Category Archives: sinema

“Tereddüt” Filmine İlişkin

tereddut

Yeşim Ustaoğlu’nun “Tereddüt” filmi; sınıf, kültür ve yaş farkı olan iki kadının sıkışmışlıkları, hapis olmuşlukları; kadın ve erkeğin toplumsal roller ve dayatılan kimlikler üzerinden yaşadığı zorlukları ayrıca iletişim kurmaktaki başarısızlıklar ve iletişimsizliğe, yakınlık kuramamaya ve bunun yarattığı çıkışsızlıklara ilişkin bir film.

Kadın sanatçıların, kimlik üzerinden sanatlarını geliştirmelerini son derece anlaşılır bulup, hakkıyla icra edileni -yapılmak için yapılmadığında- oldukça beğeniyorum. Ne kadar biyolojik olana indirgenmeye çalışılsa da kadın olma ve erkek olma bir kimlik meselesidir. Toplumda şekillenir. Dişi ya da erkek üreme organlarına sahip olarak doğmanın çok ötesinde bir durumdur kadın olmak ve erkek olmak.

Kadın olma, erkek olma haline düşünmek ve sorgulamak bu nedenden oldukça önemlidir. Ataerki aslında kadın olma halini belirlediği kadar erkek olma halini de belirler ve aslında herkes biyolojik var oluşundan ayrı olarak toplumca belirlenen roller dâhilinde davranmaya zorlanır ve davranmadıkça ayrık kalır. Erkeklerin erkek olma halini daha az sorguluyor olması korkarım üst elin kendilerine dağıtılmış olması gibi bir hurafeye kör olarak bir inançtan kaynaklanıyor ve onları aslında bambaşka bir sıkışmışlık haline sokuyor.

Tam olarak toplumsal dayatmaların belirlediği kimliklerde boğulmayı kadın-erkek düzleminde ele almasa da buna da değinmeden edemeyen biri[1] “Yeraltından Notlar”ı yazdı. Romanda toplumsal beklentileri dolduramayan ve bunun sıkıntısını çeken bir erkek karakter söz konusudur. Bunun mücadelesi ve hesaplaşmasını okuruz. En nihayetinde karakter aslında kendini sevmeye hazır, onu istediği gibi dinleyip ciddiye alan kadından çıkarır bütün hıncını. Kendi kırılmışlığını ve değersizlik hissini, ezilmişliğini bir kadını hırpalayıp kırarak sarabileceği yanılsamasına düşer. Bu aslında en altın altında da olsa erkeğin, toplumsal değerler bütünü içinde kendini bir kadından üstün konuma koyarak  üstünlük yanılsaması yaratmaya çabalamasının acılı bir örneğidir. Burada ezilen de mutsuz olur ancak ezen de herhangi bir tatmin ya da mutluluk yaşayamaz.

Ustaoğlu’nun “Tereddüt” filmine ilişkin söyleyeceklerimi karakterler ve önemsediğim unsurlar çerçevesinde belirtmeden önce sanatçının daha önce başkaca bir film için yaptığı röportajdan bir alıntıyı paylaşmak isterim:

“Aslında kadınlar çok güçlü varlıklar, ezilirler ama doğasıyla ezilmeyi sindirmez. Sadece sistem omları mağdur duruma düşürür, bir çıkmazın içine sıkıştırır. Kadınlar çalışan kesim olmaya başladığında artık kalkıp gidebiliyorlar. Gidebilmeye cesaret gösteren kadın, bunu hazmedemeyen adamın şiddetine uğruyor. Yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz, hukuk da korumuyor kadını.”[2]

Elmas :

Karakterlerden Elmas, çocuk yaşta ailesi tarafından evlendirilmiş, evlendirildiği adam ve adamın annesinin yanında filmin devamında kendi ifade edeceği gibi sığıntı bir şekilde yaşamak durumunda kalmıştır. Çocukluğunu yaşamadan kadın olmaya zorlanmış bir genç kız. Toplumda ön kabul olduğu şekilde cinsellik Elmas’ın evlilik içindeki görevi olduğu için isteyip istediğini bakmaksızın kocası tarafından talep edilen bir şey. Cinsellik, Elmas nezdinde düşünüldüğünde tecavüz ile eş anlamlı.  Elmas on sekiz yaşında olduğunu ve iki senedir evli olduğunu söylese de adli tıptan gelen raporda yaşının daha küçük olduğunu bu sebeple daha önceden evlendirilmiş olduğunu anlıyoruz. Bu durum ortaya çıktığında Elmas’ın konuya ilişkin konuşmak istemiyor çünkü babası bu konuda ona yemin ettirmiş. Ergenliğe yeni adım atmış bir kızın kendi karakterini bulamadan evliliğe hapsedildiğini ve ailesinde tecrübe ettiği reddedilmişlik ve vazgeçilmişliği, eşi ve eşinin annesi yanında aidiyetsizlik ve tecavüze dönüşmesinin hüznünü bütün bir film boyunca hissediyoruz. Eşinin Elmas çok küçük olduğu için alış verişe yollanmasına karşı çıkıp, düzenli olarak seks talep etmesinin ironisi de ayrıca acıklı. Hayır diyemeyecek kadar güçsüz konumda olmanın, buna sıkıştırılmanın sebep olduğu bastırılmışlık, öfke ve mutsuzlukların geri dönüşünün, Yeşim Ustaoğlu’nun bize filmde gösterdiği her şeyi yutacakmışçasına coşkulu dalgaların kayaları dövmesine benzer şekilde bir karakteri nasıl çözdüğünü, hiçbir şey hatırlamamacasına benliği nasıl ele geçirdiğini izliyoruz Elmas’ın hikâyesinde. Elmas’ın koşulları göz önüne alındığından böyle bir çöküntüyü beklemek işten bile değil. İşin acı kısmı küçük yaşta yaptırılan evliliklerin günümüzde halen rasyonelleştirilip, normalleştirilerek kabul edilmesi beklentisi ve bundan herhangi bir utanç duyulmaması.

Şehnaz:

Şehnaz ise psikiyatrist olarak çalışan üst sınıf, eğitimli bir kadın. Filmin en başında eşi  Cem ile mutlu ve tatmin edici bir evlilikleri var gibi gözükse de filmin devamında Elmas’ın hastası olması ile onun hayatında da dönüşümler oluyor. Elmas nasıl ki bütün kırılmışlığı, öfkesi ayrıca yaşadığı travmalar sebebi ile duygularını anlamlandıramayan, ifade edemeyen, kim olduğunu dair anımsamakta zorlanan bir hayalet gibi ise bunun antipodu gibi kurgulanmış, başkaca belirlenimlere sahip Şehnaz’ın da aslında bir şekilde kayıp olduğunu film ilerledikçe algılıyoruz.  Şehnaz’ın Cem ile evliliğinde görüyoruz ki aslında Şehnaz kendini eşine uyumlamaya çalışıyor, farklılıklarını bastırıyor, rahatsızlıklarını dile getirmeden bunları yok sayarak kendince yoluna koymaya çalışıyor. Cem her ne kadar daha itici bir karakter olarak karşımıza çıksa da Şehnaz da tam anlamı ile ayakları yere basan, ne istediğini bilen bir karakter diyemiyoruz. Bakıldığında sevdiği adamla evlenmiş, hem eşi hem kendisini oldukça iyi işleri var ancak ortada ayrı bir Cem ve ayrı bir Şehnaz değil Cem’in hayatına dâhil bir Şehnaz var. Rakı içmek isteyen ama kocası şarap içmek istediği için o rakıyı içmeyen, o olmadığında içen bir Şehnaz. Her ne kadar küçük bir detay olsa da rakının Cem ve Şehnaz ilişkisindeki kullanımının çok akılcıl olduğunu düşünüyorum çünkü hem Cem hem Şehnaz karakterleri için başka açılımlarını göstergesi olarak okunabiliyor bu rakı içme meselesi. Elmas’ın kendini, duygularını anlamlandırarak dile getirmesi gibi Şehnaz’ın da kendini bulması sürecini izliyoruz. Şehnaz, Elmas ile konuştukça kendi mutsuzluklarına ilişkin bastırılmışlıkları su yüzüne çıkıyor bir nevi; ne isteyip ne istemediğini anlaması ve yürümeyen ilişkisi ile yüzleşebilmesi noktasında. Şehnaz ve Cem birlikteler ancak bir ilişkileri yok. Oldukları gibi olmayan sıkışmış iki karakterin iletişim eksiliği sebebi ile yakınlık kuramaması noktası bu ilişkide çok güzel bir şekilde gösterilmiş. Filmde, Cem ve Şehnaz’ın ilişkisinin daha sonra Şehnaz ve Umut’un ilişkisinin, kadın ve erkek ilişkisine dair bana sorgulattıkları; bir arada olmak ile ilişkinin olmasının farkı, sevişme ile seks yapmanın farkı, iletişim kurabilme yakınlık ya da birbirinin gölgesi olarak var olma olmama ve arada kalma durumu.  Aslında kendimiz olamadan kendimizi anlayıp, kabullenmeden başkaca bir insanı anlamanın, onunla iletişim ve yakınlık kurmanın zorluğuna değinilmiş bir şekilde.

Cem:

Cem,  Şehnaz’ın eşi üst sınıf meslek sahibi bir adam. Cem ve Şehnaz üzerinden işlenen konu aslında Elmas üzerinden işlenen konu ile farklı gibi gözükse de kişiliğini bulabilme, olgunlaşabilme, olduğun gibi olabilme, toplumsal belirlemeler dâhilinde belirli kimliklere sıkışıp kalmanın farklı boyutlarda ele alınması ve bunun önemi hususunda ortaklaşıyor. Filme dair Cem üzerinden ele alabileceğimiz sıklıkla da işlenen bir konu olan batı ile doğu arasında kalmışlığın yarattığı kişilik ve kimlik sorunu. Bu sebeple Cem’i ayrıca ele almak istedim.  Şehnaz’ı ele alırken bahsettiğim rakı içme unsurunu burada başkaca bir boyutu ile ele alabiliriz. Cem tamamen batılı standartlarda, batılı gibi yaşama isteğinde ve kendini batılı olarak addedebilecek bir karakter. Ancak işin acı kısmı herhangi bir batılı karşısında doğulu, doğulu karşısında batılı olabilecek. Yani o kendini ne kadar batılı olarak görse ve batılılık olarak belirlenen standartlar dâhilinde yaşamaya çalışsa da – akşam yemeğinde risotto ya da biberiyeli biftek yapıp şarap ya da viski içip rakı içmeyi küçümsese de- aslında tam anlamı ile bir batılı olduğunu söyleyebilir miyiz Cem için? Cem de bu noktada batı-doğu ikileminde tamamen bir tercih yapmış gibi gözükse de bir o kadar bu ikililik dâhilinde sıkışmış bir durumda. Kendiliğinden olmayan, zorlamalar ile şekillendirilen bir kişiliğin, zayıf ve güçlü yanları ile bir birey olduğunu kabullenerek kendi gibi olması oldukça zor olacağından, kişiyi otantik olmaktan uzak düşüreceğinden, duygusal ve düşünsel olarak kendini açması yani samimi bir iletişime geçmesi, gerçek anlamda yakınlık kurabilmesi pek de mümkün değil. Yine Ustaoğlu’nun Cem’in yakınlık kurmakla ilgili olan sıkıntısını bize onun porno bağımlılığı ile göstermesinin çok incelikli olduğunu düşünüyorum. Yakınlık sorunu olan kişilerde porno, seks ve benzeri bağımlılıkların söz konusu olduğu klinik harici de genel olarak bilinen bir gerçek. Cem sevgisini hepsini kendi içine kendine akıtan bir karakter bu da onun yakınlık kurmasını oldukça zorlaştırıyor. Şehnaz ve Cem in ilişkilerinin kopuş noktasında Şehnaz’ın Cem’e kendi bedenin sevdiğin kadar, kendini sevdiğin kadar beni sevemedin çıkışı son derece yerinde bir çıkış. Ve Cem de yazının başında Ustaoğlu’dan alıntıladığım sözüne paralel olarak ayrılmayı iyi karşılamayan, gidebilmeye cesaret gösteren kadına şiddet göstermekten kaçınmayan bir erkek. Ancak en acısı bu durum eşine sevgisinden değil, kendine olan sevgisinden ve herhangi birinin onunla olmak istememesi ihtimalini düşünemediğinden.

Su, İklim ve Cinsellik:

Suyun psikanalizde bilinçaltına dair bir sembol olduğunu, arınma, çözülme, doğurganlık ya da ana rahmi gibi anlamlandırabileceğini biliyoruz. Şehnaz’ın rüyasında Cem’in yataktan evde yükselen su ile sürüklenip gittiğini ve ilişkinin çözüleceğini anlayabiliyoruz. Deniz de asli bir yere sahip filmde. Yüksek dalgalar, suyun sahilde köpürmesi ve iki kadın karakterin deniz kıyısında yükselen ve çekilen dalgalarla flörtü çok hoş detaylar. Ustaoğlu kendi de filmin kadın olma hali[3] hakkında olduğunu ifade etmiş. Film sert bir iklimde geçiyor. Fırtına yağmur hiç eksik olmuyor. İnsanın kendi olabilme serüveni, kendi içine dönebilme, kendini dinleyebilme ve ortaya koyabilme serüveni özellikle de kadınlık ekseninde hiç de süt liman değil. Fazladan mücadeleye vermek beklenilmesi gereken bir durum. Dalgaların en coşkulu olduğu Umut’un evinin önündeki sahne ise filmin sonuna doğru, çözülmeye doğru bir süreçte bize gösteriliyor. Bu noktada iki kadının da artık kendi reddediş ve bastırılmışlıklarını açığa vuracağını, kayaları döver bir şekilde kendilerini, duyguları ve kırılmışlıklarını ortaya koyacağını, olduklarından ve olabileceklerinden daha fazla kaçıp kaçınamayacaklarını ve kendilerini iyi ve kötüsüyle, bütün görkemi ile dışarıya çıkacakları şeklinde bir okuma yapmak istedim.

Ustaoğlu’nun cinselliğe yaklaşımını ve kadın cinselliğini ele almasına bayıldığımı söylemek isterim. Bir kere cinselliğin bir görev olmadığını ve bir görev olarak tecavüzden uzak olmadığını çok net bir şekilde göstermiş. Ayrıca kadının cinsel isteklerini, sevişmek istemesini, tatmin olamamasını ve bunları talep etme halini son derece doğal bir şekilde filme yedirmiş. Cinselliğin kadının nesne olarak ya da edilgen bir süje olarak dâhil olduğu bir eylem olmadığını yalın bir dille anlatmış. Kadın cinselliğine eğildiğini düşünen erkek yönetmenlerin bazılarında –istisnaları tenzih ederin- kadını ve kadının cinselliğini nesneleştirme ve/veya kadını cinsellik söz konusu olduğunda edilgen bir süje olarak gösterme haline denk geldiğimde son derece sinirlendiğimden Ustaoğlu’nun konuyu ele alışı beni ferahlattı. Yönetmenin, gerek Cem’in porno alışkanlığı; gerek Şehnaz’ın sevişmek istemesi, tatmin olamaması, kendini tatmin etmeye çalışması ve bu döngünün onu ilişkisinden koparması; gerekse küçük bir çocuğu daha bir kız çocuğunu gelin diye eve alarak zorla sevişen eş ile ilişkisini ele alışı olsun, cinselliğe, kadın bakış açısından son derece isabetli yaklaştığını düşünüyorum.

Oyuncuların da çok çok başarılı olduğunu belirterek filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

[1] Fyodor Dostoyevski

[2] http://www.radikal.com.tr/kultur/hayat-biraz-da-bu-kadar-klise-1101037/

[3] http://www.yesimustaoglu.com/filmler/tereddut/

Filmekimi 2016- İzlediklerim Hakkında

20161016_150234 (1).jpg

Filmekimi 2016’yı bugün sonlandırdım. Sırasıyla Ken Loach, I, Daniel Blake (Ben, Daniel Blake);  Xavier Dolan, It’s Not the Enf of the World (Alt Tarafı Dünyanın Sonu); Park Chan-Wook, Handmaiden (Hizmetçi); Paul Verhoeven, Elle (O) ve son olarak Jim Jarmusch, Paterson’ı izledim. Bana en az hitap eden Dolan’nın Alt Tarafı Dünyanın Sonu filmi oldu ve ne ilginçtir ki kaybettiğim tek bilet bu filme ait. Diğer dört filmi beğendim ancak Chan-Wook’un Hizmetçisi ve Jarmusch’un Paterson’u beni en etkileyenler oldu. İlginç olan şu ki Chan-Wook aşırılıklara meyilli bir yönetmenken, Jarmush minimalist tarzı olan bir yönetmen. Yukarıda saydığım filmlerden Hizmetçi ve Paterson filmlerini en sona daha detaylı yazmak üzere saklayıp, diğer üçüne Ben, Daniel Blake, Alt Tarafı Dünyanın Sonu ve O’ya kısaca değineceğim.

Ken Loach’un; Ben, Daniel Blake’i kendi film repartuarına son derece uyan bir film. Yine yoksulluk, yoksunluk ve sistemin ezdikleri hakkında. Ancak sol hareketin açmazları dâhilinde kanımca en önemli alan olarak kendini göstermiş Kent Hakkı için oldukça malzeme taşıyan film, teoride marjindekiler ve başkaca terimlerle (marjini tercih ediyorum siyaseten doğru olmaya karşı olmakla birlikte) ifade edilen gruba ait kişileri görünür kılmış. Herhangi bir sanat yapıtının; didaktik olmaksızın, sistemin üstünü örttüğü, insan olma ve insan gibi muameleye hâsıl olamamış; görmezden gelinmiş, bir nevi yok sayılmış, hiçleştirilmiş bireylere, onların durumlarına dikkat çekmesinin önemli olduğu kanısındayım. Bu sebeple filmi gördüğüm için çok memnunum. Film, kalp rahatsızlığı sebebiyle bir süre doktorunun raporu doğrultusunda çalışamayacak olan Daniel Blake üzerinden ifşa ile birlikte sistem eleştirisi. İzlerken ve izledikten sonra aklımda belirenler: Üzerine çalışmamakla birlikte, öncelikli olarak Jean Baudrillard’ın iktidarın da artık var olmadığı, Hannah Arendt’in bürokrasi tiranlığı dediği iktidarsız iktidar halidir. (neye isyan edebileceğini bilememe durumu da bir nevi). Ayrıca bilişim bilgisinin, eğitim kadar önem kazandığı günümüzde, eğitime hak kazanmaktaki eşitsizliklerle bir; bilişime ilişkin bilgiye de ulaşılabilirliğin, toplumun her kesimi için ne kadar mümkün olduğu soruları kafamda belirdi.

Xavier Dolan’ın, Alt Tarafı Dünyanın Sonu en az beğendiğim film oldu. Bir aile dramı. Boğuculuğun yakın plan çekimlerle ve iklimin nemli olması, karakterlerin sırtlarına kadar terlemeleri ile verilmesi hoşça detaylardı. Film aşina olduğumuz boğucu ailelere merceğini çevirmiş ancak boğuculuk ve gürültülü hal (müzikler, görüntülere yer yer baskındı), Chan-Wook’da ele alacağım gibi yinelemenin aşırılaştırması sebebi ile yeniliğe yol açabilme ihtimali gibi bir düzeyde değildi. Kuru gürültü gibi daha çok. Vincent Cassel filme rağmen çok iyiydi, harika bir oyunculuk sergilemiş.

Paul Verheoven’in, O filmi başarılı bir kurgu ile sunulmuş psikolojik gerilim diyebilirim. Verheoven Temel İçgüdü ve Showgirls filmlerinin de yönetmeni.[1] Bu sebeple bu tarza yakın film bekleyenler için epey aldatmacalı bir film. Film uzunca olmasına rağmen kurgu aksamadı. Phillipe Dijan ‘ın “Oh…” isimli romanından uyarlanmış bir senaryosu var. Kendisi ile yapılan bir söyleşide bu filmini “en huzur bozucu filmim” diyerek tanımlamakta. [2] Cidden de tecavüz ekseni doğrultusunda katmanlamasından ve ana karakterin geçmişi, karakteri, işi ilişkilerinden dolayı da psikolojik olarak gerilimi yüksek diyebiliriz. Bu filmde de es geçilmemesi gereken Isabelle Huppert oyunculuğu söz konusu. Ana karakteri, sanırım Huppert dışında çok az oyuncu bu kadar iyi oynayabilir ve filme ivme kazandırabilirdi.

Kalan iki film, en çok etki bırakan filmler oldu, izleme sırasınca ele alacağım;

Park Chan-Wook’un Hizmetçi isimli filmi Sarah Waters’un Ustaparmak romanından bir uyarlama. Filmin konusuna girmeden genel olarak dikkatimi çeken noktalara değinmek istiyorum. Film, üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm hizmetçi kadını odağa alıp onun ağzından hikâyeyi, ikinci bölüm yüklü mirasın varisi olan kadını odağa alıp onun tarafında hikâyeyi anlatırken, üçüncü bölüm ise daha çok bir sentez şeklinde her karaktere eşit mesafede denebilecek bir aktarım tercih edilmiş. Kitabı okumamakla birlikte, kitabın da aynı şekilde anlatıcı değiştirilerek aktarıldığı ilgili sayfada ifade edilmektedir.[3] Park Chan-Wook Oldboy isimli kült filmin de yönetmeni. Kendi deyimi ile sinemasında intikamın ve bunun herkesin hayatında yarattığı yıkımı mercek altına almak gibi bir isteği bulunmakta. Bu filmde de intikam izleği olsa da bu intikam izleği intikam almak isteyen kadınları pek yaralamıyor aksine onları bir bakıma özgürleştiriyor. Filmin kurgusunun yer yer sarktığını düşünmekle birlikte Chan-Wook’un hikâye anlatım gücünü zedeleyecek boyutta değil. Filmin en başında gördüğümüz, hizmetçi karakterin, diğer ana karakter olan varisin eşyalarını karıştırırken bulduğu metal toplar, ip daha sonra hikâyede kendilerine açılım buluyor. Ayrıca varisin sürekli yoğunluğundan yakındığı okuma seanslarının, çok da beklenilmeyen bir okuma performansları için olduğunu daha sonradan anlıyoruz. Özellikle metalik topların kullanımı ilgi çekiciydi. Bunlar varisin amcası tarafından işkence aleti şeklinde kullanılırken daha sonra hizmetçi ve varisin aşklarında zevk veren nesnelere dönüşüyor. Her ne kadar filmde sadist-mazoşist bir izlek olsa da bu dönüşümün bununla ilişkili olduğunu düşünmüyorum. Bu eşyanın kullanımdaki dönüşüm; hizmetçi kadın ve varis kadının üzerlerinde hak iddia eden onları tahakküm altında kukladan öte görmeyen dolayısıyla onların arzularını da denetim altında tutma hakkına sahip olduğu düşüncesindeki varisin amcası, hizmetçinin ve varisin ilk başta suç ortağı olup daha sonra hizmetçi ve varisin birbirlerine âşık olmaları ile devre dışına çıkarttıkları dolandırıcı adamdan kurtulmalarını; arzularınca ve istedikleri gibi cinselliklerini ve cinsel kimliklerini yaşamalarını simgelemeye daha yakın. Filmin saldırgan olmadığını söylemek zor. Zaten yönetmenin genel olarak böyle bir film estetiğine sahip olduğu da bilinmekte. Chan-Wook’un etkilendidiği yazarlar arasında Kafka’yı sayması[4] ve aşırılıklara yatkın olması sebebi ile Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat kapsamında Kafka’nın Ödip’i aşırılaştırması ile dil, anlatı ve edebiyatı kırdığı belirlemesi aklıma geldi. Hizmetçi filminde de yer yer mide bulandırıcı derece şiddete yönelen yer yer mizahla birlikte ele alınan ancak her iki durumda da aşırılaştırılmış bir iğdiş edilme korkusu söz konusu. Buradan yineleme söz konusu ise yenilik ihtimalinin aşırılaştırma ile sağlanabileceği aklıma düştüğünden acaba yönetmen bu sebeple mi böyle bir anlatım yoluna başvurdu diye düşündüm.

Yazının kapanışı en sevdiğim film olan Jim Jarmusch’un Paterson’ı ile yapacağım.  Paterson Hizmetçi ile benzeşmeyen bir film. New Jersey, Paterson kasabasında doğup, büyüyen ve yaşayan Paterson isimli otobüs şoförü ve her ne kadar kendisi kabul etmese de şair olan Paterson isimli karakter ekseninde anlatılan bir hikâye. Paterson’ın en sevdiği şairden biri ve yoğunlukla kitabını gördüğümüz New Jersey, Paterson’lı olan William Carlos Williams’dır. Paterson aynı zamanda iyi bir  şiir okuyucusudur. Paterson ne kadar kendisi kendi yeteneğini yalnız kendine saklayan ve içe dönük bir karakterse, tek sevdiği ve yalnızca sevdiği kız arkadaşı bir o kadar eksantrik, dışa dönük ve her rüyasının peşinden gitmeye hevesli biridir. Ancak bu tatlı âşıklar farklı mizaçlarına rağmen her konuda birbirlerine destek olurlar, kız arkadaşı şiirleri konusunda Paterson’ı yüreklendirendir. Bir de köpekleri vardır. Film, pazartesi başlayıp diğer pazartesi sona erer, Paterson’ın bir haftasını ele alır. Her gün hemen hemen aynı saatte uyanan Paterson, işe gider, iş başı yapana kadar şiir yazar, iş başı yapar, işten eve döner, kız arkadaşı ile yemek yer, köpeği yürüyüşe çıkarıp mahalle barında mola verip bira içer ve eve döner.  Burada Jarmusch’a dönmek istiyorum çünkü kendisi hem bir zamanlar şair olmak isteğindeymiş hem de filmlerine ilişkin “Çin imparatorundansa, köpeğini gezdiren adama ilişkin film yapmayı tercih ederim.” demişliği var.[5] Bütün bu rutin içinde filmi izlenmeye değer kılan ne? Bütün bu rutin içinde, hayatın sıradanlığı içinde şiirselliği yakalaması. Sanatın hemen herkes için hayatın tek düzeliğine direnç noktası ve yeniliğe açılan kapı olduğunu çok bariz bir şekilde hissettirmesi. Bunu Paterson’un köpeğinin, şiirlerini yazdığı defteri parçalaması akabinde başkaca bir karakter olarak Everett ile konuşmasında da görüyoruz. Paterson, bugüne kadar her günün yeni olduğunu ancak bugünden sonra olmayacağına denk gelen bir ifadede bulunur. Filmdeki şiirler Jarmusch’un çok sevdiği çağdaş şair olan Ron Pagdett’a[6] ait. Kibritleri dile getirebilen ve o kibritleri filmin en başında biz anlamadan ateşleyip bütün bir filmin atmosferini de Jarmusch kadar belirleyen kelimlerin sahibi,minik mavi uçlu kibritleri tebesssüm ederek anımsatan. Filmde Jarmusch’un mizah anlayışına da bol bol yer vererek kahkaha attırdığı sahneler de azımsanmayacak kadar var. En sevdiğim film olmasının nedeni etkisinin yoğunluğu ve beni saatlerce şiir okuma isteği ile kuşatıp (ki iyi bir şiir okuyucusu hiç olmadım), günün olağanlığına dönmek istememi sağlaması; hem de bunu bütün sıradanlık ve rutin dâhilinde kurgulanmış bir eser ile yapabilmiş olması. Üzerine çok çok daha fazla yazılabilecek bir film belki bir gün yazarım. Kesinlikle tekrar izlerim ve herkesin de izlemesini temenni ederim.

[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Paul_Verhoeven

[2] http://www.filmcomment.com/blog/interview-paul-verhoeven-elle/

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Fingersmith_(novel)

[4] https://en.wikipedia.org/wiki/Park_Chan-wook

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/Jim_Jarmusch

[6] https://thefilmstage.com/features/jim-jarmusch-talks-paterson-his-love-for-poetry-hip-hop-tilda-swinton-and-being-grateful/