John Berger’in Ardından

berger-author-pic.jpgBütün değerlerin bir bir yok olduğu yok sayıldığı günümüzde tesadüf olmasa gerek Berger’in aramızdan ayrılması. Bizim için üzüldüm. Onun için sevindim. Onda sevdiğim katman katman bilgi ve birikimini bütün basitliği ile sunmasıydı, tevazusuydu ve bu hiç tevazulu gözükeyim sempati toplayayım diye değil özü bence öyle olduğundandı, zarif olmasındandı, zerafetiydi. Benim en nihayetinde hedeflediğimdir.

Berger de zerafet dediğim bizim ülkemizin, insanımız kadar dünyanın da kaybettiği değerlerden. Öyle bir noktadayım ki sanırım hiç hayal edemedigim bir ikilemdeyim. Bazen öyle şeyler düşünüp söylüyorum ki hiç hoşnut olmadığım bir şekilde romantik bir geçmiş özlemine kapılıyorum gibi – tecrübe etmediğim bir geçmişe de olabiliyor- özlem duyuyorum. Ayrıca toplumumuza dair yozluk sebebi ile her yeniliğin -tanzimattan beri böyle bu- pratikte bozulacağı kaygısı ile açıka dile getiremesem de içimde bir bana çok uzak muhafaza mı etsek sorunsalı yükseliyor şu an için mücadele edebildiğim. Çünkü belirli değerleri oturtamamış bir toplum her yenilik çığlığı ve sevincini pratiğin korkunçluğunda ve barbarlığında küsķünleşerek yitirir. Yaşam hakkı bir değerdir, hukukun üstünlüğu bir değerdir, saygı, dürüstlük değerlerdir…

Dönemime dair endişelerim ve beni düşündüren çok şey var. Biz bir dili yitiriyoruz gibi geliyor ama dil dedigim yalnız kelimelerden oluşan, konuşmaya yarayan bir aygıt değil. Bir var oluş olarak dilden söz ediyorum. Kabalık ve incelik yoksunluğunu güçlü olmakla karıştıran, küstahlığı ve kendini bilmezliği kendine güven sanan ve bunun gibi bir sürü anlam heyelanını var oluşunda eriten saçma bir dönemde yaşıyorum diye düşünüyorum. İnsanlar da tabi bunlarla belirleniyor. Trumph bu noktada zaten tam da dönemin kristalize bir örneği gibi. İşin komiği ben politik doğruluculuğu batı olarak adlandırılan toplumlar için şu noktada geri götürücü çünkü olanı örtmek için kullanılan rahatsız edici bir tutum olarak görüyorum – bizim gibi toplumların işine yarar-. Ancak dangalak olmak açık sözlü olmak değildir. Saldırgan olmak kendini ifade etmenin tek şekli değildir. Bu kaymalara bazen ben de saplanıyorum ve bu noktalarda kendimi eğitmeye çalışıyorum açıkçası.

Berger sevdiğim bir figür çünkü bu dil,anlam kaymalarından azade bulduğum bir figür olarak, incelikli, açık sözlü, üretken, bilmiş değil bilgili, rafine bir ifadeye sahip mücadelesini de bunlar dahilinde veren bir insandı.

Advertisements

Mutlu Burak’ın Öyküsü-Edebiyatist

Edebiyatist Ocak-Şubat 2017, 9. sayısında “Mutlu Burak’ın Öyküsü” yayımlanana öykünün tam metni. (Edebiyatist Ocak-Şubat 2017 S:84-86.)

 

                                                                                                                                                     Pax’a

Mutlu insanların öyküsünü yaz. Mutlu Burak’ın öyküsünü.

Aynı evde yaşamaya başlamalarının ikinci ayında ona hiç sormaksızın Selma, eve kül rengi tekir bir kedi alıp ismini Cingöz koydu. Selma’nın mutluluğu ve kediyi baş tacı etmesi Burak’ın kedi ile birlikte yaşamak istemediğini söylemesini zorlaştırdı. Eve yegâne getirebildiği turuncu berjeri –onu da Selma beğendiği için getirmemiş miydi?- kendine hem tırnak bileme, hem uyuma yeri olarak bellemişti uyuz. Burak, bütün gün uyuyup yalanan, berjerini parçalayan bir pire torbasının baş tacı edilmesini hazmedemedi -baş tacı edilmişti herhalde ki katlanıyordu Selma yoksa neden katlansındı-. Belki söylemek lazımdı, söylemediği birçok şey gibi. Mesela televizyonun yerini sevmediği, hangi yemeği sevdiği, kimlerle görüşmek isteyip istemediği, gömleklerini ütülenmesini istediği gibi. Selma mutsuz olurdu o zaman. Selma’nın mutluluğu her şeyden önemliydi.  Sorardı Selma ona arada – Burak yüzünü düşürmeyecek değildi ya o da insandı- “Rahatsız olduğun bir şey mi var?” diye. “Nereden çıkarıyorsun.” diye geçiştirirdi Burak. Artık kumanda onda değil diye mi yüzü düşerdi yoksa Selma gömleklerini ütülemedi diye mi kızgındı bilinmez. Böyle yapa yapa kumandayı da eline aldı, gömlekleri de ütületmeyi başardı. Ama hala da ilişkileri olması gerektiği gibi değildi. Selma’nın mutluluğu bile tam değildi ona göre. Mutlu görünmeye, olmadık şeylerle kendini mutlu etmeye çalışıyordu. “Mutlu musun?” diye sormalıydı belki ama Burak için aşk konuşmadan anlaşabilmekti.

Mutlu insanların, pürüzsüz ilişkilerinin öyküsünü yaz. Konuşmadan anlaşan aşıkların öyküsünü. 

Cingöz zorlu bir rakipti Burak için. Koltuğunda bile gözü vardı. Akşamları yatak odasının kapısını saatlerce tırmalar kapı açılınca gelir aralarına yatardı. Şafak sökmesine yakın ağıt yakarcasına miyavlardı. Selma yataktan kalkacak olursa Burak “Yat canım sen, ben ilgilenirim.” der Cingöz’e ıslak mamasından verirdi. “Zıkkımlan da kapa çeneni geberesice” diye dişlerinin arasından fısıldanarak söylenirdi. Bu anlarda, tam ağarmamış havanın loş ışığında Burak’ın yüzünü gören ortak tanıdıklar Burak’ın Burak olduğuna inanamazdı. Gözlerini öfke ile belerten, yüzü öfkesinden griye çalan –belki de tam ağarmamış günün sancısının grisiydi- , sarkık ağızlı bu insan; Sevgi’nin mutluluğunu her şeyden çok önceleyen, ilişkisi için her türlü fedakârlığa göğüs geren adam olmazdı. Cingöz’ü zehirlemek işte böyle bir anda aklına düştü. Ancak bunun anlaşılma ve ilişkilerini bitirebilme ihtimalini hesaplayabilecek kadar kendini kontrol edebildi.  Bir şey yapmalıydı ama ne yapmalıydı? Ne yapıp edip bu kediden kurtulmalıydı. Yüksek tınılı miyavlamalarla sabaha karşı uyandığı bir gün yatağa dönmedi. Salona geçip televizyonu açtı. Selma en çok neye kızar diye düşünmeye de televizyonun karşısında sabahı beklerken başladı. Yine o anda ablasının kedisinin, ikisi birlikte yaşarken hayatlarına nasıl dâhil olduğunu anımsadı.

İyi insanların öyküsünü yaz. Sıcak ruhluların. İçi dışı bir güler yüzlü insanların.

Burak’ın ablasının da ikisi üniversitede okurken yaşadıkları eve musallat ettiği, aynı Cingöz gibi uyuz bir kedisi vardı. Yazın kavurucu sıcaklarında Burak kafası yastıkta yanarak uyumaya çalıştığı geceler, uykuya daldığı an kafasının üzerine oturan, kafa ütüleyen ablasının kafa pişiren kedisi. Baş tacı edilen ilk kedi Cingöz değildi. Ablası üniversiteden eve döndüğü, kışın tüm görkemi ve beyazı ile kendini ortaya koyduğu bir gün kucağında bu kedi ile kapıda belirmişti. Düzenine düşkün titiz bir arkadaşı, kedinin yarattığı dağınıklığa dayanamamış, kediyi evden de atamadığından başka bir sahip bakınmış, dağınıklıkla arası oldukça iyi olan ablası, yeni biten ilişkisinin ayrılık acısını da gidermek için can yoldaşı olarak bu kediyi kendine seçmişti. Kedi de, ondan kurtulmak isteyen de doğru zamanda doğru yerdeydi. Ablasının kedisi gerçekten etrafı birbirine katan cinstendi. Ayakkabıları sağa sola iter, dolap kapaklarını açıp içene girer ve orada bulduğu ne var ne yoksa etrafa saçardı. Daha da kafası atarsa uygun bulduğu kumu dışında bir yere pislemekten çekinmezdi. Burak, ablası ile yaşadığı sürece bu kâbus kediyi kavga kıyamet attırmayı başaramadı ve onunla birlikte yaşamak durumunda kaldı.  Bu sefer böyle bir sefalete göz yummamaya kararlıydı. Selma, ablasına benzemiyordu. Yataktan kalktığı gibi yatağı toplar, yemekten kalktığı gibi bulaşığı yıkar, her pazar dip köşe temizlik yapmaktan kendini alamazdı. Dağınıklığa tahammülü yoktu. Cingöz’ün huyunu değiştirme fikri Burak’ın aklına yattı.

 Düşünmeden hareket etmeyen insanların öyküsünü yaz. Hesaplarken herkesin iyiliğini gözetebilenlerin.

Burak sabahları işe giderken, evden Selma ile bir çıkıp bir süre etrafta oyalandıktan sonra eve dönmeye başladı. Kimseye görünmeden eve girmeye çalışmanın sıkıntısı ile elleri terliyor, bu sebeple anahtarı kapıya zar zor sokuyordu. Birkaç kez anahtarlık ıslak ellerinden kayıp paspasın üzerine hafif bir şıkırtı ile düştü. Ancak çıkan ses Burak’a büyük bir bina yerle bir oluyormuşçasına kuvvetli geldi ve bütün apartmanın ayağa kalkacağını sandı. Kalbi göğsünden çıkarcasına attı, gözleri karardı. Yine de yılmadı. Planını uygulayacaktı. Selma ortada olmadan eve girdiği sabahlarda kendince belirlediği dolapların kapısını açarak evden çıktı, Cingöz’ün hünerlerini göstermesini bekledi. Cingöz ablasının kedisinden farklı olarak dağıtmak bir yana herhangi bir dolabın içine girmeye bile tenezzül etmeyerek, eve her döndüklerinde onları turuncu berjere yayılmış uyuklar bir şekilde karşıladı. Dolap kapaklarının açık kalması Selma’nın sinirlerinin bozulmaya başlamasına yetti. Birkaç zaman sonra Burak’a “Şu dolapların kapaklarını açık bırakma!” diye çıkıştı. Burak “Benim böyle bir huyum olmadığını biliyorsun, kediler meraklı olur. Cingöz yapıyor olmasın.” diyerek alttan aldı. Selma’nın “Küçücük hayvan nasıl açsın koca kapağı?” diye sormasının ardından Burak “Peki, inanmıyorsan ne yapabilirim.” diye mahzun bir ifade ile salona ilerleyip, Cingöz’ün kapladığı turuncu berjerine sabit ve donuk bakışlarla baktı, salondaki divanın ucuna ilişti. O akşam Burak, yatak odasının kapısını tam kapamadı. Küçük Cingöz ufak patileri ile yatak odasının kapısını tırmalarken bu sefer kapıyı açmayı becerebildi. Selma, bunun üzerine Burak’tan yalvarırcasına bir sesle özür dileyip kediyi aralarına almadan Burak’a sarılarak uyudu. Yine de Cingöz’ün evdeki hükümranlığı ve yarattığı tehdit son bulmuş değildi. Dolap kapaklarının açık kalması ondan kurtulmak için yeterli olmamıştı. Burak eli büyütmeye karar verdi. Ertesi gün öğle arası işten çıkarak gizlice eve geldi. Her zaman kapağını açtığı dolapların içerisindeki eşyaları dolapların önüne devirdi ve yine hiç kimseye görünmeden evden çıkıyordu ki merdivenlerde apartman görevlisinin sesini işitip panikle eve geri döndü. Hızla salona girdi. Kafasındaki düşüncelerin hızı nefesinin hızı ile yarışmaktaydı. Ne yaptığını bilemeden hızlı hızlı evde turlarken ve düşüncelerinin içinde boğulurken aklına bir anda Selma’nın yakın arkadaşı Volkan geldi. Samimiyetlerinden hiç hoşlanmasa da Selma’nın çok eski arkadaşı olduğundan idare ettiği Volkan. Burak’a göre Selma ile yıllardır yatmaya çalışan ilişkileri için en büyük tehlikelerden olan Volkan.  Burak’ı da sevmediğini söylememiş miydi ortak bir arkadaşlarına. Cingöz Volkan. Burak’ın başı zonklamaya başladı. Kapıyı hafifçe araladı. Apartmanda çıt çıkmıyordu. Sonra bir anda kapıyı kapayarak salona döndü. Selma’nın annesinden kalan camgöbeği rengindeki vazoya gözünü dikti. Sehpaya doğru ilerledi. Bir süre işaret parmağını vazonun ağzında dairesel bir şekilde gezdirdi. Ardından vazoyu durduğu sehpadan aşağı ittirdi -Cingöz’ün birkaç bardak kırmışlığı yok muydu?-  Vazo irili ufaklı parçalar halinde yerdeydi. “Bu da Volkan için olsun” diyerek evi hızlıca terk etti.  Akşam eve döndüklerinde Selma’nın yüzü görülmeye değerdi. Önce korkup, hırsız girdiğini sandı ama bunu gösterir hiçbir kanıt yoktu. Burak ona ablasının kedisinden ilk olarak o gün bahsetti. Selma avaz avaz Cingöz’e bağırmaya başladı. Burak onun hiç bu kadar yüksek bir tonda bağırabileceğini tahmin etmemişti. Selma’nın bütün kanı beynine sıçradı, yüzü al al oldu. Vazonun parçalarını toplarken sinirleri hepten boşalarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Burak hem Selma’yı teselli etti hem de dolapları yerleştirerek kahraman oldu. Dolapları yerleştirirken içinden “Bir kedinin ne kadar sinir bozucu olabileceğini anladın mı Selma? En sonunda anladın sanırım.” diye yarım bir tebessümle kendi kendine söylendi. Selma o akşam yaşananların yorgunluğu ile erkenden uyuyunca, Burak turuncu berjerde pinekleyen kediyi tuttuğu gibi salonun ortasına fırlatıp, koltuğuna kurulup televizyonu açarak gevrek bir sırıtışın eşlik ettiği kısık bir sesle kafasını, salonun ortasında afallamış bir halde kendine gelmeye çalışan Cingöz’e doğru uzatıp “Çok az vaktin kaldı.” diye fısıldadı. Cingöz olanlardan habersiz koltuğundan edilmenin mutsuzluğu ile yatak odasına doğru ilerledi. Kapıyı dakikalarca tırmaladı ama Selma kapıyı açmadı.

Sevmeyi, sevilmeyi bilenlerin öyküsünü yaz. Gününün seyrinden fedakârlık edip fazlasını yapabilenlerin.

Burak planının işlediğini anladığından haftada bir ya da iki –her gün çok dikkat çekici olurdu- öğle yemeklerinde eve gelerek yaptıklarını tekrarladı. Selma her seferinde benzer sinir boşalmaları yaşadı. Burak, bu kedinin Selma’ya ne kadar kötü geldiğini ve ilişkilerini ne kadar olumsuz etkilediğini Selma’ya sakince izah etmeye çalıştı. En başından önlem alınmazsa bu kedi ilişkilerinin sonu olacaktı. “Bu kadar üzülmene değmez verelim gitsin kediyi hasta olacaksın.” diyerek kediyi yollamasını teklif etti Selma’ya. Yine de Selma kediyi verme düşüncesine tam olarak yanaşmadı. Bunun üzerine Burak en son çare olarak bir öğlen eve geldiğinde, dolapları dağıtmasının ardından, kedinin kumunda duran kakalarını –turuncu berjerini hiçbir pislik bulaştırmadan- yatağa ve divana paylaştırdı. Bu Selma için son nokta oldu ve kediyi kışın tüm görkemi ve beyazıyla kendine ortaya koyduğu o gün, birine bile verecek kadar beklemeyi sabredemeden tekmeleyerek sokağa fırlattı.  Kedi gitti. Burak ve Selma’nın aşkı, ilişkisi hiç sekteye uğramadan tam gaz devam etti. Burak mutluydu. Şimdi artık emindi biliyordu ki Selma da tam anlamıyla mutlu olacaktı.

Mutlu insanların öyküsü yazıldı. Mutlu Burak’ın, ideal aşkın, kusursuz ilişkinin öyküsü.

“Tereddüt” Filmine İlişkin

tereddut

Yeşim Ustaoğlu’nun “Tereddüt” filmi; sınıf, kültür ve yaş farkı olan iki kadının sıkışmışlıkları, hapis olmuşlukları; kadın ve erkeğin toplumsal roller ve dayatılan kimlikler üzerinden yaşadığı zorlukları ayrıca iletişim kurmaktaki başarısızlıklar ve iletişimsizliğe, yakınlık kuramamaya ve bunun yarattığı çıkışsızlıklara ilişkin bir film.

Kadın sanatçıların, kimlik üzerinden sanatlarını geliştirmelerini son derece anlaşılır bulup, hakkıyla icra edileni -yapılmak için yapılmadığında- oldukça beğeniyorum. Ne kadar biyolojik olana indirgenmeye çalışılsa da kadın olma ve erkek olma bir kimlik meselesidir. Toplumda şekillenir. Dişi ya da erkek üreme organlarına sahip olarak doğmanın çok ötesinde bir durumdur kadın olmak ve erkek olmak.

Kadın olma, erkek olma haline düşünmek ve sorgulamak bu nedenden oldukça önemlidir. Ataerki aslında kadın olma halini belirlediği kadar erkek olma halini de belirler ve aslında herkes biyolojik var oluşundan ayrı olarak toplumca belirlenen roller dâhilinde davranmaya zorlanır ve davranmadıkça ayrık kalır. Erkeklerin erkek olma halini daha az sorguluyor olması korkarım üst elin kendilerine dağıtılmış olması gibi bir hurafeye kör olarak bir inançtan kaynaklanıyor ve onları aslında bambaşka bir sıkışmışlık haline sokuyor.

Tam olarak toplumsal dayatmaların belirlediği kimliklerde boğulmayı kadın-erkek düzleminde ele almasa da buna da değinmeden edemeyen biri[1] “Yeraltından Notlar”ı yazdı. Romanda toplumsal beklentileri dolduramayan ve bunun sıkıntısını çeken bir erkek karakter söz konusudur. Bunun mücadelesi ve hesaplaşmasını okuruz. En nihayetinde karakter aslında kendini sevmeye hazır, onu istediği gibi dinleyip ciddiye alan kadından çıkarır bütün hıncını. Kendi kırılmışlığını ve değersizlik hissini, ezilmişliğini bir kadını hırpalayıp kırarak sarabileceği yanılsamasına düşer. Bu aslında en altın altında da olsa erkeğin, toplumsal değerler bütünü içinde kendini bir kadından üstün konuma koyarak  üstünlük yanılsaması yaratmaya çabalamasının acılı bir örneğidir. Burada ezilen de mutsuz olur ancak ezen de herhangi bir tatmin ya da mutluluk yaşayamaz.

Ustaoğlu’nun “Tereddüt” filmine ilişkin söyleyeceklerimi karakterler ve önemsediğim unsurlar çerçevesinde belirtmeden önce sanatçının daha önce başkaca bir film için yaptığı röportajdan bir alıntıyı paylaşmak isterim:

“Aslında kadınlar çok güçlü varlıklar, ezilirler ama doğasıyla ezilmeyi sindirmez. Sadece sistem omları mağdur duruma düşürür, bir çıkmazın içine sıkıştırır. Kadınlar çalışan kesim olmaya başladığında artık kalkıp gidebiliyorlar. Gidebilmeye cesaret gösteren kadın, bunu hazmedemeyen adamın şiddetine uğruyor. Yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz, hukuk da korumuyor kadını.”[2]

Elmas :

Karakterlerden Elmas, çocuk yaşta ailesi tarafından evlendirilmiş, evlendirildiği adam ve adamın annesinin yanında filmin devamında kendi ifade edeceği gibi sığıntı bir şekilde yaşamak durumunda kalmıştır. Çocukluğunu yaşamadan kadın olmaya zorlanmış bir genç kız. Toplumda ön kabul olduğu şekilde cinsellik Elmas’ın evlilik içindeki görevi olduğu için isteyip istediğini bakmaksızın kocası tarafından talep edilen bir şey. Cinsellik, Elmas nezdinde düşünüldüğünde tecavüz ile eş anlamlı.  Elmas on sekiz yaşında olduğunu ve iki senedir evli olduğunu söylese de adli tıptan gelen raporda yaşının daha küçük olduğunu bu sebeple daha önceden evlendirilmiş olduğunu anlıyoruz. Bu durum ortaya çıktığında Elmas’ın konuya ilişkin konuşmak istemiyor çünkü babası bu konuda ona yemin ettirmiş. Ergenliğe yeni adım atmış bir kızın kendi karakterini bulamadan evliliğe hapsedildiğini ve ailesinde tecrübe ettiği reddedilmişlik ve vazgeçilmişliği, eşi ve eşinin annesi yanında aidiyetsizlik ve tecavüze dönüşmesinin hüznünü bütün bir film boyunca hissediyoruz. Eşinin Elmas çok küçük olduğu için alış verişe yollanmasına karşı çıkıp, düzenli olarak seks talep etmesinin ironisi de ayrıca acıklı. Hayır diyemeyecek kadar güçsüz konumda olmanın, buna sıkıştırılmanın sebep olduğu bastırılmışlık, öfke ve mutsuzlukların geri dönüşünün, Yeşim Ustaoğlu’nun bize filmde gösterdiği her şeyi yutacakmışçasına coşkulu dalgaların kayaları dövmesine benzer şekilde bir karakteri nasıl çözdüğünü, hiçbir şey hatırlamamacasına benliği nasıl ele geçirdiğini izliyoruz Elmas’ın hikâyesinde. Elmas’ın koşulları göz önüne alındığından böyle bir çöküntüyü beklemek işten bile değil. İşin acı kısmı küçük yaşta yaptırılan evliliklerin günümüzde halen rasyonelleştirilip, normalleştirilerek kabul edilmesi beklentisi ve bundan herhangi bir utanç duyulmaması.

Şehnaz:

Şehnaz ise psikiyatrist olarak çalışan üst sınıf, eğitimli bir kadın. Filmin en başında eşi  Cem ile mutlu ve tatmin edici bir evlilikleri var gibi gözükse de filmin devamında Elmas’ın hastası olması ile onun hayatında da dönüşümler oluyor. Elmas nasıl ki bütün kırılmışlığı, öfkesi ayrıca yaşadığı travmalar sebebi ile duygularını anlamlandıramayan, ifade edemeyen, kim olduğunu dair anımsamakta zorlanan bir hayalet gibi ise bunun antipodu gibi kurgulanmış, başkaca belirlenimlere sahip Şehnaz’ın da aslında bir şekilde kayıp olduğunu film ilerledikçe algılıyoruz.  Şehnaz’ın Cem ile evliliğinde görüyoruz ki aslında Şehnaz kendini eşine uyumlamaya çalışıyor, farklılıklarını bastırıyor, rahatsızlıklarını dile getirmeden bunları yok sayarak kendince yoluna koymaya çalışıyor. Cem her ne kadar daha itici bir karakter olarak karşımıza çıksa da Şehnaz da tam anlamı ile ayakları yere basan, ne istediğini bilen bir karakter diyemiyoruz. Bakıldığında sevdiği adamla evlenmiş, hem eşi hem kendisini oldukça iyi işleri var ancak ortada ayrı bir Cem ve ayrı bir Şehnaz değil Cem’in hayatına dâhil bir Şehnaz var. Rakı içmek isteyen ama kocası şarap içmek istediği için o rakıyı içmeyen, o olmadığında içen bir Şehnaz. Her ne kadar küçük bir detay olsa da rakının Cem ve Şehnaz ilişkisindeki kullanımının çok akılcıl olduğunu düşünüyorum çünkü hem Cem hem Şehnaz karakterleri için başka açılımlarını göstergesi olarak okunabiliyor bu rakı içme meselesi. Elmas’ın kendini, duygularını anlamlandırarak dile getirmesi gibi Şehnaz’ın da kendini bulması sürecini izliyoruz. Şehnaz, Elmas ile konuştukça kendi mutsuzluklarına ilişkin bastırılmışlıkları su yüzüne çıkıyor bir nevi; ne isteyip ne istemediğini anlaması ve yürümeyen ilişkisi ile yüzleşebilmesi noktasında. Şehnaz ve Cem birlikteler ancak bir ilişkileri yok. Oldukları gibi olmayan sıkışmış iki karakterin iletişim eksiliği sebebi ile yakınlık kuramaması noktası bu ilişkide çok güzel bir şekilde gösterilmiş. Filmde, Cem ve Şehnaz’ın ilişkisinin daha sonra Şehnaz ve Umut’un ilişkisinin, kadın ve erkek ilişkisine dair bana sorgulattıkları; bir arada olmak ile ilişkinin olmasının farkı, sevişme ile seks yapmanın farkı, iletişim kurabilme yakınlık ya da birbirinin gölgesi olarak var olma olmama ve arada kalma durumu.  Aslında kendimiz olamadan kendimizi anlayıp, kabullenmeden başkaca bir insanı anlamanın, onunla iletişim ve yakınlık kurmanın zorluğuna değinilmiş bir şekilde.

Cem:

Cem,  Şehnaz’ın eşi üst sınıf meslek sahibi bir adam. Cem ve Şehnaz üzerinden işlenen konu aslında Elmas üzerinden işlenen konu ile farklı gibi gözükse de kişiliğini bulabilme, olgunlaşabilme, olduğun gibi olabilme, toplumsal belirlemeler dâhilinde belirli kimliklere sıkışıp kalmanın farklı boyutlarda ele alınması ve bunun önemi hususunda ortaklaşıyor. Filme dair Cem üzerinden ele alabileceğimiz sıklıkla da işlenen bir konu olan batı ile doğu arasında kalmışlığın yarattığı kişilik ve kimlik sorunu. Bu sebeple Cem’i ayrıca ele almak istedim.  Şehnaz’ı ele alırken bahsettiğim rakı içme unsurunu burada başkaca bir boyutu ile ele alabiliriz. Cem tamamen batılı standartlarda, batılı gibi yaşama isteğinde ve kendini batılı olarak addedebilecek bir karakter. Ancak işin acı kısmı herhangi bir batılı karşısında doğulu, doğulu karşısında batılı olabilecek. Yani o kendini ne kadar batılı olarak görse ve batılılık olarak belirlenen standartlar dâhilinde yaşamaya çalışsa da – akşam yemeğinde risotto ya da biberiyeli biftek yapıp şarap ya da viski içip rakı içmeyi küçümsese de- aslında tam anlamı ile bir batılı olduğunu söyleyebilir miyiz Cem için? Cem de bu noktada batı-doğu ikileminde tamamen bir tercih yapmış gibi gözükse de bir o kadar bu ikililik dâhilinde sıkışmış bir durumda. Kendiliğinden olmayan, zorlamalar ile şekillendirilen bir kişiliğin, zayıf ve güçlü yanları ile bir birey olduğunu kabullenerek kendi gibi olması oldukça zor olacağından, kişiyi otantik olmaktan uzak düşüreceğinden, duygusal ve düşünsel olarak kendini açması yani samimi bir iletişime geçmesi, gerçek anlamda yakınlık kurabilmesi pek de mümkün değil. Yine Ustaoğlu’nun Cem’in yakınlık kurmakla ilgili olan sıkıntısını bize onun porno bağımlılığı ile göstermesinin çok incelikli olduğunu düşünüyorum. Yakınlık sorunu olan kişilerde porno, seks ve benzeri bağımlılıkların söz konusu olduğu klinik harici de genel olarak bilinen bir gerçek. Cem sevgisini hepsini kendi içine kendine akıtan bir karakter bu da onun yakınlık kurmasını oldukça zorlaştırıyor. Şehnaz ve Cem in ilişkilerinin kopuş noktasında Şehnaz’ın Cem’e kendi bedenin sevdiğin kadar, kendini sevdiğin kadar beni sevemedin çıkışı son derece yerinde bir çıkış. Ve Cem de yazının başında Ustaoğlu’dan alıntıladığım sözüne paralel olarak ayrılmayı iyi karşılamayan, gidebilmeye cesaret gösteren kadına şiddet göstermekten kaçınmayan bir erkek. Ancak en acısı bu durum eşine sevgisinden değil, kendine olan sevgisinden ve herhangi birinin onunla olmak istememesi ihtimalini düşünemediğinden.

Su, İklim ve Cinsellik:

Suyun psikanalizde bilinçaltına dair bir sembol olduğunu, arınma, çözülme, doğurganlık ya da ana rahmi gibi anlamlandırabileceğini biliyoruz. Şehnaz’ın rüyasında Cem’in yataktan evde yükselen su ile sürüklenip gittiğini ve ilişkinin çözüleceğini anlayabiliyoruz. Deniz de asli bir yere sahip filmde. Yüksek dalgalar, suyun sahilde köpürmesi ve iki kadın karakterin deniz kıyısında yükselen ve çekilen dalgalarla flörtü çok hoş detaylar. Ustaoğlu kendi de filmin kadın olma hali[3] hakkında olduğunu ifade etmiş. Film sert bir iklimde geçiyor. Fırtına yağmur hiç eksik olmuyor. İnsanın kendi olabilme serüveni, kendi içine dönebilme, kendini dinleyebilme ve ortaya koyabilme serüveni özellikle de kadınlık ekseninde hiç de süt liman değil. Fazladan mücadeleye vermek beklenilmesi gereken bir durum. Dalgaların en coşkulu olduğu Umut’un evinin önündeki sahne ise filmin sonuna doğru, çözülmeye doğru bir süreçte bize gösteriliyor. Bu noktada iki kadının da artık kendi reddediş ve bastırılmışlıklarını açığa vuracağını, kayaları döver bir şekilde kendilerini, duyguları ve kırılmışlıklarını ortaya koyacağını, olduklarından ve olabileceklerinden daha fazla kaçıp kaçınamayacaklarını ve kendilerini iyi ve kötüsüyle, bütün görkemi ile dışarıya çıkacakları şeklinde bir okuma yapmak istedim.

Ustaoğlu’nun cinselliğe yaklaşımını ve kadın cinselliğini ele almasına bayıldığımı söylemek isterim. Bir kere cinselliğin bir görev olmadığını ve bir görev olarak tecavüzden uzak olmadığını çok net bir şekilde göstermiş. Ayrıca kadının cinsel isteklerini, sevişmek istemesini, tatmin olamamasını ve bunları talep etme halini son derece doğal bir şekilde filme yedirmiş. Cinselliğin kadının nesne olarak ya da edilgen bir süje olarak dâhil olduğu bir eylem olmadığını yalın bir dille anlatmış. Kadın cinselliğine eğildiğini düşünen erkek yönetmenlerin bazılarında –istisnaları tenzih ederin- kadını ve kadının cinselliğini nesneleştirme ve/veya kadını cinsellik söz konusu olduğunda edilgen bir süje olarak gösterme haline denk geldiğimde son derece sinirlendiğimden Ustaoğlu’nun konuyu ele alışı beni ferahlattı. Yönetmenin, gerek Cem’in porno alışkanlığı; gerek Şehnaz’ın sevişmek istemesi, tatmin olamaması, kendini tatmin etmeye çalışması ve bu döngünün onu ilişkisinden koparması; gerekse küçük bir çocuğu daha bir kız çocuğunu gelin diye eve alarak zorla sevişen eş ile ilişkisini ele alışı olsun, cinselliğe, kadın bakış açısından son derece isabetli yaklaştığını düşünüyorum.

Oyuncuların da çok çok başarılı olduğunu belirterek filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

[1] Fyodor Dostoyevski

[2] http://www.radikal.com.tr/kultur/hayat-biraz-da-bu-kadar-klise-1101037/

[3] http://www.yesimustaoglu.com/filmler/tereddut/

Nil Yalter-Off Record-Kayıt Dışı-Artcivic

Serginin girişinde, metin yerleştirmesi olan Yalter’in yazdığı şiir Dairesel Ritüeller, ziyaretçileri karşılamakta ve sergi kataloğunda da belirtildiği gibi serginin ritüel ile olan ilişkisine en başından zemin hazırlamakta:

“Ben bir sanatçıyım / Bosna-Hersekli bir Müslüman / Selanikli bir Yahudiyim / Rusyalı bir Çerkesim / Bir Abhazım / Kadın bir yeni-çeriyim / Rum Ortodoksum / Türkiyeliyim, Fransalıyım, Bizanslıyım / Küçük Asyalıyım / Bir Moğol, bir göçebe, bir göçmen işçiyim / Gurbetteyim / Mesaj benim.”

Yazının devamı Artcivic.‘de.

Blogkonuk-Mevsim Yenice Akgün

İlk blogkonuğum Mevsim Yenice Akgün. Kendisi öyküleri ile birçok farklı dergide yayımlanıyor, ödül alıyor ve dikkate değer görülüyor. Altzine’de 2016 yılında yayımlanmış “Böyle” isimli öyküsü ile konuğum olmayı kabul ettiği için çok mutluyum. 

                                                                        BÖYLE

Önce terliklerin gitti evden. Zaten bence tüm bu lanet de onunla başladı.

Sifon tamiri için gelen tesisatçının ayakkabıları patlayan su borusundan sırılsıklam olunca, adama evdeki tek erkek terliğini vermek zorunda kalmıştım. O karmaşanın ardından ayağında terliklerle çekip gitmiş. Günlerce geri isteyip istememeyi düşündüm. Kendi kendime provalar yaptım. Aynanın karşısında “Geçen gün benim evden götürdüğünüz terlikleri geri alabilir miyim? Aslında basit bir terlik evet ama hatırası var,” demek kadar kolay olmadı adamla konuşmak. Telefon açılır açılmaz kapadım her seferinde. Ben böyleyim işte. Nasıl dersen, tam bir tanımım yok kendimi anlatabilmek için. İnsan zaten kendini nasıl tarif etsin değil mi? Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

En kötüsü benim böyle oluşum değil  elbette. Kafamın içinde tahta kuruları gibi gıcırdayan ve beni rahat bırakmayan senaryolarım: Terliklerinin, pos bıyıklı tesisatçının  taraklı ayaklarında nasıl şekil değiştireceğini kurdum kafamda. Hem de defalarca. Önce yavaş yavaş naylon çorap ve terin ekşi kokusu terliğe sinecekti şüphesiz. Sonra üzerindeki deri işlemeli desenleri siline siline, tıpkı bu evdeki varlığın gibi yarım yamalak, varla yok arası belirsiz bir hal alacaktı. Ki en zoru budur bilirsin. Belki de bilmezsin bilmiyorum.  Neyse.

Tesisatçı boş vermiş bir adamdı. Hayatla olan tek bağı, ayağının altındaki zeminmiş gibi ayaklarını sürüye sürüye yürür öyleleri. Terliğin tabanlarının asfaltı öpe öpe aşınıp eriyeceği ve sonunda kağıt gibi kalacağı sahneyi kafamda kaç gece kurdum bir bilsen. Kusursuz bir yok oluş anı. Ve en sonunda bir gün, sen varken de hiçbir zaman doğru dürüst çalışmayan o aptal sifon yine çalışmayacaktı. İçimizi biraz olsun boşaltabilmek için tuvalete bıraktıklarımızı alıp götürmeyi reddedecek, tüm dışkıları gerisin geri evin içine kusacaktı. Hayatımda bir tek bu eksikmiş gibi. Tesisatçıyı çağıracaktım ve o ayağında artık tamamen ona ait olmuş, onun parmaklarının şeklini almış terliklerle bana gelecek, sifonu tamir edip gidecekti. Senin terliğinin gidişiyle başlayan lanet, terliğin tekrar ama bu kez bir başkasının olarak eve dönmesiyle son bulacaktı.

            Öyle olmadı.

Tam tersine git gide her şey daha da karmaşık ve kötü bir hal almaya başladı.

En yakın arkadaşın, bir akşamüstü ansızın evime geldi. Güneş henüz batıyordu. Balkonda oturduk. Ayakları çıplaktı çünkü ona verecek tek terliğim tesisatçıyla gitmişti. Hayatının aşkının ben olmadığımı, biz tanışmadan az evvel onu kaybettiğini anlattı arkadaşın. Ben sustum, o konuştu. Ve giderken verdiği sırrın bedelini arar gibi turladı evi. Oraya buraya bakındı. En sonunda giderken yanına senin güneş gözlüğünü hatıra diye aldı. Oysa güneş o giderken çoktan batmıştı.

 Eşin dostun taziye için sürekli eve geldi. Ben sustukça seni anlattıkları gecelerde durmaksızın içtiler. “Sen içmezsin nasılsa, bunu ben hatıra olarak alıyorum,” diyen eli boş gelip senin şişelerle çıktı evden. Böylece viski ve şarap şişelerin gitti terliklerinin peşinden. Eksilmek böyle böyle oluyormuş. Nasıl deme, böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Aslında evliliğe pek de uyamayan bir mizacının olduğunu anlattı biri. Yurt dışından dönmemizin seni tükettiğini savundu bir diğeri. İçki dolabın tamamen boşaldığında artık gelip giden kimse yoktu eve. Arkadaşların da böyle böyle azalarak gitti.

Onlar bitti ama bilinmezlikler silsilesi devam etti. Yalnız ne yalan söyleyeyim, çok şey varmış hakkında bilmediğim. Psikolog yardımcı olmaya çalıştı. Dedi ki: “İnsanın böyle bir süreçten sonra kendine bile yalan söylemesi gayet doğalmış.” Hangimiz yalan söylüyor bir bilsem…

En iyi bildiğim şey terliklerinin güzel ayaklarında nasıl durduğuymuş ve giden sadece oymuş gibi sürekli bunu düşünürken ben, başka şeyler de eksildi evden.

Bir akşam, birbirinize tip olarak çok benzediğiniz için övündüğün abin uğradı. Nasıl olduğumu merak etmiş. Gören eden yanlış anlar diye çekindiğinden balkonda değil, televizyonun karşısında oturduk. Seninkilere benzeyen ayaklarını görmeye cesaretim olmadığından, “Terliğim yok, ayakkabılarla gir,” dedim, öyle girdi eve. Ben sustum, o konuştu. Annenin beni hiç istemediğini ve senin sürekli benim için onunla kavga ettiğini anlattı. Söyleyecekleri bitince odana girdi. Giysi dolabını karıştırdı. Gömleklerini aldı. Gel zaman git zaman kuzenlerin de birkaç bilinmezlik karşılığında pipo ve plak koleksiyonunu da hatıra olarak aralarında paylaşınca böyle kalıverdi ev. Anlatmaya kelimelerim yok. Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Nerede sakladın onca gizli şeyi? İnsan dolup taşmaz mı bir yerlerden diye hayret ettim. Bir de psikolog dedi ki “Saklayınca olurmuş böyle şeyler zaten. İnsan tuvalet gibi geri tepermiş.”

Arabayla yapılan bir kazada ne geri tepmiş, kim neden yalan söylüyor, tüm bu insanlar ne anlatmaya çalışıyor, hiç bilmiyorum.

En sonunda duvarda, buzdolabının üstünde asılı duran tüm fotoğraflarda bana bakan başka bir adam görmeye başladım ben. Beni öperken başkasını hayal eden, dudakları gülümserken aslında gözleri uzaklara dalan, aile fotoğraflarında bir yabancı gibi beni hep kalabalığın dışına iten bir adam. Cehalet ne güzelmiş, o zaman anladım.

Terlikle başlayan lanet, borcunu ödeyemediğim için bankaya az evvel satılan evle son buldu.

“Bankadan alınan kredilerde, kaza veya hastalık sonucu ölüm durumlarında sigorta bu parayı ödüyor ancak borçlu kişi bilerek canına kast ettiyse sigorta bu parayı ve çekilen krediyi ödemiyor ve karşılamıyor,” diye özetledi avukat durumu. Bir de fren izlerinden bahsetti.

Trafik kazasını intiharla nasıl bağdaştırdıklarını düşünecek gibi oldum ama yapmadım işin doğrusu.

Adliyeden eve dönerken tesisatçının önünden geçtim. Kaybedecek bir şeyim kalmadığından sanırım, kapısında durdum. Heykel gibi kıpırtısız. Dimdik. Bakışlarım ayaklarındaydı. Başını kaldırıp bana baktı.

“Abla senin terlikler bende kaldı, kaç zamandır getireceğim bir fırsat olmadı. Dur getireyim şuraya saklamıştım,” dedi. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu, sendeledim.

Naylon torbada getirdiği terlikleri çıkartıp oracıkta ayağıma geçirdim. İşte tam da böyle, ayaklarımı sürüye sürüye artık benim olmayan bir evin yolunu tutmuşken bitti hikaye. İnsan zaten kalmamış bir şeyi nasıl tarif etsin değil mi? Böyle işte. Nasıl diyeyim… tam anlamıyla: böyle.

Modernitenin, Modern İnsanın Korkutucu Yüzü; Beni Asla Bırakma-Artcivic

Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakması üzerine yazdığım yazı Artcivic’de yayımlandı.

“Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” romanını okuyup bitirdiğimde kitabı tanımlamak için aklımdan geçen cümle, ‘insanın işine gelince ötekinin insan olduğunu kabul etmemesinin, görmezden ve anlamazdan gelmesinin yarattığı trajedi, daha iyi bir kurguyla, daha sade ve daha vurucu bir biçimde anlatılmazdı,’ oldu. Halen de aynı hisler içerisindeyim. İyi bir kitabı iyi yapan özelliklerden birisi de iyi yazılmış olması haricinde farklı okumaların yapılmasına yatkın olması. Bu tarz kitapları insan, hayatının farklı noktalarında okur ve her okuduğunda kitap kendini aynı insana bile farklı yerlerden açarak, farklı okuma deneyimleri sağlar. Bazı yazarlar yapıtları ile bu yüzden yüzyılları aşabiliyor.”

Yazının devamı Artcivic‘de.

Virginia Woolf, Orlando-Okumanın Ardından

orlando-woolf

Bazı yazarların kütüphanede beklemesi iyidir, bu yazarların kitaplarının alınıp bir süre bekletilmesini kitap alma çılgınlığı ile bağdaştıramayacağım. Yeri gelince özlem duyulan yazarlar vardır. Onların edebiyatı dahilinde ortalama sayılacak kitaplarının bile okuma zevki, ortalamanın üzerinde olur genellikle. Herkesin böyle yazarları olduğunu -birden fazla- olduğunu düşünüyorum ve umuyorum. Virginia Woolf benim yukarıda tanımladığım yazarlarımdan biri. Orlando kitabını yeni okuyup bitirdim. Kitaptan yalnızca alıntı yapacağım; bir inceleme yazacak kadar kendime parlak gelebilecek bir düşünce henüz üretmedim, kitabın konusu da zaten yaygın olarak biliniyor:

“Gürültüden sonraki sessizliğin daha derin olması henüz bilimsel olarak doğrulanmamıştır. Ama sevişmenin hemen arkasından gelen yalnızlığın kendini çok fazla hissettirdiğine çoğu kadın yemin edebilir.” s. 146.

“Okuma hastalığı bir kez insanın vücuduna girince onu öyle güçsüz düşürür ki, vücut mürekkep hokkasında yaşayan ve tüy kalemde cerahatlenen öbür belaya kolayca yem olur. Talihsiz kişi yazmaya başlar.” s. 61.

“Aşk, demiştir şair, bir kadının bütün varlığıdır. Masasından yazı yazmakta olan Orlando’ya bir an bakarsak, bu tanıma daha uygun başka bir kadın olmadığını itiraf etmemiz gerekir. Kuşkusuz, o bir kadın, hem de güzel bir kadın, altın çağında bir kadın olduğundan, çok geçmeden böyle yazarmış ve düşünürmüş gibi yapmaktan vazgeçecek, en azından bir av alanı bekçisini düşünmeye başlayacaktır (bir erkeği düşündüğü sürece kadının düşünmesine itiraz eden olmaz). Ve sonra erkeğe bir pusula yazacaktır (pusulalar yazdığı sürece bir kadının yazmasına kimse itiraz etmez) ve pazar gün günbatımında buluşmak üzere randevu verecektir ona, pazar günü günbatımında av alanı bekçisi pencerenin altında ışık çalacaktır -bütün bunlar elbette hayatın malzemesidir ve kurmaca için tek olası konudur. Orlando bunlardan birini mutlaka yapmıştır, değil mi? Heyhat -binlerce kez heyhat, Orlando hiçbirini yapmadı. Öyleyse Orlando’nun sevmekten nasibini almamış bir kötülük canavarı olduğunu itiraf etmeli miyiz? Köpeklere iyi davranıyor, arkadaşlarına sadık kalıyor, açlıktan ölen bir düzine şaire vermediği şey kalmıyor, şiire bayılıyordu. Ama -erkek romancıların betimlediği şekliyle aşkın- ne de olsa onlar tam bir otoritedir aşk konusunda- nezaketle, sadakatle, eli açıklıkla ya da şiirle bir ilgisi yoktur.” s. 211-212.