Category Archives: öykü

Mutlu Burak’ın Öyküsü-Edebiyatist

Edebiyatist Ocak-Şubat 2017, 9. sayısında “Mutlu Burak’ın Öyküsü” yayımlanana öykünün tam metni. (Edebiyatist Ocak-Şubat 2017 S:84-86.)

 

                                                                                                                                                     Pax’a

Mutlu insanların öyküsünü yaz. Mutlu Burak’ın öyküsünü.

Aynı evde yaşamaya başlamalarının ikinci ayında ona hiç sormaksızın Selma, eve kül rengi tekir bir kedi alıp ismini Cingöz koydu. Selma’nın mutluluğu ve kediyi baş tacı etmesi Burak’ın kedi ile birlikte yaşamak istemediğini söylemesini zorlaştırdı. Eve yegâne getirebildiği turuncu berjeri –onu da Selma beğendiği için getirmemiş miydi?- kendine hem tırnak bileme, hem uyuma yeri olarak bellemişti uyuz. Burak, bütün gün uyuyup yalanan, berjerini parçalayan bir pire torbasının baş tacı edilmesini hazmedemedi -baş tacı edilmişti herhalde ki katlanıyordu Selma yoksa neden katlansındı-. Belki söylemek lazımdı, söylemediği birçok şey gibi. Mesela televizyonun yerini sevmediği, hangi yemeği sevdiği, kimlerle görüşmek isteyip istemediği, gömleklerini ütülenmesini istediği gibi. Selma mutsuz olurdu o zaman. Selma’nın mutluluğu her şeyden önemliydi.  Sorardı Selma ona arada – Burak yüzünü düşürmeyecek değildi ya o da insandı- “Rahatsız olduğun bir şey mi var?” diye. “Nereden çıkarıyorsun.” diye geçiştirirdi Burak. Artık kumanda onda değil diye mi yüzü düşerdi yoksa Selma gömleklerini ütülemedi diye mi kızgındı bilinmez. Böyle yapa yapa kumandayı da eline aldı, gömlekleri de ütületmeyi başardı. Ama hala da ilişkileri olması gerektiği gibi değildi. Selma’nın mutluluğu bile tam değildi ona göre. Mutlu görünmeye, olmadık şeylerle kendini mutlu etmeye çalışıyordu. “Mutlu musun?” diye sormalıydı belki ama Burak için aşk konuşmadan anlaşabilmekti.

Mutlu insanların, pürüzsüz ilişkilerinin öyküsünü yaz. Konuşmadan anlaşan aşıkların öyküsünü. 

Cingöz zorlu bir rakipti Burak için. Koltuğunda bile gözü vardı. Akşamları yatak odasının kapısını saatlerce tırmalar kapı açılınca gelir aralarına yatardı. Şafak sökmesine yakın ağıt yakarcasına miyavlardı. Selma yataktan kalkacak olursa Burak “Yat canım sen, ben ilgilenirim.” der Cingöz’e ıslak mamasından verirdi. “Zıkkımlan da kapa çeneni geberesice” diye dişlerinin arasından fısıldanarak söylenirdi. Bu anlarda, tam ağarmamış havanın loş ışığında Burak’ın yüzünü gören ortak tanıdıklar Burak’ın Burak olduğuna inanamazdı. Gözlerini öfke ile belerten, yüzü öfkesinden griye çalan –belki de tam ağarmamış günün sancısının grisiydi- , sarkık ağızlı bu insan; Sevgi’nin mutluluğunu her şeyden çok önceleyen, ilişkisi için her türlü fedakârlığa göğüs geren adam olmazdı. Cingöz’ü zehirlemek işte böyle bir anda aklına düştü. Ancak bunun anlaşılma ve ilişkilerini bitirebilme ihtimalini hesaplayabilecek kadar kendini kontrol edebildi.  Bir şey yapmalıydı ama ne yapmalıydı? Ne yapıp edip bu kediden kurtulmalıydı. Yüksek tınılı miyavlamalarla sabaha karşı uyandığı bir gün yatağa dönmedi. Salona geçip televizyonu açtı. Selma en çok neye kızar diye düşünmeye de televizyonun karşısında sabahı beklerken başladı. Yine o anda ablasının kedisinin, ikisi birlikte yaşarken hayatlarına nasıl dâhil olduğunu anımsadı.

İyi insanların öyküsünü yaz. Sıcak ruhluların. İçi dışı bir güler yüzlü insanların.

Burak’ın ablasının da ikisi üniversitede okurken yaşadıkları eve musallat ettiği, aynı Cingöz gibi uyuz bir kedisi vardı. Yazın kavurucu sıcaklarında Burak kafası yastıkta yanarak uyumaya çalıştığı geceler, uykuya daldığı an kafasının üzerine oturan, kafa ütüleyen ablasının kafa pişiren kedisi. Baş tacı edilen ilk kedi Cingöz değildi. Ablası üniversiteden eve döndüğü, kışın tüm görkemi ve beyazı ile kendini ortaya koyduğu bir gün kucağında bu kedi ile kapıda belirmişti. Düzenine düşkün titiz bir arkadaşı, kedinin yarattığı dağınıklığa dayanamamış, kediyi evden de atamadığından başka bir sahip bakınmış, dağınıklıkla arası oldukça iyi olan ablası, yeni biten ilişkisinin ayrılık acısını da gidermek için can yoldaşı olarak bu kediyi kendine seçmişti. Kedi de, ondan kurtulmak isteyen de doğru zamanda doğru yerdeydi. Ablasının kedisi gerçekten etrafı birbirine katan cinstendi. Ayakkabıları sağa sola iter, dolap kapaklarını açıp içene girer ve orada bulduğu ne var ne yoksa etrafa saçardı. Daha da kafası atarsa uygun bulduğu kumu dışında bir yere pislemekten çekinmezdi. Burak, ablası ile yaşadığı sürece bu kâbus kediyi kavga kıyamet attırmayı başaramadı ve onunla birlikte yaşamak durumunda kaldı.  Bu sefer böyle bir sefalete göz yummamaya kararlıydı. Selma, ablasına benzemiyordu. Yataktan kalktığı gibi yatağı toplar, yemekten kalktığı gibi bulaşığı yıkar, her pazar dip köşe temizlik yapmaktan kendini alamazdı. Dağınıklığa tahammülü yoktu. Cingöz’ün huyunu değiştirme fikri Burak’ın aklına yattı.

 Düşünmeden hareket etmeyen insanların öyküsünü yaz. Hesaplarken herkesin iyiliğini gözetebilenlerin.

Burak sabahları işe giderken, evden Selma ile bir çıkıp bir süre etrafta oyalandıktan sonra eve dönmeye başladı. Kimseye görünmeden eve girmeye çalışmanın sıkıntısı ile elleri terliyor, bu sebeple anahtarı kapıya zar zor sokuyordu. Birkaç kez anahtarlık ıslak ellerinden kayıp paspasın üzerine hafif bir şıkırtı ile düştü. Ancak çıkan ses Burak’a büyük bir bina yerle bir oluyormuşçasına kuvvetli geldi ve bütün apartmanın ayağa kalkacağını sandı. Kalbi göğsünden çıkarcasına attı, gözleri karardı. Yine de yılmadı. Planını uygulayacaktı. Selma ortada olmadan eve girdiği sabahlarda kendince belirlediği dolapların kapısını açarak evden çıktı, Cingöz’ün hünerlerini göstermesini bekledi. Cingöz ablasının kedisinden farklı olarak dağıtmak bir yana herhangi bir dolabın içine girmeye bile tenezzül etmeyerek, eve her döndüklerinde onları turuncu berjere yayılmış uyuklar bir şekilde karşıladı. Dolap kapaklarının açık kalması Selma’nın sinirlerinin bozulmaya başlamasına yetti. Birkaç zaman sonra Burak’a “Şu dolapların kapaklarını açık bırakma!” diye çıkıştı. Burak “Benim böyle bir huyum olmadığını biliyorsun, kediler meraklı olur. Cingöz yapıyor olmasın.” diyerek alttan aldı. Selma’nın “Küçücük hayvan nasıl açsın koca kapağı?” diye sormasının ardından Burak “Peki, inanmıyorsan ne yapabilirim.” diye mahzun bir ifade ile salona ilerleyip, Cingöz’ün kapladığı turuncu berjerine sabit ve donuk bakışlarla baktı, salondaki divanın ucuna ilişti. O akşam Burak, yatak odasının kapısını tam kapamadı. Küçük Cingöz ufak patileri ile yatak odasının kapısını tırmalarken bu sefer kapıyı açmayı becerebildi. Selma, bunun üzerine Burak’tan yalvarırcasına bir sesle özür dileyip kediyi aralarına almadan Burak’a sarılarak uyudu. Yine de Cingöz’ün evdeki hükümranlığı ve yarattığı tehdit son bulmuş değildi. Dolap kapaklarının açık kalması ondan kurtulmak için yeterli olmamıştı. Burak eli büyütmeye karar verdi. Ertesi gün öğle arası işten çıkarak gizlice eve geldi. Her zaman kapağını açtığı dolapların içerisindeki eşyaları dolapların önüne devirdi ve yine hiç kimseye görünmeden evden çıkıyordu ki merdivenlerde apartman görevlisinin sesini işitip panikle eve geri döndü. Hızla salona girdi. Kafasındaki düşüncelerin hızı nefesinin hızı ile yarışmaktaydı. Ne yaptığını bilemeden hızlı hızlı evde turlarken ve düşüncelerinin içinde boğulurken aklına bir anda Selma’nın yakın arkadaşı Volkan geldi. Samimiyetlerinden hiç hoşlanmasa da Selma’nın çok eski arkadaşı olduğundan idare ettiği Volkan. Burak’a göre Selma ile yıllardır yatmaya çalışan ilişkileri için en büyük tehlikelerden olan Volkan.  Burak’ı da sevmediğini söylememiş miydi ortak bir arkadaşlarına. Cingöz Volkan. Burak’ın başı zonklamaya başladı. Kapıyı hafifçe araladı. Apartmanda çıt çıkmıyordu. Sonra bir anda kapıyı kapayarak salona döndü. Selma’nın annesinden kalan camgöbeği rengindeki vazoya gözünü dikti. Sehpaya doğru ilerledi. Bir süre işaret parmağını vazonun ağzında dairesel bir şekilde gezdirdi. Ardından vazoyu durduğu sehpadan aşağı ittirdi -Cingöz’ün birkaç bardak kırmışlığı yok muydu?-  Vazo irili ufaklı parçalar halinde yerdeydi. “Bu da Volkan için olsun” diyerek evi hızlıca terk etti.  Akşam eve döndüklerinde Selma’nın yüzü görülmeye değerdi. Önce korkup, hırsız girdiğini sandı ama bunu gösterir hiçbir kanıt yoktu. Burak ona ablasının kedisinden ilk olarak o gün bahsetti. Selma avaz avaz Cingöz’e bağırmaya başladı. Burak onun hiç bu kadar yüksek bir tonda bağırabileceğini tahmin etmemişti. Selma’nın bütün kanı beynine sıçradı, yüzü al al oldu. Vazonun parçalarını toplarken sinirleri hepten boşalarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Burak hem Selma’yı teselli etti hem de dolapları yerleştirerek kahraman oldu. Dolapları yerleştirirken içinden “Bir kedinin ne kadar sinir bozucu olabileceğini anladın mı Selma? En sonunda anladın sanırım.” diye yarım bir tebessümle kendi kendine söylendi. Selma o akşam yaşananların yorgunluğu ile erkenden uyuyunca, Burak turuncu berjerde pinekleyen kediyi tuttuğu gibi salonun ortasına fırlatıp, koltuğuna kurulup televizyonu açarak gevrek bir sırıtışın eşlik ettiği kısık bir sesle kafasını, salonun ortasında afallamış bir halde kendine gelmeye çalışan Cingöz’e doğru uzatıp “Çok az vaktin kaldı.” diye fısıldadı. Cingöz olanlardan habersiz koltuğundan edilmenin mutsuzluğu ile yatak odasına doğru ilerledi. Kapıyı dakikalarca tırmaladı ama Selma kapıyı açmadı.

Sevmeyi, sevilmeyi bilenlerin öyküsünü yaz. Gününün seyrinden fedakârlık edip fazlasını yapabilenlerin.

Burak planının işlediğini anladığından haftada bir ya da iki –her gün çok dikkat çekici olurdu- öğle yemeklerinde eve gelerek yaptıklarını tekrarladı. Selma her seferinde benzer sinir boşalmaları yaşadı. Burak, bu kedinin Selma’ya ne kadar kötü geldiğini ve ilişkilerini ne kadar olumsuz etkilediğini Selma’ya sakince izah etmeye çalıştı. En başından önlem alınmazsa bu kedi ilişkilerinin sonu olacaktı. “Bu kadar üzülmene değmez verelim gitsin kediyi hasta olacaksın.” diyerek kediyi yollamasını teklif etti Selma’ya. Yine de Selma kediyi verme düşüncesine tam olarak yanaşmadı. Bunun üzerine Burak en son çare olarak bir öğlen eve geldiğinde, dolapları dağıtmasının ardından, kedinin kumunda duran kakalarını –turuncu berjerini hiçbir pislik bulaştırmadan- yatağa ve divana paylaştırdı. Bu Selma için son nokta oldu ve kediyi kışın tüm görkemi ve beyazıyla kendine ortaya koyduğu o gün, birine bile verecek kadar beklemeyi sabredemeden tekmeleyerek sokağa fırlattı.  Kedi gitti. Burak ve Selma’nın aşkı, ilişkisi hiç sekteye uğramadan tam gaz devam etti. Burak mutluydu. Şimdi artık emindi biliyordu ki Selma da tam anlamıyla mutlu olacaktı.

Mutlu insanların öyküsü yazıldı. Mutlu Burak’ın, ideal aşkın, kusursuz ilişkinin öyküsü.

Blogkonuk-Mevsim Yenice Akgün

İlk blogkonuğum Mevsim Yenice Akgün. Kendisi öyküleri ile birçok farklı dergide yayımlanıyor, ödül alıyor ve dikkate değer görülüyor. Altzine’de 2016 yılında yayımlanmış “Böyle” isimli öyküsü ile konuğum olmayı kabul ettiği için çok mutluyum. 

                                                                        BÖYLE

Önce terliklerin gitti evden. Zaten bence tüm bu lanet de onunla başladı.

Sifon tamiri için gelen tesisatçının ayakkabıları patlayan su borusundan sırılsıklam olunca, adama evdeki tek erkek terliğini vermek zorunda kalmıştım. O karmaşanın ardından ayağında terliklerle çekip gitmiş. Günlerce geri isteyip istememeyi düşündüm. Kendi kendime provalar yaptım. Aynanın karşısında “Geçen gün benim evden götürdüğünüz terlikleri geri alabilir miyim? Aslında basit bir terlik evet ama hatırası var,” demek kadar kolay olmadı adamla konuşmak. Telefon açılır açılmaz kapadım her seferinde. Ben böyleyim işte. Nasıl dersen, tam bir tanımım yok kendimi anlatabilmek için. İnsan zaten kendini nasıl tarif etsin değil mi? Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

En kötüsü benim böyle oluşum değil  elbette. Kafamın içinde tahta kuruları gibi gıcırdayan ve beni rahat bırakmayan senaryolarım: Terliklerinin, pos bıyıklı tesisatçının  taraklı ayaklarında nasıl şekil değiştireceğini kurdum kafamda. Hem de defalarca. Önce yavaş yavaş naylon çorap ve terin ekşi kokusu terliğe sinecekti şüphesiz. Sonra üzerindeki deri işlemeli desenleri siline siline, tıpkı bu evdeki varlığın gibi yarım yamalak, varla yok arası belirsiz bir hal alacaktı. Ki en zoru budur bilirsin. Belki de bilmezsin bilmiyorum.  Neyse.

Tesisatçı boş vermiş bir adamdı. Hayatla olan tek bağı, ayağının altındaki zeminmiş gibi ayaklarını sürüye sürüye yürür öyleleri. Terliğin tabanlarının asfaltı öpe öpe aşınıp eriyeceği ve sonunda kağıt gibi kalacağı sahneyi kafamda kaç gece kurdum bir bilsen. Kusursuz bir yok oluş anı. Ve en sonunda bir gün, sen varken de hiçbir zaman doğru dürüst çalışmayan o aptal sifon yine çalışmayacaktı. İçimizi biraz olsun boşaltabilmek için tuvalete bıraktıklarımızı alıp götürmeyi reddedecek, tüm dışkıları gerisin geri evin içine kusacaktı. Hayatımda bir tek bu eksikmiş gibi. Tesisatçıyı çağıracaktım ve o ayağında artık tamamen ona ait olmuş, onun parmaklarının şeklini almış terliklerle bana gelecek, sifonu tamir edip gidecekti. Senin terliğinin gidişiyle başlayan lanet, terliğin tekrar ama bu kez bir başkasının olarak eve dönmesiyle son bulacaktı.

            Öyle olmadı.

Tam tersine git gide her şey daha da karmaşık ve kötü bir hal almaya başladı.

En yakın arkadaşın, bir akşamüstü ansızın evime geldi. Güneş henüz batıyordu. Balkonda oturduk. Ayakları çıplaktı çünkü ona verecek tek terliğim tesisatçıyla gitmişti. Hayatının aşkının ben olmadığımı, biz tanışmadan az evvel onu kaybettiğini anlattı arkadaşın. Ben sustum, o konuştu. Ve giderken verdiği sırrın bedelini arar gibi turladı evi. Oraya buraya bakındı. En sonunda giderken yanına senin güneş gözlüğünü hatıra diye aldı. Oysa güneş o giderken çoktan batmıştı.

 Eşin dostun taziye için sürekli eve geldi. Ben sustukça seni anlattıkları gecelerde durmaksızın içtiler. “Sen içmezsin nasılsa, bunu ben hatıra olarak alıyorum,” diyen eli boş gelip senin şişelerle çıktı evden. Böylece viski ve şarap şişelerin gitti terliklerinin peşinden. Eksilmek böyle böyle oluyormuş. Nasıl deme, böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Aslında evliliğe pek de uyamayan bir mizacının olduğunu anlattı biri. Yurt dışından dönmemizin seni tükettiğini savundu bir diğeri. İçki dolabın tamamen boşaldığında artık gelip giden kimse yoktu eve. Arkadaşların da böyle böyle azalarak gitti.

Onlar bitti ama bilinmezlikler silsilesi devam etti. Yalnız ne yalan söyleyeyim, çok şey varmış hakkında bilmediğim. Psikolog yardımcı olmaya çalıştı. Dedi ki: “İnsanın böyle bir süreçten sonra kendine bile yalan söylemesi gayet doğalmış.” Hangimiz yalan söylüyor bir bilsem…

En iyi bildiğim şey terliklerinin güzel ayaklarında nasıl durduğuymuş ve giden sadece oymuş gibi sürekli bunu düşünürken ben, başka şeyler de eksildi evden.

Bir akşam, birbirinize tip olarak çok benzediğiniz için övündüğün abin uğradı. Nasıl olduğumu merak etmiş. Gören eden yanlış anlar diye çekindiğinden balkonda değil, televizyonun karşısında oturduk. Seninkilere benzeyen ayaklarını görmeye cesaretim olmadığından, “Terliğim yok, ayakkabılarla gir,” dedim, öyle girdi eve. Ben sustum, o konuştu. Annenin beni hiç istemediğini ve senin sürekli benim için onunla kavga ettiğini anlattı. Söyleyecekleri bitince odana girdi. Giysi dolabını karıştırdı. Gömleklerini aldı. Gel zaman git zaman kuzenlerin de birkaç bilinmezlik karşılığında pipo ve plak koleksiyonunu da hatıra olarak aralarında paylaşınca böyle kalıverdi ev. Anlatmaya kelimelerim yok. Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Nerede sakladın onca gizli şeyi? İnsan dolup taşmaz mı bir yerlerden diye hayret ettim. Bir de psikolog dedi ki “Saklayınca olurmuş böyle şeyler zaten. İnsan tuvalet gibi geri tepermiş.”

Arabayla yapılan bir kazada ne geri tepmiş, kim neden yalan söylüyor, tüm bu insanlar ne anlatmaya çalışıyor, hiç bilmiyorum.

En sonunda duvarda, buzdolabının üstünde asılı duran tüm fotoğraflarda bana bakan başka bir adam görmeye başladım ben. Beni öperken başkasını hayal eden, dudakları gülümserken aslında gözleri uzaklara dalan, aile fotoğraflarında bir yabancı gibi beni hep kalabalığın dışına iten bir adam. Cehalet ne güzelmiş, o zaman anladım.

Terlikle başlayan lanet, borcunu ödeyemediğim için bankaya az evvel satılan evle son buldu.

“Bankadan alınan kredilerde, kaza veya hastalık sonucu ölüm durumlarında sigorta bu parayı ödüyor ancak borçlu kişi bilerek canına kast ettiyse sigorta bu parayı ve çekilen krediyi ödemiyor ve karşılamıyor,” diye özetledi avukat durumu. Bir de fren izlerinden bahsetti.

Trafik kazasını intiharla nasıl bağdaştırdıklarını düşünecek gibi oldum ama yapmadım işin doğrusu.

Adliyeden eve dönerken tesisatçının önünden geçtim. Kaybedecek bir şeyim kalmadığından sanırım, kapısında durdum. Heykel gibi kıpırtısız. Dimdik. Bakışlarım ayaklarındaydı. Başını kaldırıp bana baktı.

“Abla senin terlikler bende kaldı, kaç zamandır getireceğim bir fırsat olmadı. Dur getireyim şuraya saklamıştım,” dedi. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu, sendeledim.

Naylon torbada getirdiği terlikleri çıkartıp oracıkta ayağıma geçirdim. İşte tam da böyle, ayaklarımı sürüye sürüye artık benim olmayan bir evin yolunu tutmuşken bitti hikaye. İnsan zaten kalmamış bir şeyi nasıl tarif etsin değil mi? Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Tütsülü Günlerin Bilgeliği

Çevrimdışı İstanbul, Ekim-Kasım-Aralık aylarını kapsayan 4. sayısında yayımlanan öyküm. Sayfa numarası 65-67.

TÜTSÜLÜ GÜNLERİN BİLGELİĞİ

 

“Azgın denizi ardında bırakan

düş gücümün küçük teknesi

dingin sulara girince şişirdi yelkenini:

insan ruhunun arınıp da

Cennete çıkmaya hak ettiği ikinci beldeyi anlatacağım şimdi.”

Dante-İlahi Komedya-Araf

I.

Şeffaf bir torba içerisinde cılız bir öbek siyah saçı bana doğru uzattı. “Bana büyü yapmaya çalışıyor.” diye endişe ile sayıkladı. “Saçmalama, nerede buldun bunu?” diye sordum. “Balkonumda” dedi. “Beni kendisine bağlamaya çalışıyor.” diye ekledi. Gözlerimi devirdim. Daha da söyleyecek neyim var ki?  Fasulyeden nimet mi sanıyorsun kendini deseydim. O zaman kaba, küstah ve duyarsız olurdum. Annemin kemikleri sızlar… Gülümse kızım, huysuz olma uysal ol kızım, derli toplu ol pasaklı olma kızım. Yanlış rahme düşmüşüm ama kim doğru rahme düşmüştür ki? Terlikler, ayakkabılar tersi dönünce hemen düzeltilsin, ev düzenli tütsülensin, bıçak makas gibi kesici aletler doğrudan elden ele verilmesin, verilmek durumunda kalınırsa üzerine ivedilikle tükürülsün. Her gün evi iki su silen kadının kesici delici aletler söz konusu oldu mu tükürük saçmaktan hiç çekinmemesi. Kendisine büyü yapıldığı endişesi sahile doğru yürüdüğümüz süre zarfında geçmeyince “Ya büyü tuttuysa, ya bağlandıysam…” diye sayıklamalarına devam eden fasulyeden nimetime “Büyü tutmuş olamaz, büyünün tutmuş olması için büyü yapıldığının farkında olmaman gerekir, sen büyünün tutmuş olması endişesini duyuyorsun bu bir nebze de olsa farkındalık. Bu da büyünün tutmuş olma ihtimalini ortadan kaldırır.” dedim. Bunları söylememe sebep tütsülü günlerin bende biriktirmiş olduğu bir bilgelik miydi yoksa arada hunharca kapıldığım büyük cümleler kurma gizli arzumun dışa vurumu muydu bilemiyorum ama fasulyeden nimetim duruldu.

Adaçayı tavada pişirildiğinde kesif ve rahatsız edici bir koku – hele ki çokça nazara bol miktarla hücum ediliyorsa- salar. Sanırım nazar kokuya duyarlı, kendisine karşı bu korkunç koku ile mücadele edildiğine göre. Ayakkabılarını, ayakkabılığa koy, hey Allahım birini hanyada birini konyada çıkarmış, Kime diyorum duyuyor musun? Müziğin sesini kıs, Delirtmek mi istiyorsun beni, Müzik de değil ki safi gürültü, Yine o pis yırtık kotu mu giydin? Niye böylesin sen, kime çektin? Evladım, yüzünü yıkarken lavaboya doğru eğil ne olur, ayna batmış yine, Tamam mı kızım, kaç kere söyleyeceğim? Elinde tava ile odaları gezen kadının terliklerinin sesi. Tavanın tüte tüte bütün evi gezmesi. Elemtere fiş kem gözlere şiş.

Sahile vardığımızda hep oturduğumuz banka oturduk. “Bu koya eskiden pembe koy denirmiş. Buradaki resifler koyu pembe cam gibi taşlarla doluymuş. Etrafta yaşayanlar toplayıp satmışlar taşları. Sonra da buradan çekip gitmişler. Yok olan pembeliğin ardını öfkeli bir lacivert almış, sonrasında gözyaşı maviliği sonrası çığırtkan bir turkuaz.” dedim. “Atıyorsun…” dedi. “Evet, atıyorum.” dedim. “Böylesi daha güzel olmadı mı?” diye sordum. “Neye göre daha güzel olmadı mı?” diye sordu. “Bilemedim.” diye cevapladım. “Sıkıcı olduğunun farkında mısın?” dedim. “Evet, belki öyleyimdir…” dedi. “Bak o zaman sen beni daha fazla sıkmadan sana ilerideki balıkçı teknesinin hikâyesini anlatayım” dedim. “Tamam, ama atma.” dedi. “İyi de atsam dahi atıp atmadığımı nereden bileceksin?” diye sordum. “Anlarım ben…” diye cevap verdi. “Hiçbir zaman anlamadın.” dedim. “Ne yani durmaksızın atıyor musun?” diye sordu. “Hayır, anlamadığın atıp atmadığım değil neden arada bunu yaptığım.” diye cevapladım. “Nedenmiş?” dedi. “Söylersem büyüsü kaçar” dedim. “Hadi bölme de teknenin hikâyesini anlatayım.” diye ekledim. “Peki.” dedi. Başını önüne eğip ellerini önünde birleştirdi.

Niye böyle oluyor hep bir şeyleri unutmuşum gibi hissediyorum dedi kendi kendine. Ağır aksak adımlarla arabasına yönelirken ceplerini kontrol etti, anahtarları, cüzdanı, telefonu hepsi üzerindeydi. Erol, garip hissedişini anlamlandıramayarak, gaza bastı. Nereye gittiğini bilmeden bir süre gezindi. Sonra bir anda durdu. Arabayı tam aksi istikamete çevirip evine doğru sürmeye başladı.

Onun apartmanının önünden geçerken bir an duraladı. Ona uğrayıp uğramamak arasında arafta kaldı. Boşlukta asılıymış gibi hissetti. Kapısını çalsa, kapı açılacak, sürtünmesiz ortamda ilerliyormuş gibi onun bedenine ilerleyecek, öpüşecekler, o gülüşleri bol konuşmalar yapacak sonra iki bira açacaklar, ayıp olmasın diye kendisi de bir iki kelam edecek, onun sorduğu sorulara sonuna “…”ların yakışacağı ifadelerle cevap verecek, sevişecekler ve uyuyacaklardı.  Uyurken o, sarılmayı severdi. Erol kendi kendine acaba sarılarak uyumayı sevip sevmediğini sordu. Olabilir diye düşündü yine sonuna “…”nın yakışacağı bir şekilde. Ona uğramayıp eve gitse, bir bira açacak, sonrasında birkaç tane daha içecek, hafif gevşeyip biraz müzik dinleyecekti. Belki bir şeyler okurdu ya da okumazdı kitaplar da sıkıcıydı son zamanlarda. İkinci seçenek aklına daha çok yattı. Zaten bu bir şeyler unutmuş hissi çöreklendiğinden beri hep eve gidip ne unutup unutmadığını kontrol etmek, bir şeyler unutmadığı ortaya çıkarsa niye böyle hissettiğini düşünmek isteğindeydi.

Bahara yakışan hafif serinlikte bir geceydi. Erol ağır adımlarla apartmanına ilerledi, anahtarları cebinden çıkarırken yere düşürdü. Anahtarları almak için eğildiğinde yavru siyah bir kedi gecenin karanlığında parlayan yemyeşil gözleri ile hoplaya zıplaya ona doğru ilerleyip anahtara doğru uzattığı eline sürtündü. Erol bir anda elini çekiverdi. Siyah kediler uğursuzdur diye aklından geçirmeye fırsat bulmaksızın refleksle bunu yaptı. Ama tam da bu ani refleksinin nedeni belki de binlerce kez duyduğu bu uğursuzluk hurafesiydi. Kedinin olduğu yere oturup mahzun bir ifade ile başını sağa yatırması karşısında bütün uğursuzluk hurafelerine lanet ederek kediyi okşadı. Belki bir kapta süt veririm diye geçirdi içinden anahtarını yerden alıp apartmanın kapısını açarken. Bu girişteki ışığın sarısı hep sönük geldi ona ama bazen güneşin ışığının da günü aydınlatmadığını düşünmüşlüğü olduğundan ve bunu onaylatacak kimse bulamadığından üzerinde durmadı. Kimseye söylemiş miydi ki güneşi bezen yeterince parlak bulmadığını. Büyük ihtimalle söylemeyi düşünüp boş vermişti.

Eve girdiğinde holdeki ışıkları açtı. Portmantoya ceketini asarken aynaya şöyle bir baktı. Geniş omuzlarım var güven veriyor olabiliyor olabilir miyim dedi kendi kendine. Yüzüne bakmak için aynaya doğru eğildi. Yüzü, ona bulanık göründü. Aynaya nefesini üfleyerek buğulandırıp gömleğinin kolu ile iyice sildi. Yine kendine baktı. Halen yüzünün bulanık göründüğünü düşündü. Bir süre daha aynanın önünde dikildikten sonra mutfağa geçti. Buzdolabını açıp bir bira alarak salona ilerledi. Havanın güzelliğini evin içinde de hissetmek istedi, salonun pencerelerini ve balkonun kapısını açtı. Pencerenin önünde durarak sokak lambasının zar zor aydınlattığı sokakta yavru siyah kediyi arandı bir süre. Göremedi. Birasını açtı, yarısını bir dikişte içti. Bilgisayara gibi müziği ayarladı. En son o geldiğinde de bu şarkıyı dinlediklerini anımsadı. Birasının kalanını içti. Pencerenin kenarındaki bitpazarından aldığı, oturulmaktan ortası göçmüş, koyu ahşap aslan ayakları olan hardal rengi berjere oturdu. Berjerin yanındaki ayaklı lambanın ipine uzanıp çekerek yaktı. Önündeki kahve masasında duran kitabı eline aldı. Bu akşam Peçorin’nin dünyasına bir göz gezdirmenin fena olmayacağını düşündü. Ama öncesinde bir bira daha almak için mutfağa döndü. Birayı aldıktan sonra balkondan gelen tatlı bahar rüzgârı onu kendine çekti. Balkonun demirlerine dayanıp birasından bir yudum aldı. Sağ çaprazdaki apartmanın bir alt katındaki eve gözü takıldı. Evin salonunda tüten bir tava ile gezen bir kadın görüyormuş gibi geldi. Hemen bu düşünceyi aklını uzaklaştırdı. Galiba vücudu artık alkole direnç göstermiyordu. Salona doğru adım atmışken ayağının altında hışırdayan bir şey hissetti. Eğildi, poşetin tam ne olduğunu anlamadan eline alıp içeri girdi. Soluk sarı ışıkta gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde şeffaf poşete ve içindeki siyah saç öbeğine bakakaldı. İstemsiz olarak “Bana büyü yapmaya çalışıyor” kelimeleri ağzından dökülüverdi.

III.

Kadın-Geldin mi erkeğim, bir tanem, hep seni bekledim. Bak gece oldu hafif bir ürperti geldi. Korktum hem gelmeyeceksin diye nerede kaldın? /Adam-Neler diyorsun anlamıyorum, ben her akşam buradayım. Sen de kimsin?/ Kadın-Tanımamazlıktan mı geliyorsun beni, bir daha bak bana belki hatırlarsın?/ Adam- Hatırlamıyorum. Yüzünü de tam göremiyorum zaten. Ama dişlerin… Neden bu kadar çok gülüp bu kadar yakın davranıyorsun?/ Kadın-Hadi beni al şatomuza götür, beyaz atından inip gelirken gördüm seni./Adam-Beni korkutuyorsun./Kadın-Korkma, gel sevişelim./ Adam-Saçmalıyorsun… / Kadın-Böyle olmalı yoksa ben burada sonsuza kadar kalırım bana büyü yaptılar anlamıyorsun. Masallarla öğrendim. /Adam-Ben büyüye inanmam. / Kadın-Elindeki poşet ve içindeki ne o zaman? / Adam-Cılız bir öbek saç. / Kadın-Ah sana da büyü yaptılar demek gel yanıma otur, dertleşelim./ Adam-Sen hep böyle misin? / Kadın- Nasıl yani? /Adam-Anlamlandırılamayan./ Kadın- Peki sen hep böyle misin?/ Adam-Nasıl yani? / Kadın- Her şeyi yalnız kendi anlamlandırabileceğini sanan.

Anne seviştim ben onunla; iyi halt ettin, şimdi seni bok alır, bu kafayla orospu olursun sen, yatar yatar bırakırlar seni, neden çorap giymiyorsun kızım!! kış vakti; sevmiyorum; bizim zamanımızda kötü kadınlar çorap giymezdi kışları; biliyorum; o zaman neden giymiyorsun?!! istemiyorum;  ne yaptı aradı mı çocuk; aramadı; aramaz tabi kendine hiç bakmıyorsun şu gözlerine bir kalem sür, şu tırnaklarına bir oje sür, homini gırtlak yeme, o pabuç gibi sakızı patlata patlata çiğneme; ben sevişmek istiyorum; şimdi çakacağım ağzının ortasına, kadınlar sevişmek istemez, kilotsuz Fadime, erkekler ister, doğaları böyle; insan sevişmek ister biz insan değil miyiz; kadınız biz;  karnım ağrıyor regli oldum; ona regli denmez hasta oldum denir, aybaşı denir, kalbime mi indireceksin sen benim, o kiloduna da öyle kanlı kanlı ortaya bırakma, ayıp bir gören olursa.

Teknenin hikâyesini bittiğinde başını kaldırdı, ellerini çözerek sol kolunu arkama attı fasulyeden nimet. “Bu aralar hep bir şey unutmuşum gibi bir his çörekleniyor üzerime neden böyle hissettiğimi anlamıyorum” dedi. “Ben senin bazen bir şey hissedip hissetmediğinden bile şüpheleniyorum.” dedim. “Ben de…” diye onayladı. “Anlamlandıramıyor olmak mı seni tedirgin eden acaba?” diye sordum. “Bilmem ki…” diye cevapladı. “Geçen sene gittiğimiz o meyhaneyi hatırlıyor musun?” dedim. “Bilemedim…” dedi. “Hani şu senin arkadaşlarınla gitmiştik, çok içip sarhoş olmuştuk.” dedim. “…” “Ben eve döneceğim sanırım…” dedi. Gitmek üzere sırtını dönmüşken duraksadı, bana doğru döndü, “Yüzünü göremiyorum, bir şeylere mi bakınıyorsun?” diye sordum. “Hatırladım.” diye cevap verdi. “Neyi hatırladın?” dedim. “Neyi unuttuğumu hatırladım.” dedi. “Neymiş o?” dedim. “Hiçbir zaman neyi unutup neyi hatırladığımı anlamadın.” dedi. Sırtını tekrar dönerek hızlı adımlarla uzaklaştı.

Bir Noktürn İçin Mektup

Çevrimdışı İstanbul Temmuz-Ağustos 2016 sayısında yayımlanan öyküm. (s.108-110)

 

Erguvanların kokusunu yadsıyamadığım bir gün,

 

BİR NOKTÜRN İÇİN MEKTUP,

“Kara, kapkara günler düşünmektir bizim işimiz.” Tezer Özlü

 

Senin yazdığın her yazı, kurmaca olduğunu bilsem de sanki bana yazdığın bir mektupmuş hissi bırakıyor bende. Ne karakterlerinde ne yazının dilinde sen yoksun ama her kelimen, cümlen, paragrafın kafamda, senin sesin ve görüntünle imgeleniyor. Bu söylediklerim çelişkili mi? Karakterlerin de onların söyledikleri de sen değilsin, mesafeni anlayabilirim ama imgen o kadar yoğun ki bende, sanki kitabı okuyan ben değilim. Sanki kitabı eline almış ve yüksek sesle sen bana onu okuyorsun. Sayfaları çeviren bir sen, hüzünlenen ya da heyecanlanan bir sen, öfkeden sesi titreyen bir sen bana okuyor yazdıklarını. Yazı yazan her tanıdık aynı hissi mi bırakır ki insanda? Senden başka yazı yazan tanıdığım yok. Belki de senin imgen o kadar ağırlıklı ve belirgin ki ben de, bunu aşamıyorum. Her kitap yazarının okuyucularına yazdığı bir mektup mudur? Belki de öyledir.

Aslında tam olarak neyi aşabiliyoruz?

Merdivenlerin başına oturup, lafladığımız günü hatırlıyorum. Elektriklerin kesildiği bir öğleden sonraydı. –Bu detay önemli- Karanlık merdivenler, sağına ve soluna düzensizce yerleştirilmiş mumların loş ışığı ile hafif bir şekilde aydınlanmıştır. “Romantik” demiştin, uzun lepiska saçlarına benden öteye müstehzi bir gülüş eşliğinde savururken. O anının fotoğrafını çekmiş gibiyim. Ne zaman istesem, o günü düşünüp o kareyi gözümde canlandırıp, doyasıya bakıyorum. Kırgınlıklarını, kızgınlıklarını o gün anlatmaya başladın. “Çekip gidesim” var dedin. Sanki kaşlarını çatmıştın ve çenen hafifçe titriyordun. Hep gitmek isterdin. O gün farklı olarak o karanlık mermer merdivenin soğuğunda senin için uzun sayılacak bir süre kaldın. Konuştukça, öfkelendin, kara duygulara kapıldın. Ama yine de gitmedin. Belki karanlıkta daha az maruz kalıyordur insan kim bilir? Geceleri de öyledir belki. Belki bu sebeple geceler uyumak içindir. Rahatlamadan nasıl uykuya dalabilir insan?

Rüya ile kâbusun ayrımını gerçekten yapabiliyor muyuz?

Küçük salonundaki duvara birleştirdiğin, rengi yer yer solmuş üçlü koltuğa uzanmıştın. Yarı baygın. Bütün akşam uyuyamamış olmaktan dertliydin. Gitmeye halin yok. Yemek takımının iskemlelerinden birinde oturuyorum. Bu küçük salona hem yemek hem oturma takımı sığdırmana şaşırarak. Yemek takımı alma ihtiyacını hissetmiş olmana da. Ne yemek yaparsın ne misafir seversin. Bir tepsi senin işini görür. Bunları aklımdan geçiriyorum ama sana söylemiyorum. Senin adına düşünmeme kızardın. Başkası adına düşünen herkese kızardın. Uzandığın koltukta yana dönüp, kolunu aşağı sarkıtıyorsun. İşaret parmağını eskimiş parke zeminde, yazı yazarmışçasına küçük dairesel ve dikey şekillerde gezdiriyorsun. Başkalarının hiçbir şekilde görmesini, bilmesini istemediğin düşüncelerini parkenin cilasının parlaklığını gölgeleyip lekeleyerek zemine kazıyor olabilir misin diye aklımdan geçiriyorum. Sormuyorum sana. En son ne zaman rüya gördüğünü hatırlamadığını söylüyorsun. Rüya ile kâbus ayrımının da senin için çok net olmadığını söylüyorsun. Nefes nefese ya da huzursuzluk hissiyle uyunmak ise kâbus görmek, en son ne zaman huzurla uyandığını anımsamadığını söylüyorsun.

Karanlık dediğin nedir?

Yine senin küçük salonundayız. Evden kaç gündür çıkmadığın için endişelendiğimden gelmiştim. Sabahlarını kurşuni bulutların ağırlaştırdığı günlerin, güneşin bir anda öğle vakti kendini ortaya atması ile hafiflemesini umut verici bulurdun. Ciddi konuşmalar yapmak için böyle günleri beklediğinden kuşkuluyum. “Karanlık bir hissizlik hali değildir!” diye yüksek perdeden coşkulu bir şekilde söze girdin. Karanlığın da karanlık olarak adlandırılabilmesi için algılanması gerekliliğinden dem vurdun. Herkesin karanlığı algılamadığını, yalnızca duyduklarına binaen inanma eğilimleri sebebi ile onun varlığını varsayarak biliyormuşçasına davranmasına sızlandın. “Ben” dedin; “Karanlığı yazacağım.” “Belki kelimelerle karanlık daha rahat gösterilebilir.” diye sayıkladın kendi kendine. Lüzumsuz bulduğum yemek takımının sandalyelerinden birine çöktün. Sağ elinin avucunu masaya dayayıp, parmaklarını artarda ritmik bir şekilde masaya vurmaya başladın. O esnada karanlık ben olsaydım sen o karanlığı algılamayan güruhtan biri sayılırdın. Aslında yokmuşum gibi.

Gerçekten gidebilir mi insan?

(Telefon ısrarla çalmaktadır. Telefon cevaplanmak üzere ahize ele alınır. Arayan selamsızca söze dalar.)

-Sinemaya gidelim mi S. ?

-Olabilir. Hangi filme?

-Hangi film olursa, bugünün yekpare aydınlığı midemi bulandırdı.

Buluştuğumuzda sinemaya gitmek için hazırdın. Her zamanki bol kotun ve pasajlara her gittiğinde birer ikişer edindiğin, artık toplam sayısını da bilmediğin t-shirtlerinden birini giymişsin. T-shirtünün üzerinde seyrek yapraklı, uzun ince bir ağaç fidanı var. Ağacın dalları t-shirtün sağ üst kısmına doğru devam ediyor. Ağacın altında, gövdesinin sağında t-shirte bakana doğru çömelmiş, önüne düşmüş birkaç yeşil yaprakla oynayan bir kız çocuğu var. Açık sarı bir t-shirttü. Müsrifliğin t-shirtler senin diye düşünürdüm.  Sinemaya doğru yürürken bir anda çanta satan bir dükkânın önünce durdun. Vitrindeki büyük boy, vişneçürüğü valizi gösterdin. Hipnotize olmuş gibiydin. Ben daha tek kelime edemeden dükkâna daldın, arkandan dükkâna girmeme fırsat bulamadan valizi almıştın. O gün fikrimi değiştirdim. Senin müsrifliğin valizlerdi. Sen, ben ve Arnavut kaldırımda çekiştirdiğinden bir helikopteri özendirecek gürültüler çıkaran valizin sinemaya vardık. Film için biletleri alıp sinemanın kafeteryasına geçtik. Valizden bir an olsun elini ayırmamıştın. O vişneçürüğü büyük valiz nerededir, akıbeti ne olmuştur her zaman merak ettim. Giderken yanına almamıştın.

Gitmeden son bir rüya görür mü, görürse hatırlar mı insan?

Salonunun bir tek bana kalabalık geliyordu sanırım. O büyük valizi ekledin. Bununla da yetinmeyip sık yeşil yapraklı bir saksı çiçeği edinip oturma takımının ortasına yerleştirdin. Durmaksızın gitmek isteyen birinin bitki almasının tezatlığı… O bitki birden bir şefkat merkezi olmuştu hayatında. Gün aşırı yapraklarını nemli bir bezle siler, dökülen yapraklara hüzünlenir olmuştun.

Üçlü koltukta oturmuş, saksıyı bacak arana almış, bitkinin yapraklarını siliyorsun. Yemek masasının sandalyelerinden birine rahatsızca ilişmişim. Salonun yeşile çalan sessizliği seninle bozuluyor:

-Dün sanırım rüya gördüm.

-Öyle mi, rüya olduğuna emin misin?

-Evet, eminim.

-Nasıldı rüyan?

-İlginçti… Demir sarmaşığa benzer merdivenlerle sarılı yüksek, kule gibi bir binaya tırmanıyoruz. Mini bir etek giymişim, sen de arkamdan geliyorsun. En üst kata tırmanmaya çalışıyorum sanırım, aniden popomu mıncıklıyorsun. Ama bu ne cinsel, ne muzipçe geliyor bana. Senin de yüzün son derece olağan. Sanki el sıkışma, sanki sıradan bir selamlaşma gibi. Dönüp arkamı tebessüm ediyorum. Sonra da uyandım.

-Güldürdün beni, böyle bir rüyayı başkası görse şaşırırdım. Peki, yalnızca kötü uyanmadığın için mi bu anlattığına rüya diyorsun. Rüya kâbus, kâbus rüya bu sebeple mi değil bu şimdi?

-Hayır, kötü uyanmadığım için değil yalnızca. Uzun süredir uyurken ya da uyanıkken görmekten rahatsız olmadığım sayılı şeyden biri olduğu için.

-Ne mutlu sana. Ben bu aralar hep saçma sapan rüya-kâbus, kâbus-rüyalar görüyorum.

-Normal.

-Normal mi? Pek normal değil bence.

-Normal çünkü bilerek yaptıklarımız da var kendimize ama rüyalar, kâbuslar, rüya-kâbuslar, kâbus-rüyalar ne dersen de bir tür bilinç ile bilinçsizlik arası gidip gelme, bunlar arası bir yolculuk bence. Yaşadıklarımız uykumuza da musallat. En son ne zaman iyi bir şey yaşadık bu ülkede?

Bir süre duraksadım:

-Bilmem, hatırlamıyorum.

-Çünkü çok uzun zamandır yaşamadık, gelecekte de yaşayacak mıyız emin değilim.

-O kadar karamsarsın ki bazen içimi öyle karartıyorsun ki…

-O kadar karamsarım ki kendimi o kadar da haklı buluyorum ki bu karamsarlığım da kendimden darlanıyorum.

-Eve döneceğim ben, çok oturdum yine, yapacaklarım var.

-İyi dön bakalım. Hayret bu sefer de sen gitmek istedin.

-Evet, bir seferlik de ben isteyeyim.

İliştiğim sandalyeden kalkıyorum. Kapıdan çıkmadan dönüp son bir kez salona bakıyorum. Söylenerek önündeki bitkinin düşen yapraklarını toplayıp, avucunda sıkı sıkı tutuyorsun.

 

Gitmek isteyenlere, gidenlere, gidemeyenlere,

S.

Çevrimdışı İstanbul 2. Sayı-Öykü “Neden”

Çevrinmdışı İstanbul Mayıs-Haziran 2016 sayısında yayımlanan öyküm. (s. 94-96)

ÖMER ile MEHMET:

Üniversitenin ilk yılı, bahar ayında yapılan sınıf gezisinin dönüşünde, istasyona ilerlerken herkesin arkasından ikisi yan yana ilerlerken mi başlamıştı her şey? Elini tutmak ilk o zaman mı istemişti? Güneşin, tüm görkemiyle portakala çalarak batışının verdiği sıcaklık mıydı hissettiği? Ya da kütüphanede final sınavlarına toplu olarak çalıştıkları günlerde mi başlamıştı? Çay-sigara molaları, ikisi baş başa kaldığında uzadıkça uzardı. Havaya bıraktıkları hararetli konuşmaların tezahürü bir buhar kütlesi mi, yoksa içtikleri sigaranın dumanı mıydı? Ömer’in kalın siyah kaşları ile çerçevelenen parlak ela gözleri. Mehmet, onun yüzünü ezbere biliyor ama “tarif et” deseler, edemez. Ömer’e baktığında bir bütünlüğe hâkim olamadı hiçbir zaman. Bulutumsu bir yoğunluğu oluyor havanın Ömer’leyken, tebessüm ettiren. Sıcaklık yayılıyor tüm vücuduna bakma dokuma isteğini taşırken bunları aşan, yakınında olmanın da yeterli gelmesi denir buna belki, kim bilir? Nerede fark etmişti ilk onu? Elleri kolları kitap dolu derse yetişmeye çalışırken ardında gelip, omzuna dokunup, bütün dişlerini göstererek ona gülümseyerek ona selam verdiğinde mi? Eve dönmek hiç istemiyor Mehmet ama dönecek. Halaları ziyarete gelecek çünkü, bütün aile birlikte toplanacak. Nefis kol börekleri eşliğinde her şey ve hiçbir şeyden konuşulacak.

ÖZGEÇMİŞ:

Mehmet, altı kardeşin en küçüğü. Ana babası dini bütün insanlar. En büyük ağabeyleri Hamit. Ailelerin en büyük çocuklarından beklenecek olgunlukta. Elektronik eşya sattığı küçük bir dükkânı var mahallede. Ana babasının uygun gördüğü, mahallenin mazbut kızlarında Sevgi ile evli. Üç çocuğu var Hamit’in. En büyük ablası Ayşe. On sekizinden gün almadan babası onu döve döve uygun gördüğü damat ile evlendirdi. En güzel kol böreklerini o açar. Herkes yalamadan yutar, iltifatlar yağdırır ama Ayşe ne bir memnuniyet ne de bir tebessüm eder. Hiç gülmez Ayşe. Bir kızı, bir oğlu var, üçüncü çocuğu da yolda. Havva ortanca ablası Mehmet’in. Kaderi ailenin bütün kadınları ile benzer. On sekizinden gün almadan halasının oğluyla evlendirdiler Havva’yı. O, Ayşe’den daha şanslı dayak yemedi babasında evlenmesi için. Ayşe bunu hep biraz içerledi. Havva’yı istemeye gelecekleri gün, Havva her gün yaptığı gibi evi temizliyordu. “Onlar için değil, kendi istediğim için yapıyorum.” dedi hafif isyankâr ama babalarının tehditkâr hali zayıf isyanını hemen sindiriverdi. Mehmet en çok Havva ablasını sever. “Mutlu musun?” diye sorar onu durgun gördüğünde. “Mutlu olsam ne olur, olmasam ne olur, kimin umurunda?” diyerek omuz silker. Mehmet “Benim umurumda” der o zaman. Havva “Umursama ablam, sen kendi mutluluğuna bak” der sevecenlikle geçiştirir Mehmet’i, durgunluğuna ve artık o esnada toz alıyorsa toz almaya, cam siliyorsa cam silmeye döner. Ziya ortanca ağabey. Saldırgan mizaçlı. Alelade asabilerden. Hani bazı insanlar yerde boş bir teneke kutu görünce kaldırıp çöpe atar, bazıları aylaklığın keyfi ile teneke kutuya tatlı bir tekmeyle havalandırır, bazıları ise yumruklarını sıkıp hayata tüm öfkesini teneke kutuya dişleri arasından söve söve tekme atarak çıkarmaya çalışır. Ziya bu son gruptadır. O da evlendirildi ama boşandı, baba ocağına döndü. En başından beri Sevgi’ye âşık.  Bir kızı var. Kızı annesiyle yaşıyor. Selime en küçük ablası, ablalarının nispeten en şanslısı. Onun kısmetine gönlü vardı. Düğün fotosunda gülen bir tek o. Mehmet en küçüğü ailenin, tekne kazıntısı, parlak öğrenci. Ablaları da başarılıydı ama Mehmet parlasın istedi ana babası. Ailenin üniversite görmüş tek ferdi. Babasının ufakken çikolata getirdiği tek çocuğu.  Göz bebeği ailenin, biraz da kıskanılanı. Ziya şaka ile karışık ensesine hafifçe vurarak “Şımarık” diye tıslar arada. Mehmet kızar ama ses etmez. Ziya da ileri götürmez, oturdukları yerin bodrum katına iner, tahta oyar.

ÖMER’İN EVİ:

İpek’in mi Esra’nın mı doğum günüydü? Doğum günü pastası mumları ile birlikte yere düşmüştü. Hiç üzülmemişler, gülüşerek pastayı yerden el birliği ile temizlemişlerdi. Dönüşte dört arkadaş Ömerlere gittiler. Diğer ikisi uyuyunca, televizyonun karşısındaki divanda Ömer ve Mehmet yalnız kaldı. O gece ne kadar sessizdi… Televizyondaki anlamsız görüntülerin ışıması ikisini, odanın ve gecenin bütün karanlığına inat rengârenk boyuyordu. Divanda ne kadar süre konuşmadan yan yana sessizce televizyona baktılar hatırlamıyor Mehmet. İlk Ömer mi onu öptü, o mu Ömer’i anımsamıyor. Korkudan mı, zevkten mi ürpermişti? Diğerleri uyanmasın diye ses çıkarmasınlar diye çok dikkat etmişler, bir o kadar da ses çıkarmak istemişlerdi. Mehmet, Ömer’in bileklerini sıkı sıkı kavradığını hatırlıyor. Ömer’in bileklerinde kırmızı izler kalmıştı. Sarılarak uyuyamamışlardı. Sarılmadıkları için uyuyamamışlardı. Bir cumartesi günüydü doğum günü ertesi. Hep beraber menemen pişirdiler. Ekmeği almaya Mehmet gitti. Ömer’e ekmeği uzatırken, Ömer elini hafifçe okşarken gülümseyerek göz kırptı. O gece hiç konuşulmadı ama o gece her seferinde tekrar yaşandı. Mehmet korka korka girip çıktı Ömerlere. Yakalanma endişesi yüzünü gölgelendirdi. Ömer “Boş versene, iyiyiz işte.” derdi. Mehmet, yarım ağız gülerdi. El ele de gezmek istemeyecekler miydi? Kolunu boynuna beline dolayarak dolaşmak? Ailesine ne diyecekti? İşte bunlar hep Mehmet’i içten içe kemirdiğinden hiç ağız dolusu gülerek Ömer’e “İyiyiz böyle, evet.” diyemedi.

BODRUM KATI:

Ziya’nın tahta oyduğu bodrum katındaki oda, dört adım genişliğinde, iki metre yüksekliğinde. Odanın sokağı cephe alan duvarında, tavana bitişik enine geniş dikdörtgen bir penceresi var. Gün ışığını bu pencereden girer. Kaldırımdan geçenlerin adımlarının gölgeleri ışığı böler arada. Pencerenin altında küçük demirden bir masa, odanın girişinde eski usul eczane baskülü durur. Baskül bir işe yaramaz, ama kimse de onu atmaz. Ziya, tahta oyar düzenli ama kimseye neticelendirilmiş bir tahta parçası göstermişliği yok. Odanın her yeri bileğe kadar talaş kaplı.

Ana babasının halalarına gittiği o gün, istediği fırsatı yakaladı Ziya. Eve girerken Mehmet’i kolundan tutup, çekiştirerek bodruma indirdi. Odanın köşesine ittirdi.

“Geç lan şöyle, alacam hesabını?” diye hırladı. Bodrumun demir kapısını hızla itti. Kapı gıcırdayarak ağır ağır kapandı.

“Hayrola Ziya Abi, bir durum var? “ diye sordu Mehmet huzursuzlanarak.

Ziya’nın kan çanağı gibi olan gözleri ile uyumlu bir halde al al olmuş yüzü, kaldırımdan geçenlerin adımları ile bir aydınlandı bir karardı.

Karşılıklı bir şey söylemeden bir süre dikildiler. Mehmet’in beklemediği anda Ziya ani bir hareketle gerilip Mehmet’in yüzüne ağır bir tokat patlattı.

“Ömer kim lan it?” dedi Ziya dişlerinin arasından.

Ziya’nın parmaklarının Mehmet’in yüzüne temas ettiği her nokta alev alev yanıyordu.

“Kim diyorum lan, sana soruyorum. Bağırtma beni, rezil ettin bizi el âleme yeteri kadar.” diye tısladı Ziya Mehmet’e doğru atılarak.

“Arkadaşım” dedi zorlukla Mehmet. Bakışları ile kapıyı yokladı.

“Ne biçim arkadaş lan o öyle? İbne mi oldun lan başımıza it!!”

Ziya bir tokat daha atmaya yeltendi ama Mehmet hazırlıklıydı, tokadı savuşturdu.

“Abi, arkadaşım diyorum. Nereden çıkarıyorsun bunları?” dedi Mehmet nasıl kaçabileceğini hesaplamaya çalışırken.

“Bütün okulun konuşuyormuş lan. Geberticem seni. Tek tanıdığımız üniversiteli sen mi sanıyorsun? Götveren mi oldun başımıza! Namusumuza laf getircen bizim, ibne mi olmuş kardeşleri dedirtçen?”

Bu sefer bir tekme savurdu Ziya, Mehmet sıkıştığı köşeden çıkamadı, tekme tam kaval kemiğini üzerine sert bir şekilde oturdu. Acıdan gözleri karardı, kulakları uğuldadı.

“Namus ha namus ha, yengesine hallenen ben miyim?” diye haykırdı Mehmet, öfkeyle doğrulup bütün gücüyle Ziya’yı ittirip kapıya yöneldi.

“Ulan ibne, ulan ibne, geberticem seni iftira atıyor bir de” dedi Ziya, Mehmet’in üstüne atıldı.

Mehmet kendini zor bela kurtardı. Kapının koluna asıldı. Kapı açılmadı. Ziya tekrar Mehmet’in üstüne atıldı. Mehmet tüm gücüyle Ziya’yı ittirdi. Ziya, masaya doğru savruldu. Mehmet kapının kolunu yukarı aşağı hızlıca hareket ettirdi. Kapı açılmadı.  Ziya, masadan tahta oyma bıçağını aldı. Bıçak pencereden gelen ışıkla Mehmet’in gözlerini alırcasına ışıldadı.

“Geberticem lan seni” diyerek Mehmet’in üzerine tekrar atıldı Ziya.

Mehmet, Ziya’nın bıçağı tuttuğu elini bileğinden sıkıca kavradı. İtişmeye başladılar. “Yardım edin!!” diye bağırdı Mehmet. “Yardım edin!!” diye haykırdı.  İtişmeleri iyiden şiddetlendi. Talaşlar daha da kayganlaştı. İkisi birden dengelerini yitirerek baskülün üzerine düştü. Ziya bir ılıklık hissetti, ayağa kalktı. 

GAZETE:

Fatih’te Kardeş Cinayeti

Z.K ile M.K’nin ödenmeyen telefon faturası yüzünden tutuştuğu kavga kanlı bitti.

Z.K ile kardeşi M.K ödenmeyen telefon faturası yüzünden kavgaya tutuştu. Tartışma alevlenince Z.K tahta oyma bıçağı ile kardeşine saldırdı. Z.K ve M.K’nin boğuşmaları bir süre daha devam etti. Dengesini kaybeden ikili yere yuvarlandı. İkiliden M.K’nin boğazına düşme esnasında tahta oyma bıçağı saplandı. M.K, hastaneye götürülürken ambulansta can verdi. Z.K adam öldürmek suçu ile tutuklandı. Hastane kapısında ayakta zor durduğu görülen Z.K ve M.K’nin acılı anasının “Gitti oğullarım. Gitti… İncir çekirdeğini doldurmayacak bir sebep yüzünden gitti.” feryatları yürek burktu.

Artık Zamanlar

2014 yılında Altzine’de yayımlanan öyküm. Yayımlanmasından da çok önce yazmıştım. İnsanın yazı zevki değişir ama kendine dönüp bakması iyidir.