Category Archives: okumanın ardından

Ay ve Şenlik Ateşleri-Seni İçime Gömdüm

Art arda okuduğum çok hoşuma giden incecik, incelikli ve arı dili ile etkileyici iki kitap. Biri Cesare Pavese’nin “Ay ve Şenlik Ateşleri” diğer Andrew Jolly’nin “Seni İçime Gömdüm”ü. Kitapları birlikte ele almamın sebebi ise ikisinde de bir doğup büyünülen kasabaya dönüş, doğa ile içiçelik ve ikisinin de  yakılan bir kadınla kapanış yapması.

ay-ve-senlik-atesi

Pavese’nin “Ay ve Şenlik Ateşleri” otobiyografik yanları da olan bir kitap. Amerika’da belirli varlık edinerek köyüne dönen bir karakterin dünü, bugünü, köyün geçmişi ve şimdiki hali, yaşananlar ve yaşanmışlıklar arasında karakterle birlikte bizde yolculuk yapıyoruz. Dupduru bir dil, vurucu hikâyelerin eşleşmesi ile kaleme alınmış harika bir roman. Dönüp yeniden okuma isteğini de uyandıracak romanlardan. Bir daha bugünlerdeki gibi kar sebebi ile eve kapanıp da tanıdık ama iyi bir şey okumak istersem battaniyem ve sıcak içeceğime eşlik etmesi için aklıma gelecek kitaplardan biri. Roman çok kişisel hikâyelerden oluşuyor gibi görünse de toplumsal değerlere, toplumun o zamanki haline, politik iklimine de değinmekte. Ancak bu gibi etmenler hikâyeye çok iyi yedirilmiş bu sebeple rahatsız etmiyor. Zaten aksi bir durum olduğunda ben şahsen o roman ya da hikâyenin iyi yazıldığını ifade edemem. Bir Pazar günü evde kalıp iyi bir şeyler okuyayım deniyorsa akılda tutulmasında fayda var kitabın.

“Babanlarla dükkânda yaptığımız konuşmayı anımsıyor musun? Daha o günlerde baban bilgisizlerin hep bilgisiz kalacaklarını, çünkü gücün, insanların bilgisiz kalmasında çıkarı olanların ellerinde, hükümetin, kara cüppelilerin, sermaye sahiplerinin ellerinde olacağını söylerdi… Burada, Mora’da bir şey yoktu, ama askerliğimi yaparken Cenova’nın dar sokaklarını, işyerlerini görünce işverenlerin, sermaye sahiplerinin, askerlerin ne olduklarını anladım… O sırada faşistler vardı, böyle şeyler söylenemezdi… Ama başkaları da vardı.” Cesare Pavese-Ay ve Şenlik Ateşleri-7. Baskı-s. 137- Can Yayınları

seni-icime-gomdum

Andrew Jolly’nin “Seni İçime Gömdüm” adlı romanı ise başta söylediğim noktalar dışında bambaşka bir kitap.  Aşık bir adamın ölen karısına yası, o yası yaşama ve tutmaya çalışışı, tutmakta zorlanması, yasadığı kasabaya aşkı için sırt çevirmesi yine de o kadın öldükten sonra belki bir umut o aşkın kabul görebileceği düşüncesi, toplumun kimlikler üzerinde nasıl bölündüğü ve aslında sevdiğimizi ziyaret edecek bir mezarın bile hiyerarşiler ve kimlik dahilinde belirlemelerden azade olmamasının trajikliğini iyi yansıtan bir roman. Amerikan toplumu ve Kızılderililere yaklaşımına ilişkin eleştirel bir bakışın da hakim olduğunu ifade etmem gerek. Ayrıca doğa ile başkarakterin ilişkisi ve aslında bana göre yaşadığı toplumla yaşadığı mücadelenin doğa ile mücadelesi dâhilinde verilmesi ve doğaya ilişkin tasvirleri çok başarılı buldum. Platonov’un “Can” romanındaki gibi doğanın zorlukları ile topluluğun mücadelesini ve yoksunluğunun yansıtılmasındaki başarı bu kitapta da mevcut. Jolly’nin romanı için ayrıca başarılı bir kurguyla, sade ve duru bir dil ile gayet istenen vuruculuğun sağlandığı da ifade edilmeli. Baş karakterin de sofistike olmaması hali ile de sade dil kullanımı son derece uyumlu. Jolly, çok bilinen veya tanınan bir yazar değil. İki tane kitabı var; bu onlardan biri ve kitapları dışında hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Bu kitap da yine bugünlerdeki kar tatiline benzer evde kalmalara ya da evde huzurlu geçirilecek bir Pazar’a harika eşlik edecek kitaplardan.

“Ateş, döşeğin altındaki tahtaları yalazlamaya başlamıştı. Döndü Kabrero, yürüdü gitti. O anda hiç söylemediği, bir kere bile, eğreltiotlarının yeşil örgüsü altında geçirilen o iki yıl boyunca bir kere bile ağzına almadığı, almak gereğini duymadığı sözcükler geldi aklına. Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm.” Andrew Jolly-Seni İçime Gömdüm-Ayrıntı Yayınları-7. Baskı-s. 124.

Virginia Woolf, Orlando-Okumanın Ardından

orlando-woolf

Bazı yazarların kütüphanede beklemesi iyidir, bu yazarların kitaplarının alınıp bir süre bekletilmesini kitap alma çılgınlığı ile bağdaştıramayacağım. Yeri gelince özlem duyulan yazarlar vardır. Onların edebiyatı dahilinde ortalama sayılacak kitaplarının bile okuma zevki, ortalamanın üzerinde olur genellikle. Herkesin böyle yazarları olduğunu -birden fazla- olduğunu düşünüyorum ve umuyorum. Virginia Woolf benim yukarıda tanımladığım yazarlarımdan biri. Orlando kitabını yeni okuyup bitirdim. Kitaptan yalnızca alıntı yapacağım; bir inceleme yazacak kadar kendime parlak gelebilecek bir düşünce henüz üretmedim, kitabın konusu da zaten yaygın olarak biliniyor:

“Gürültüden sonraki sessizliğin daha derin olması henüz bilimsel olarak doğrulanmamıştır. Ama sevişmenin hemen arkasından gelen yalnızlığın kendini çok fazla hissettirdiğine çoğu kadın yemin edebilir.” s. 146.

“Okuma hastalığı bir kez insanın vücuduna girince onu öyle güçsüz düşürür ki, vücut mürekkep hokkasında yaşayan ve tüy kalemde cerahatlenen öbür belaya kolayca yem olur. Talihsiz kişi yazmaya başlar.” s. 61.

“Aşk, demiştir şair, bir kadının bütün varlığıdır. Masasından yazı yazmakta olan Orlando’ya bir an bakarsak, bu tanıma daha uygun başka bir kadın olmadığını itiraf etmemiz gerekir. Kuşkusuz, o bir kadın, hem de güzel bir kadın, altın çağında bir kadın olduğundan, çok geçmeden böyle yazarmış ve düşünürmüş gibi yapmaktan vazgeçecek, en azından bir av alanı bekçisini düşünmeye başlayacaktır (bir erkeği düşündüğü sürece kadının düşünmesine itiraz eden olmaz). Ve sonra erkeğe bir pusula yazacaktır (pusulalar yazdığı sürece bir kadının yazmasına kimse itiraz etmez) ve pazar gün günbatımında buluşmak üzere randevu verecektir ona, pazar günü günbatımında av alanı bekçisi pencerenin altında ışık çalacaktır -bütün bunlar elbette hayatın malzemesidir ve kurmaca için tek olası konudur. Orlando bunlardan birini mutlaka yapmıştır, değil mi? Heyhat -binlerce kez heyhat, Orlando hiçbirini yapmadı. Öyleyse Orlando’nun sevmekten nasibini almamış bir kötülük canavarı olduğunu itiraf etmeli miyiz? Köpeklere iyi davranıyor, arkadaşlarına sadık kalıyor, açlıktan ölen bir düzine şaire vermediği şey kalmıyor, şiire bayılıyordu. Ama -erkek romancıların betimlediği şekliyle aşkın- ne de olsa onlar tam bir otoritedir aşk konusunda- nezaketle, sadakatle, eli açıklıkla ya da şiirle bir ilgisi yoktur.” s. 211-212.