tema Baldwin’in “Giovanni’nin Odası” ekseninde David’in durmaksızın bir inkâr halinde olması, kendinden de kaçması ve kendine yakalanmamaya çalışması halini vurgulamak için gayet yerinde bir tercih.

                Yine kabul edilsin ya da edilmesin toplumun onayı bir gerçeklik ve her birey için de belirli bir ölçüye kadar gereklilik. Bazı insanlar için belki diğerlerine göre daha fazla. David karakteri için de istisnai bir durum söz konusu değil. Halen de neye evrildiğini tam kestiremediğimiz burjuva toplumunun yavan muhafazakâr ve kısıtlayıcı belirlenimlerini ahlak ve erdem olarak dayattığı toplumsallığın hâkimiyeti söz konusu. Bu konuya ilişkin kitabın en başlarında yazarın yaptığı tespit romanı okuma isteğini arttırıyor. Yazar aynı zamanda “kendini kandırmanın” ve “inkârın” başlı başına bütün kurguya yayılacağını da aynı tespit ile okura belirtiyor.

                Kitabın kırılma noktası –bunu takiben bütün kurgu, David ve Giovanni çözülüyor- David ve Giovanni’nin hararetli konuşmalarını takiben David’in kendi ile yüzleşmeye yaklaşıp bunu farketmesi ve Giovanni’nin buna sebep olduğu düşüncesi ile onu bu yüzden hem çok sevdiğini ve hem nefret ettiğinin ifade edilmesi.

                Kitabın sevmediğim bölümü ise sonuç kısmı. Eleştirim yazarın kitabı sonlandırmak için tercih ettiği olay ve duruma ilişkin değil ancak David’in inkâr içinde olduğunu ve kendine yalan söylediğini kendisinin ifade etmesi. Zaten bütün bir kitap bu şekilde devam ettiği ve yazar bunu dengeli bir şekilde hem çok güzel anlatıp hem çok güzel bir şekilde gösterdiği için David’in kendisinin bunu ifade etmesi bende hayal kırıklığı yarattı ayrıca kitabın edebi anlamda vuruculuğunu da azalttı. Belki de alenen söylenmemesi gereken tek unsur bu inkâr ve kendinden kaçma durumuydu. Murat Belge’nin İletişim Yayınları’ndan yayımlanan “Yazıcı Bartleby” kitabı için yazdığı Sonsöz’de de benim bahsettiğim bu fazladan, gerekesiz açıklamaların kitabın vuruculuğu ve edebi etkisini azalttığı belirlemesini Melville’in “Yazıcı Bartleby”nin sonlandırmasına ilişkin belirtilmiş. Bu nokta da Belge ile aynı fikirdeyim. Söz konusu itirafı “Giovanni’nin Odası”nın son kısmında David ‘in ağzından duymamayı tercih ederdim.

                Yine de keyifli bir okumaydı. Baldwin’in kitabı tavsiye edilir.

Advertisements

Ay ve Şenlik Ateşleri-Seni İçime Gömdüm

Art arda okuduğum çok hoşuma giden incecik, incelikli ve arı dili ile etkileyici iki kitap. Biri Cesare Pavese’nin “Ay ve Şenlik Ateşleri” diğer Andrew Jolly’nin “Seni İçime Gömdüm”ü. Kitapları birlikte ele almamın sebebi ise ikisinde de bir doğup büyünülen kasabaya dönüş, doğa ile içiçelik ve ikisinin de  yakılan bir kadınla kapanış yapması.

ay-ve-senlik-atesi

Pavese’nin “Ay ve Şenlik Ateşleri” otobiyografik yanları da olan bir kitap. Amerika’da belirli varlık edinerek köyüne dönen bir karakterin dünü, bugünü, köyün geçmişi ve şimdiki hali, yaşananlar ve yaşanmışlıklar arasında karakterle birlikte bizde yolculuk yapıyoruz. Dupduru bir dil, vurucu hikâyelerin eşleşmesi ile kaleme alınmış harika bir roman. Dönüp yeniden okuma isteğini de uyandıracak romanlardan. Bir daha bugünlerdeki gibi kar sebebi ile eve kapanıp da tanıdık ama iyi bir şey okumak istersem battaniyem ve sıcak içeceğime eşlik etmesi için aklıma gelecek kitaplardan biri. Roman çok kişisel hikâyelerden oluşuyor gibi görünse de toplumsal değerlere, toplumun o zamanki haline, politik iklimine de değinmekte. Ancak bu gibi etmenler hikâyeye çok iyi yedirilmiş bu sebeple rahatsız etmiyor. Zaten aksi bir durum olduğunda ben şahsen o roman ya da hikâyenin iyi yazıldığını ifade edemem. Bir Pazar günü evde kalıp iyi bir şeyler okuyayım deniyorsa akılda tutulmasında fayda var kitabın.

“Babanlarla dükkânda yaptığımız konuşmayı anımsıyor musun? Daha o günlerde baban bilgisizlerin hep bilgisiz kalacaklarını, çünkü gücün, insanların bilgisiz kalmasında çıkarı olanların ellerinde, hükümetin, kara cüppelilerin, sermaye sahiplerinin ellerinde olacağını söylerdi… Burada, Mora’da bir şey yoktu, ama askerliğimi yaparken Cenova’nın dar sokaklarını, işyerlerini görünce işverenlerin, sermaye sahiplerinin, askerlerin ne olduklarını anladım… O sırada faşistler vardı, böyle şeyler söylenemezdi… Ama başkaları da vardı.” Cesare Pavese-Ay ve Şenlik Ateşleri-7. Baskı-s. 137- Can Yayınları

seni-icime-gomdum

Andrew Jolly’nin “Seni İçime Gömdüm” adlı romanı ise başta söylediğim noktalar dışında bambaşka bir kitap.  Aşık bir adamın ölen karısına yası, o yası yaşama ve tutmaya çalışışı, tutmakta zorlanması, yasadığı kasabaya aşkı için sırt çevirmesi yine de o kadın öldükten sonra belki bir umut o aşkın kabul görebileceği düşüncesi, toplumun kimlikler üzerinde nasıl bölündüğü ve aslında sevdiğimizi ziyaret edecek bir mezarın bile hiyerarşiler ve kimlik dahilinde belirlemelerden azade olmamasının trajikliğini iyi yansıtan bir roman. Amerikan toplumu ve Kızılderililere yaklaşımına ilişkin eleştirel bir bakışın da hakim olduğunu ifade etmem gerek. Ayrıca doğa ile başkarakterin ilişkisi ve aslında bana göre yaşadığı toplumla yaşadığı mücadelenin doğa ile mücadelesi dâhilinde verilmesi ve doğaya ilişkin tasvirleri çok başarılı buldum. Platonov’un “Can” romanındaki gibi doğanın zorlukları ile topluluğun mücadelesini ve yoksunluğunun yansıtılmasındaki başarı bu kitapta da mevcut. Jolly’nin romanı için ayrıca başarılı bir kurguyla, sade ve duru bir dil ile gayet istenen vuruculuğun sağlandığı da ifade edilmeli. Baş karakterin de sofistike olmaması hali ile de sade dil kullanımı son derece uyumlu. Jolly, çok bilinen veya tanınan bir yazar değil. İki tane kitabı var; bu onlardan biri ve kitapları dışında hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Bu kitap da yine bugünlerdeki kar tatiline benzer evde kalmalara ya da evde huzurlu geçirilecek bir Pazar’a harika eşlik edecek kitaplardan.

“Ateş, döşeğin altındaki tahtaları yalazlamaya başlamıştı. Döndü Kabrero, yürüdü gitti. O anda hiç söylemediği, bir kere bile, eğreltiotlarının yeşil örgüsü altında geçirilen o iki yıl boyunca bir kere bile ağzına almadığı, almak gereğini duymadığı sözcükler geldi aklına. Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm.” Andrew Jolly-Seni İçime Gömdüm-Ayrıntı Yayınları-7. Baskı-s. 124.

Virginia Woolf, Orlando-Okumanın Ardından

orlando-woolf

Bazı yazarların kütüphanede beklemesi iyidir, bu yazarların kitaplarının alınıp bir süre bekletilmesini kitap alma çılgınlığı ile bağdaştıramayacağım. Yeri gelince özlem duyulan yazarlar vardır. Onların edebiyatı dahilinde ortalama sayılacak kitaplarının bile okuma zevki, ortalamanın üzerinde olur genellikle. Herkesin böyle yazarları olduğunu -birden fazla- olduğunu düşünüyorum ve umuyorum. Virginia Woolf benim yukarıda tanımladığım yazarlarımdan biri. Orlando kitabını yeni okuyup bitirdim. Kitaptan yalnızca alıntı yapacağım; bir inceleme yazacak kadar kendime parlak gelebilecek bir düşünce henüz üretmedim, kitabın konusu da zaten yaygın olarak biliniyor:

“Gürültüden sonraki sessizliğin daha derin olması henüz bilimsel olarak doğrulanmamıştır. Ama sevişmenin hemen arkasından gelen yalnızlığın kendini çok fazla hissettirdiğine çoğu kadın yemin edebilir.” s. 146.

“Okuma hastalığı bir kez insanın vücuduna girince onu öyle güçsüz düşürür ki, vücut mürekkep hokkasında yaşayan ve tüy kalemde cerahatlenen öbür belaya kolayca yem olur. Talihsiz kişi yazmaya başlar.” s. 61.

“Aşk, demiştir şair, bir kadının bütün varlığıdır. Masasından yazı yazmakta olan Orlando’ya bir an bakarsak, bu tanıma daha uygun başka bir kadın olmadığını itiraf etmemiz gerekir. Kuşkusuz, o bir kadın, hem de güzel bir kadın, altın çağında bir kadın olduğundan, çok geçmeden böyle yazarmış ve düşünürmüş gibi yapmaktan vazgeçecek, en azından bir av alanı bekçisini düşünmeye başlayacaktır (bir erkeği düşündüğü sürece kadının düşünmesine itiraz eden olmaz). Ve sonra erkeğe bir pusula yazacaktır (pusulalar yazdığı sürece bir kadının yazmasına kimse itiraz etmez) ve pazar gün günbatımında buluşmak üzere randevu verecektir ona, pazar günü günbatımında av alanı bekçisi pencerenin altında ışık çalacaktır -bütün bunlar elbette hayatın malzemesidir ve kurmaca için tek olası konudur. Orlando bunlardan birini mutlaka yapmıştır, değil mi? Heyhat -binlerce kez heyhat, Orlando hiçbirini yapmadı. Öyleyse Orlando’nun sevmekten nasibini almamış bir kötülük canavarı olduğunu itiraf etmeli miyiz? Köpeklere iyi davranıyor, arkadaşlarına sadık kalıyor, açlıktan ölen bir düzine şaire vermediği şey kalmıyor, şiire bayılıyordu. Ama -erkek romancıların betimlediği şekliyle aşkın- ne de olsa onlar tam bir otoritedir aşk konusunda- nezaketle, sadakatle, eli açıklıkla ya da şiirle bir ilgisi yoktur.” s. 211-212.